Bilgi Müşterekleri
AnasayfaHakkımızdaKılavuzlarPopüler İçeriklerİletişim

İki Kule, Bir Dünya: 11 Eylül'ün Yirmi Beş Yılı

O Sabah Ne Oldu, Kim Yaptı, ABD Bunu Neye Çevirdi ve Bugün Cebinizdeki Telefonun Sizi Neden Dinlediğiyle Bu Sabahın İlgisi Ne?

Yazar: Oğuz Demirkapı
İki Kule, Bir Dünya: 11 Eylül'ün Yirmi Beş Yılı

İki Kule, Bir Dünya: 11 Eylül'ün Yirmi Beş Yılı

O sabah ne oldu, kim yaptı, ABD bunu neye çevirdi — ve bugün cebinizdeki telefonun sizi neden dinlediğiyle bu sabahın ilgisi ne?

11 Eylül 2001 sabahı, saat 08.46'da, Boston'dan Los Angeles'a gitmesi gereken bir yolcu uçağı New York'taki Dünya Ticaret Merkezi'nin Kuzey Kulesi'ne çarptı. On yedi dakika sonra ikinci uçak Güney Kule'ye girdi. 09.37'de üçüncü uçak Washington yakınındaki Pentagon'a, 10.03'te dördüncüsü Pennsylvania'da boş bir araziye düştü. Öğleye kalmadan iki kule de çökmüştü. O gün 2.977 kişi öldü. Bugün, yirmi beş yıl sonra, dünyada yaşayan insanların üçte birinden fazlası o sabah henüz doğmamıştı. Ama hepsi o sabahın kurduğu dünyada yaşıyor.

Sevgili Genç Yoldaşlar,

Bu yazıyı, 11 Eylül hakkında hiçbir şey bilmediğinizi varsayarak yazdık. Bu bir küçümseme değil, bir yöntem tercihidir. Çünkü 11 Eylül'ü "bilenler" de aslında iki şey bilir: bir yandan uçakların kulelere çarptığı görüntüyü, öte yandan o görüntünün üzerine yirmi beş yılda giydirilmiş anlatıyı. Anlatıyı sıyırıp olayı, olayın arkasındaki tarihi ve olayın açtığı dünyayı ayrı ayrı görmek için sıfırdan başlamak en iyisidir.

Yazının tezi baştan söylenebilir: 11 Eylül, dünyayı değiştiren bir olay değil; dünyayı değiştirmek isteyenlere kapı açan bir olaydır. Saldırıyı planlayan on dokuz kişi ve arkalarındaki örgüt gerçekti; ölenler gerçekti; ama o sabahtan sonra kurulan dünyayı onlar kurmadı. O dünyayı, saldırıdan önce zaten hazır bekleyen bir program kurdu. Bu programın adı vardı, belgesi vardı, imzacıları vardı; ve saldırıyı, kendi cümleleriyle, "yeni bir Pearl Harbor" olarak bekliyordu.

Ama önce olay. Sonra tarih. Sonra sonuçlar.


I. O sabah ne oldu?

Dört uçak, üç hedef

On dokuz kişi, dört ayrı uçağa bilet almıştı. Uçaklar, uzun menzilli olduğu için yakıt deposu dolu olan kıtalararası seferlerdi; bu seçim tesadüf değildi, uçak bir bomba olarak kullanılacaktı. Kalkıştan kısa süre sonra korsanlar — çoğu ellerinde maket bıçağıyla — kokpitleri ele geçirdi.

American Airlines 11 seferi 08.46'da Kuzey Kule'ye, United Airlines 175 seferi 09.03'te Güney Kule'ye çarptı. İkinci çarpışma canlı yayında izlendi; o andan itibaren dünyanın her yerinde milyonlarca insan aynı görüntüye bakıyordu. American Airlines 77 seferi 09.37'de Pentagon'un batı kanadına girdi. United Airlines 93 seferinin yolcuları, cep telefonlarıyla öteki uçakların akıbetini öğrenince kokpite saldırdı; uçak 10.03'te Shanksville yakınlarında bir tarlaya düştü. Hedefinin Kongre binası ya da Beyaz Saray olduğu düşünülüyor.

Güney Kule 09.59'da, Kuzey Kule 10.28'de çöktü. Akşamüstü, kulelerin yanındaki 47 katlı 7 numaralı bina da yıkıldı. Ölenlerin 2.753'ü New York'ta, 184'ü Pentagon'da, 40'ı Pennsylvania'daydı; aralarında 343 itfaiyeci vardı. Ölenlerin önemli bir kısmı, kulelerde çalışan büro emekçileri, garsonlar, temizlikçiler, güvenlik görevlileri ve içeri giren kurtarma ekipleriydi. Sonraki yıllarda enkazın tozunu soluyan on binlerce işçi hastalandı; bugün bu hastalıklardan ölenlerin sayısı o gün ölenlerin sayısına yaklaşmış, bazı hesaplara göre geçmiş durumda.

Kim yaptı?

Saldırganlar El Kaide adlı örgütün üyesiydi; on dokuz kişinin on beşi Suudi Arabistan vatandaşıydı, ikisi Birleşik Arap Emirlikleri'nden, biri Mısır'dan, biri Lübnan'dandı. Örgütün lideri Usame bin Ladin, zengin bir Suudi müteahhit ailesinin çocuğuydu. Örgütün üssü, o tarihte Taliban yönetimindeki Afganistan'daydı.

Bu bilgileri bir noktaya dikkat ederek okumak gerekir: saldırganların hiçbiri, sonradan işgal edilecek iki ülkeden değildi. Ne Afganistanlı ne Iraklıydılar. On beşi, Washington'un en yakın müttefiklerinden birinin vatandaşıydı. ABD Kongresi'nin ortak soruşturma raporunun Suudi bağlantılarını ele alan 28 sayfası, 2016 yılına kadar gizli tutuldu.

Resmî soruşturma ne dedi, ne demedi?

2004'te yayımlanan 11 Eylül Komisyonu Raporu, saldırıyı büyük ölçüde bir "istihbarat başarısızlığı" olarak anlattı: CIA ile FBI birbirine bilgi vermemişti, uyarılar ciddiye alınmamıştı, 6 Ağustos 2001 tarihli başkanlık brifinginin başlığı "Bin Ladin ABD'ye saldırmaya kararlı" idi. Rapor bunları belgeledi. Belgelemediği şey, saldırganların içinden çıktığı örgütün nasıl, kimin parasıyla ve hangi siyasi programın parçası olarak doğduğuydu. Bu soru, resmî anlatıda "geçmiş" sayıldı. Oysa asıl hikâye orada başlar.

Bir de komplo teorilerine dair bir not. 11 Eylül hakkında "içeriden yapıldı", "binalar patlayıcıyla yıkıldı" gibi teoriler yirmi beş yıldır dolaşımda. Bu yazı o teorilere ihtiyaç duymuyor; çünkü belgelenmiş gerçek, teorilerden daha ağırdır. Saldırıyı kimin yaptığı bellidir. Asıl mesele, saldırıdan sonra ne yapıldığı ve bunun önceden planlanmış olmasıdır. Komplo teorisi, dikkati belgelenmiş olandan belgelenemez olana çeker; bu yüzden, niyeti ne olursa olsun, iktidara hizmet eder.


II. Saldırganlar nereden çıktı? Afganistan, 1979

El Kaide'nin doğum belgesi 2001'de değil, 1979'da yazıldı.

Aralık 1979'da Sovyetler Birliği, Kabil'deki sosyalist hükümeti ayakta tutmak için Afganistan'a asker soktu. ABD yönetimi bunu bir fırsat olarak gördü. Başkan Carter'ın ulusal güvenlik danışmanı Zbigniew Brzezinski, 1998'de Le Nouvel Observateur'e verdiği söyleşide, Afgan mücahitlere gizli yardımın Sovyet müdahalesinden altı ay önce, 3 Temmuz 1979'da başladığını ve amacın Sovyetleri "kendi Vietnam'larına" çekmek olduğunu açıkça anlattı. "Birkaç heyecanlı Müslüman mı, yoksa Sovyet imparatorluğunun çöküşü mü daha önemli?" diye sordu.

Sonraki on yılda, CIA'in "Siklon Operasyonu" adıyla yürüttüğü program, Suudi parası ve Pakistan istihbaratının eliyle, dünyanın dört bir yanından gelen İslamcı savaşçıları silahlandırdı, eğitti ve örgütledi. Bu savaşçıların en zenginlerinden biri Usame bin Ladin'di; savaşçıların kayıt defterine Arapça "üs" ya da "kayıt" anlamına gelen bir ad verildi: El Kaide.

Sovyetler 1989'da çekildi. ABD de çekildi — ama silahlar, eğitilmiş kadrolar ve ideoloji kaldı. 1996'da, Pakistan'ın desteklediği Taliban Kabil'i aldı; bin Ladin oraya yerleşti. 1998'de Kenya ve Tanzanya'daki ABD büyükelçiliklerine, 2000'de Yemen'de bir savaş gemisine saldırdı. 2001'de New York'a.

Bu tarihi anlatmak, saldırıyı meşrulaştırmak değildir. Bunu söylemek gerekiyor, çünkü yirmi beş yıldır bu tarihi anlatan herkese "teröristi savunuyor" damgası vuruldu. Tersine: bu tarihi anlatmak, saldırıyı anlamanın tek yoludur. El Kaide, Soğuk Savaş'ın son büyük vekâlet savaşında Washington'un yarattığı bir silahtı. Silah, sahibine döndü. Bunun adı, CIA'in kendi jargonunda bile vardı: blowback, geri tepme.

Ve bir şey daha: 1980'lerin Afganistan'ında ölen bir milyondan fazla Afgan, Batı basınında "özgürlük savaşçılarının" zaferi olarak anlatıldı. 2001'de ölen 2.977 New Yorklu ise "uygarlığa saldırı" olarak. Ölülerin bu eşitsiz tartılışı, yazının ilerleyen bölümlerinde bir yöntem olarak karşımıza çıkacak.


III. Hazır bekleyen program: "yeni bir Pearl Harbor"

Belge

Eylül 2000'de, yani saldırıdan tam bir yıl önce, "Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi" (PNAC) adlı bir düşünce kuruluşu Amerika'nın Savunmasını Yeniden İnşa Etmek başlıklı bir rapor yayımladı. Rapor, ABD'nin Soğuk Savaş sonrası tek süper güç konumunu kalıcılaştırmak için askerî harcamaların artırılmasını, Körfez'de kalıcı askerî varlığı, birden fazla savaşı aynı anda yürütecek kapasiteyi ve uzayın ve "siber uzayın" denetimini öneriyordu. Ve şu cümleyi içeriyordu: bu dönüşüm, "yıkıcı ve katalizör bir olay — yeni bir Pearl Harbor gibi — olmadıkça uzun sürecektir."

PNAC'ın kurucuları ve imzacıları arasında Dick Cheney, Donald Rumsfeld, Paul Wolfowitz, Jeb Bush ve Richard Perle vardı. Bir yıl sonra bu isimler sırasıyla başkan yardımcısı, savunma bakanı, savunma bakan yardımcısı ve Pentagon danışma kurulu başkanıydı. Rapor 1998'de Başkan Clinton'a yazılan ve Irak'ta rejim değişikliği isteyen açık mektubun devamıydı; Irak, saldırıdan önce zaten hedefteydi.

Bunu bir komplo olarak okumayın; bir programın açık belgesi olarak okuyun. Kimse 11 Eylül'ü planlamadı; ama bir sınıf fraksiyonu, böyle bir olayın ne işe yarayacağını yazılı olarak biliyordu ve olay geldiğinde hazırdı. Rahm Emanuel'in yıllar sonra 2008 krizinde söylediği cümle, bu tutumun en dürüst özetidir: "Ciddi bir krizi asla boşa harcamamak gerekir."

On dört gün içinde

Saldırıdan üç gün sonra, 14 Eylül 2001'de Kongre, "Askerî Güç Kullanma Yetkisi"ni (AUMF) kabul etti. Altmış kelimelik bu metin, başkana saldırıyla ilişkili gördüğü her ülke, örgüt ya da kişiye karşı "gerekli ve uygun tüm gücü" kullanma yetkisi veriyordu; süre, yer ve hedef sınırı yoktu. Temsilciler Meclisi'nde 420'ye karşı 1 oyla geçti. Tek "hayır" oyu, Kaliforniyalı milletvekili Barbara Lee'nindi; kürsüde, "bir an durup bugün attığımız adımın sonuçlarını düşünelim; harekete geçerken, nefret ettiğimiz kötülüğe dönüşmeyelim" dedi. Yirmi beş yıl sonra o metin hâlâ yürürlükte ve yirmiden fazla ülkedeki askerî operasyonların hukukî dayanağı olarak kullanıldı.

20 Eylül'de Başkan Bush Kongre'de konuştu: "Ya bizimlesiniz ya da teröristlerle." Bu cümle, sonraki yirmi beş yılın dünya siyasetinin gramerini kurdu. Üçüncü bir konum yoktu; savaşa itiraz etmek, karşı tarafta olmaktı.

26 Ekim'de USA PATRIOT Act imzalandı. 342 sayfalık yasa, Kongre üyelerinin çoğunun okumadan oyladığı bir metindi ve devlete, mahkeme kararı gerektirmeyen dinleme, kütüphane ve banka kayıtlarına erişim, "iç terörizm" tanımı ve göçmenlerin süresiz gözaltına alınması yetkisi verdi. Yasanın adı bir kısaltmaydı ve kısaltmanın açılımı bile bir propagandaydı: "Terörizmi Önlemek İçin Gerekli Araçları Sağlayarak Amerika'yı Birleştirmek ve Güçlendirmek."

Kasım 2001'de havalimanı güvenliği federal bir kuruma (TSA) devredildi. Kasım 2002'de yirmi iki federal kurumu tek çatı altında toplayan İç Güvenlik Bakanlığı kuruldu; adındaki "homeland" sözcüğü, Amerikan siyasetinde daha önce kullanılmamış, Avrupa'nın yirminci yüzyıl ortasını çağrıştıran bir sözcüktü.

Savaşlar

7 Ekim 2001'de Afganistan bombalanmaya başlandı. Taliban iki ayda düştü; bin Ladin kaçtı. Savaş yirmi yıl sürdü.

11 Ocak 2002'de Küba'nın güneydoğu ucundaki Guantánamo üssüne ilk tutuklular getirildi. Üs, ABD toprağı olmadığı için ABD hukukunun, Küba'ya ait olduğu için de Küba hukukunun geçersiz sayıldığı bir "hukuk dışı bölge" olarak seçilmişti. Yirmi beş yılda 780 kişi, yargılanmadan ve çoğu hiçbir suçlamayla karşılaşmadan tutuldu; bugün hâlâ bir avuç insan orada.

5 Şubat 2003'te Dışişleri Bakanı Colin Powell, BM Güvenlik Konseyi'nde elinde bir şişe tozla Irak'ın kitle imha silahlarına sahip olduğunu anlattı. Bu sunumun her önemli iddiası yanlıştı ve Powell sonradan bunu "hayatımın lekesi" olarak niteledi. 20 Mart 2003'te Irak işgal edildi. Kitle imha silahı bulunamadı; 11 Eylül'le Irak arasında bir bağ da bulunamadı. Bulunan şey, dünyanın en büyük petrol rezervlerinden biri ve hiç bitmeyen bir savaştı.

Nisan 2004'te Ebu Garib cezaevinden fotoğraflar sızdı: çıplak tutsakların üst üste yığıldığı, tasmayla sürüklendiği, elektrik kablosuna bağlandığı görüntüler. Aralık 2014'te Senato İstihbarat Komitesi'nin raporu, CIA'in "gelişmiş sorgulama teknikleri" adı altında dünyanın dört bir yanındaki gizli hapishanelerde sistematik işkence yaptığını, bunun hiçbir işe yaramadığını ve Kongre'ye yalan söylendiğini belgeledi. İşkenceyi yapan ve emreden kimse yargılanmadı. Raporun tamamı hâlâ gizli.

Bilanço

Brown Üniversitesi'nin Savaşın Maliyetleri projesi, 11 Eylül sonrası savaşların bilançosunu on beş yıldır tutuyor. En son hesaplarına göre: doğrudan şiddetle ölen yaklaşık 940 bin kişi; savaşın yıktığı altyapı, açlık ve hastalık nedeniyle ölen dolaylı kayıplarla birlikte 4,5 milyonu aşan ölüm; 38 milyon yerinden edilmiş insan; ABD bütçesine 8 trilyon doları aşan maliyet. Ölenlerin ezici çoğunluğu Afganistan, Irak, Pakistan, Suriye, Yemen ve Somali'de yaşayan sivillerdi.

Bu rakamları 2.977'nin yanına koyduğunuzda, "teröre karşı savaş"ın bir savaş değil, bir oran olduğunu görürsünüz: her bir New Yorklu ölü için binden fazla ölü. Bu oranın adı, adalet değildir.

Ve Ağustos 2021'de ABD Afganistan'dan çekildi. Taliban, yirmi yıl sonra, tam olarak 2001'deki gibi Kabil'e girdi. Savaşın ilan edilmiş amacı — Taliban'ı yıkmak — sıfıra dönmüştü. İlan edilmemiş amaçları ise gerçekleşmişti; onlara geleceğiz.


IV. Bir savaşın ekonomisi: kim kazandı?

"Kim kazandı?" sorusu, savaşları anlamanın Marksist yöntemidir. Bir savaşın ilan edilen amacı bir şeydir, sınıfsal işlevi başka bir şey. 11 Eylül sonrası savaşların ilan edilen amacı terörü bitirmekti; terör bitmedi, çoğaldı. O hâlde işlevi neydi?

Silah sermayesi. ABD savunma bütçesi 2001'de yaklaşık 300 milyar dolardı; 2010'da 700 milyarı geçti. Lockheed Martin, Raytheon, Boeing, General Dynamics ve Northrop Grumman'ın hisse değerleri yirmi yılda savaş öncesinin katlarına çıktı. Bu şirketlerin yönetim kurullarında emekli generaller, Pentagon'un üst kademelerinde bu şirketlerin eski yöneticileri oturuyordu. Dwight Eisenhower'ın 1961'deki veda konuşmasında "askerî-sanayi kompleksi" diye adlandırıp uyardığı yapı, 11 Eylül'den sonra bir uyarı konusu olmaktan çıkıp yönetim biçimi oldu.

Taşeron sermaye. Irak ve Afganistan, tarihin en özelleştirilmiş savaşlarıydı. Başkan yardımcısı Cheney'nin eski şirketi Halliburton ve yan kuruluşu KBR, ihalesiz sözleşmelerle on milyarlarca dolar aldı. Özel askerî şirket Blackwater'ın görevlileri, 16 Eylül 2007'de Bağdat'taki Nisur Meydanı'nda on yedi sivili öldürdü; dört fail 2014'te mahkûm edildi, Aralık 2020'de Başkan Trump tarafından affedildi. Savaş, artık yalnızca bir devlet politikası değil, bir sektördü.

Güvenlik sermayesi. Bu, en kalıcı olanıdır. 2001'den sonra ABD'de "iç güvenlik" adı altında yeni bir pazar doğdu: gözetim yazılımı, biyometrik kimlik, veri füzyonu, "tehdit analizi." Washington Post'un 2010'daki "Gizli Amerika" araştırmasına göre, o tarihte 1.271 kamu kurumu ve 1.931 özel şirket terörle mücadele, iç güvenlik ve istihbarat alanında çalışıyor; 854 bin kişi "çok gizli" yetkisine sahipti. Bu pazarın 2003'te kurulan ve CIA'in risk sermayesi kolu In-Q-Tel'den ilk yatırımlarından birini alan bir şirketi vardı: Palantir. Sekizinci bölümde ona döneceğiz; şimdilik şunu not edin: Palantir, tam anlamıyla 11 Eylül'ün çocuğudur.

Petrol. Irak işgalinin petrol için yapıldığı, 2003'te "komplo teorisi" olarak alay konusu edildi. 2007'de Federal Rezerv'in eski başkanı Alan Greenspan anılarında şöyle yazdı: "Herkesin bildiği şeyi kabul etmenin siyaseten uygunsuz olması beni üzüyor: Irak savaşı büyük ölçüde petrolle ilgilidir."

Kazananlar bunlardı. Kaybedenler ise, Irak ve Afganistan'ın halklarının yanı sıra, ABD'nin kendi işçi sınıfıydı: savaşa gönderilen askerlerin ezici çoğunluğu, yoksul eyaletlerin ve kasabaların çocuklarıydı; savaş bütçesi, sosyal harcamalardan kesildi; ve savaş için kurulan gözetim aygıtı, sonunda onlara döndü.


V. Uzun tarih: ABD'nin hattı 1823'ten bugüne

11 Eylül'den sonra yapılanlar yeni değildi. Yeni olan, ölçek ve teknolojiydi. Hattın kendisi iki yüz yıllıktır ve bu hattı bilmeden 11 Eylül'ü anlamak mümkün değildir. Bu bölüm bir kronoloji değil, bir örüntü anlatır; örüntü, her dönemde aynı dört adımdan oluşur: bir tehdit ilanı, bir savaş ya da müdahale, bir iç bastırma dalgası ve sermayenin genişlemesi.

Kıta imparatorluğu (1823—1898)

Aralık 1823'te Başkan Monroe, Avrupa devletlerinin Batı Yarıküre'ye müdahalesini "düşmanca" sayacağını ilan etti. Monroe Doktrini, sonraki iki yüzyıl boyunca Latin Amerika'nın ABD'nin arka bahçesi olduğu iddiasının hukukî kılıfı olacaktı. 1845'te gazeteci John O'Sullivan, ABD'nin kıtayı baştan başa kaplamasının "aşikâr kader" (Manifest Destiny) olduğunu yazdı. Bu sözcük, Yerli halkların topraklarından sürülmesini ve 1846—48 Meksika savaşıyla bugünkü Kaliforniya, Teksas, Arizona ve New Mexico'nun ilhakını Tanrı'nın planı olarak sundu. Sömürgecilik, ABD'de bir dış politika olmadan önce bir kuruluş ilkesiydi.

Denizaşırı imparatorluk (1898—1945)

Şubat 1898'de Havana limanında ABD savaş gemisi Maine patladı. Patlamanın nedeni hiçbir zaman kesinleşmedi; sonraki araştırmalar bir kazan kazasına işaret etti. Ama William Randolph Hearst'ün gazeteleri patlamayı İspanyol saldırısı olarak sundu ve "Maine'i hatırla!" sloganıyla savaş çığırtkanlığı yaptı. ABD İspanya'ya savaş açtı; Küba'yı, Porto Riko'yu, Guam'ı ve Filipinler'i aldı. Filipinler'de "kurtarılan" halk bağımsızlık isteyince, 1899—1902'de en az iki yüz bin Filipinlinin öldüğü bir bastırma savaşı yapıldı. Bu, ABD'nin ilk "kurtarma" işgaliydi ve kalıbı kurdu: bir olay, bir basın kampanyası, bir kurtarma söylemi, bir işgal.

1904'te Theodore Roosevelt, Monroe Doktrini'ne kendi ekini yaptı: ABD, Latin Amerika'da "uygarlığın gereklerini yerine getirmeyen" ülkelere polis gücü olarak müdahale edebilirdi. Sonraki otuz yılda ABD deniz piyadeleri Nikaragua, Haiti, Dominik Cumhuriyeti, Honduras, Küba ve Meksika'ya defalarca çıktı. Bu çıkarmalara katılan ve iki kez Onur Madalyası alan Tümgeneral Smedley Butler, 1935'te Savaş Bir Vurgundur başlıklı bir kitapçık yazdı: "Otuz üç yıl boyunca büyük sermayenin, Wall Street'in ve bankerlerin yüksek rütbeli tetikçisi olarak görev yaptım. Meksika'yı Amerikan petrol çıkarları için, Haiti ve Küba'yı National City Bank için, Nikaragua'yı Brown Brothers bankası için, Dominik Cumhuriyeti'ni Amerikan şeker çıkarları için, Honduras'ı Amerikan meyve şirketleri için güvenli hâle getirdim." Bu paragrafı bir generalin yazdığını unutmayın.

İçeride de aynı dönem, aynı örüntü. 1917'de, Birinci Dünya Savaşı'na girilirken çıkarılan Casusluk Yasası, savaş karşıtlarını susturmak için kullanıldı; Sosyalist Parti lideri Eugene Debs, savaş aleyhine konuştuğu için on yıl hapse mahkûm oldu. 1919—20'de Adalet Bakanı Palmer'ın baskınlarında binlerce göçmen, sosyalist ve sendikacı gözaltına alındı, yüzlercesi sınır dışı edildi. 1942'de 120 bin Japon asıllı Amerikalı, çoğu vatandaş, hiçbir suçlama olmadan toplama kamplarına kapatıldı. Dış savaş ile iç bastırma, hep birlikte geldi. Casusluk Yasası'nı aklınızda tutun; yedinci bölümde geri gelecek.

Soğuk Savaş (1945—1991)

Ağustos 1945'te Hiroşima ve Nagazaki'ye atılan iki bomba, savaşın son eylemi olduğu kadar Soğuk Savaş'ın ilk eylemiydi: Sovyetler Birliği'ne bir güç gösterisi. Mart 1947'de Truman Doktrini ilan edildi ve ilk uygulaması Türkiye ile Yunanistan oldu: "komünizme karşı" askerî ve ekonomik yardım. 1949'da NATO kuruldu; Türkiye 1952'de katıldı. Truman Doktrini'nin dili, 2001'in dilinin şablonuydu: bir küresel tehdit, bir "hür dünya", ya bizimle ya onlarla.

Bu dönemin asıl hikâyesi darbelerdir. 1953'te İran'da petrolü millileştiren Musaddık, CIA ve İngiliz istihbaratının örgütlediği darbeyle devrildi; yerine Şah'ın diktatörlüğü kuruldu. 1954'te Guatemala'da United Fruit Company'nin topraklarına dokunan Arbenz hükümeti CIA'in "PBSUCCESS" operasyonuyla devrildi; ardından kırk yıl süren iç savaşta iki yüz bin kişi öldü. 1961'de Kongo'da Lumumba, 1964'te Brezilya'da Goulart, 1965—66'da Endonezya'da Sukarno — Endonezya'da ABD'nin listeleriyle beş yüz bin ile bir milyon arasında komünist ve komünist sanılan kişi katledildi. Vietnam'da 1964 Ağustos'unda Tonkin Körfezi'nde "Kuzey Vietnam saldırısı" gerekçesiyle savaş genişletildi; saldırının olmadığı 2005'te NSA'in kendi belgeleriyle doğrulandı. Savaşta üç milyondan fazla Vietnamlı öldü.

Ve 11 Eylül 1973. Şili'de, seçilmiş sosyalist Başkan Salvador Allende, CIA'in yıllardır hazırladığı ve Nixon'ın "ekonomiyi inleterek" talimatıyla desteklediği askerî darbeyle devrildi; Allende, bombalanan başkanlık sarayında öldü. Pinochet diktatörlüğü on yedi yıl sürdü; on binlerce kişi işkence gördü, üç binden fazlası öldürüldü ya da kaybedildi. Tekno-faşizm yazımızda andığımız Cybersyn'in kontrol odasını yıkan darbe de buydu. Latin Amerika'da 11 Eylül denince, 2001 değil, 1973 anlaşılır. İki 11 Eylül'ü yan yana koymak öğreticidir: birinde ABD'nin kendisi saldırıya uğradı ve dünya yas tuttu; ötekinde ABD bir demokrasiyi yıktı ve dünya, ancak yıllar sonra öğrendi.

12 Eylül 1980'e de bir cümle: Türkiye'deki darbenin gerçekleştiği gece, Beyaz Saray'daki CIA görevlisinin Başkan Carter'a "bizim çocuklar başardı" dediği aktarılır. Darbenin ekonomik programı, IMF'nin 24 Ocak kararlarıydı; darbe, o programı uygulamak için sendikaları, grevleri ve sol hareketi ezdi. Örüntü aynıdır.

İçeride: 1947—57 McCarthy dönemi; Hollywood kara listeleri; sendikalardan komünist temizliği; ve 1956'dan 1971'e kadar FBI'ın COINTELPRO programı — Komünist Parti'den Kara Panterler'e, Martin Luther King'den savaş karşıtı öğrencilere kadar her muhalif örgütün sızma, itibarsızlaştırma ve tasfiye hedefi olduğu bir yasa dışı program. 1975'te Senato'nun Church Komitesi bu programı ifşa etti ve "böyle bir şey bir daha olmasın" diye gözetimi denetleyecek yasalar çıkarıldı. 2001'de o yasaların çoğu askıya alındı.

Tek kutuplu an (1991—2001)

Sovyetler dağıldığında, Washington'daki tartışma "artık ne yapacağız" değil, "bu üstünlüğü nasıl kalıcı kılacağız" idi. 1991 Körfez Savaşı bunun ilk gösterisiydi: Kuveyt'i işgal eden Saddam, on yıl önce İran'a karşı desteklenen adamdı. 1992'de Pentagon'un Wolfowitz'in kaleminden çıkan "Savunma Planlama Kılavuzu" taslağı, ABD'nin herhangi bir rakip gücün yükselmesini engellemesi gerektiğini yazdı. 1999'da NATO, Yugoslavya'yı BM kararı olmadan 78 gün bombaladı. Ve 2000'de PNAC, "yeni bir Pearl Harbor"u bekledi.

Bu tarihi okuyunca 11 Eylül sonrası yapılanların hiçbirinin icat edilmediğini görürsünüz. Sahte gerekçe (Maine, Tonkin, kitle imha silahları), kurtarma söylemi (Filipinler, Irak), iç bastırma (Palmer, McCarthy, Patriot Act), muhalefeti düşmanla özdeşleştirme (Debs, King, Barbara Lee), askerî üs ağı, darbe ve vekâlet savaşı — hepsi vardı. 11 Eylül, bu araç setine bir gerekçe ve bir teknoloji ekledi.

Lenin, 1916'da emperyalizmi kapitalizmin tekelci aşaması olarak tanımlamıştı: sermayenin, kendi ulusal pazarına sığmayıp dünyayı paylaşmak zorunda kaldığı aşama. ABD'nin iki yüz yıllık hattı bu tanımın uzun bir örneğidir; 11 Eylül sonrası dönem ise, o hattın, rakipsiz kaldığı anda ne kadar ileri gidebileceğinin belgesidir.


VI. Dünya nasıl değişti?

11 Eylül'ün etkisi, ABD'nin savaşlarıyla sınırlı kalmadı. Dünyanın her yerinde devletler, aynı dili ve aynı araçları aldı.

"Terörle mücadele" evrensel lisans oldu

Bush'un "ya bizimle ya teröristlerle" cümlesi, dünyadaki her hükümete kendi muhalefetini terörist ilan etme lisansı verdi. Rusya, Çeçenistan'daki savaşını "terörle mücadele" olarak yeniden adlandırdı ve Batı'nın sesi kesildi. Çin, Uygurlara yönelik baskıyı aynı çerçeveye yerleştirdi. İsrail, Filistin'deki işgali "aynı savaşın" bir cephesi olarak sundu. Hindistan, Mısır, Suudi Arabistan, Kolombiya — her biri kendi iç düşmanı için aynı sözcüğü kullandı.

Türkiye'de ise bu sözcüğün zaten uzun bir tarihi vardı; 1991 tarihli Terörle Mücadele Kanunu, 2006'da 11 Eylül sonrası iklime uygun olarak genişletildi ve "terör" tanımı, silahlı eylemden düşünce açıklamasına, örgüt üyeliğinden "örgüt propagandasına" uzanan bir esneklik kazandı. Barış Dosyamızda anlattığımız barış akademisyenlerinin, gazetecilerin, sendikacıların, Kürt siyasetçilerin ve Panoptikonun Kapıcısı yazısında değindiğimiz "kritik altyapı" mantığının ortak zemini bu esnekliktir. Dünya, 11 Eylül'den sonra "terör" sözcüğünün tanımsızlığını bir yönetim tekniği olarak öğrendi.

Öte yandan Türkiye, 1 Mart 2003'te bir şey de yaptı: TBMM, ABD askerlerinin Irak'ı işgal için Türkiye topraklarından geçmesine izin veren tezkereyi reddetti. Bu ret, o günlerde meydanlarda yüz binlerin yürüdüğü bir savaş karşıtı hareketin sonucuydu ve Washington'un beklemediği bir şeydi. Türkiye'nin 11 Eylül sonrası tarihinde iki hat vardır: devletin "terörle mücadele" lisansını içeride kullanma hattı ve halkın savaşa hayır deme hattı. Yirmi beş yıl sonra hangisinin baskın olduğu ortada; ama ikincisinin var olduğunu unutmamak gerekir.

Güvenlik devleti normalleşti

2001'den önce havalimanına giderken ayakkabınızı çıkarmazdınız. Bugün bunu tuhaf bulan kimse yok. Bu küçük ayrıntı, büyük bir dönüşümün göstergesidir: "güvenlik" adına gündelik hayatın her alanında denetlenmek, 11 Eylül'den sonra normal oldu. Kameralar, kimlik kontrolleri, "şüpheli paket" anonsları, biyometrik pasaportlar, sınırlarda parmak izi, banka hesaplarının izlenmesi, uçuş listelerinin paylaşılması. Bunların her biri ayrı bir yasayla geldi; hepsinin gerekçesi aynıydı.

Ve polis askerileşti. ABD'de Pentagon'un "1033 programı" ile savaştan artan zırhlı araçlar, saldırı tüfekleri ve gece görüş cihazları kasaba polislerine dağıtıldı. 2014'te Ferguson'da, silahsız siyah bir genci öldüren polise karşı gösteri yapanların karşısına, Irak'tan dönmüş zırhlı araçlar çıktı. Dış savaş, on üç yıl sonra, kendi kasabasına dönmüştü.

İslamofobi bir ideoloji oldu

2001'de ABD'de Müslümanlara yönelik nefret suçları bir önceki yıla göre on altı kat arttı. Ama asıl dönüşüm suçlarda değil, meşru siyasetteydi: Müslümanları bir "uygarlık tehdidi" olarak gören söylem, Samuel Huntington'ın 1993 tarihli "Medeniyetler Çatışması" tezinin popülerleşmesiyle akademik bir kılıf buldu ve Avrupa'nın aşırı sağının ana gündemi oldu. Almanya AfD Dosyamızda anlattığımız ırkçılığın Avrupa'daki güncel biçimi, 11 Eylül'ün açtığı bu kapıdan geçti: eski ırkçılık biyolojik bir dil kullanırdı, yenisi "kültür" ve "güvenlik" dilini kullanır. Sonuç aynıdır.

Savaş kendi düşmanını üretti

Irak işgali, Irak'ta El Kaide yokken El Kaide yarattı. İşgalin dağıttığı Baas ordusu ve yıktığı devlet, Sünni bölgelerde bir boşluk bıraktı; ABD'nin Bucca Kampı'nda tutulan tutsaklar arasında, sonradan IŞİD'in lideri olacak Ebu Bekir el-Bağdadi de vardı. 2014'te IŞİD Musul'u aldı ve "hilafet" ilan etti. Suriye iç savaşı, Yemen savaşı, Libya'nın çöküşü, Sahel'deki silahlı gruplar — hepsi, "teröre karşı savaş"ın sonraki halkalarıdır. Savaş, kendi gerekçesini üretti ve bu yüzden hiç bitmedi.

Göç dalgaları ve Avrupa'nın duvarları

38 milyon yerinden edilmiş insan, bir istatistik değildir; 2015'te Ege'yi geçmeye çalışan, Türkiye'de dört milyona yaklaşan, Avrupa'nın sınırlarında tel örgülerle karşılanan insanlardır. Avrupa aşırı sağının yükselişi, bu göç dalgasının üstüne kuruldu; ama göç dalgasının nedeni, Avrupa'nın da katıldığı savaşlardı. Savaşı destekleyip savaşın kaçkınlarına kapıyı kapatmak, 11 Eylül sonrası Batı siyasetinin en tutarlı ikiyüzlülüğüdür.


VII. Kuşaklar: o sabahı hatırlayanlar ve hatırlamayanlar

11 Eylül'ün kuşaklar üzerindeki etkisini anlamak için üç grup düşünelim.

O sabah yetişkin olanlar — bugün elli yaşını geçmiş olanlar — için 11 Eylül bir kırılmadır: öncesi ve sonrası vardır. Soğuk Savaş'ın bitişini, 1990'ların "tarihin sonu" iyimserliğini yaşamış, sonra bir sabah dünyanın yeniden bir savaş dünyasına döndüğünü görmüşlerdir. Bu kuşak, 11 Eylül sonrası devletin kurduğu aygıtın ne kadar yeni olduğunu bilir; ama aynı zamanda korkuyla rıza gösteren kuşaktır. Patriot Act'i, Guantánamo'yu, işkenceyi kabul eden kamuoyu, bu kuşağın kamuoyuydu.

O sabah çocuk olanlar — 1985—2000 arasında doğanlar — savaşın içinde büyüdü. ABD'de bu kuşağa "11 Eylül kuşağı" dendi: Irak'a ve Afganistan'a giden askerlerin kuşağı; savaş bütçesinin kestiği eğitim ve sağlık harcamalarının, 2008 krizinin ve borçla üniversite okumanın kuşağı. Bu kuşağın siyasi biyografisi, 2003 savaş karşıtı yürüyüşlerle başlar, 2011'de Wall Street'i işgal et hareketiyle ve Arap baharıyla sürer, 2020'de George Floyd'un ardından sokağa dökülür. Devletin vaatlerine güvenmeyen ama devletin aygıtı içinde büyümüş bir kuşaktır bu. Chelsea Manning 1987, Edward Snowden 1983 doğumludur; savaş kuşağının ifşacıları da bu kuşaktan çıktı.

O sabah henüz doğmamış olanlar — sizler, bugün yirmi beş yaşından küçük olanlar — için 11 Eylül bir anı değil, bir koşuldur. Havalimanı güvenliği, sokaktaki kameralar, telefondaki konum izni, "terör" sözcüğünün her muhalefet için kullanılması, sınırların tel örgüyle kapatılması, sürekli savaş haberleri: bunların bir "öncesi" olduğunu bilmiyorsunuz, çünkü yaşamadınız. Bu, hem bir dezavantaj hem bir avantajdır. Dezavantaj: gözetim devleti size normal görünür, çünkü içine doğdunuz. Avantaj: 11 Eylül'ün korkusunu taşımıyorsunuz; devletin "güvenlik" sözcüğüyle sizi susturması daha zordur, çünkü o sözcüğün sizin için bir travması yoktur.

Türkiye'de bu kuşak ayrımının kendi biçimi var. Sizden önceki kuşak, "terörle mücadele" söyleminin 1990'lardaki biçimini, köy boşaltmalarını, faili meçhulleri yaşadı; siz ise aynı söylemin dijital biçimini yaşıyorsunuz — sosyal medya paylaşımından açılan davaları, "örgüt propagandası" gerekçesiyle gözaltıları, KVKK yazımızda anlattığımız devlet veri sızıntılarını. Aygıt aynıdır; teknolojisi değişmiştir.

Bir de kuşaklar arası bir kopuş var ki, üzerinde durmak gerekir: Ağustos 2021'de Afganistan'dan çekilme görüntüleri — Kabil havalimanında uçağın iniş takımına tutunup düşen insanlar — sizin kuşağınız için 11 Eylül'ün ne olduğunun ilk dersiydi. Yirmi yıllık savaşın sıfıra döndüğünü, ölen milyonların hiçbir şey için öldüğünü, o görüntüde gördünüz. Önceki kuşak bu görüntüye "başarısızlık" dedi; sizin kuşağınız "yalan" demeyi öğrenebilir. Aradaki fark önemlidir: başarısızlık, doğru amacın yanlış uygulanmasıdır; yalan, amacın baştan başka olmasıdır.


VIII. Manning'den Snowden'a: gizli devlet nasıl ifşa oldu?

11 Eylül sonrası devletin yaptıklarını bugün biliyorsak, bunu devletin şeffaflığına değil, o devletin içinde çalışan birkaç emekçinin vicdanına borçluyuz. Bu bölüm, 11 Eylül yazısının kalbidir; çünkü ifşalar, "teröre karşı savaş"ın ne olduğunu yalnızca göstermekle kalmadı, devletin kime karşı gizlilik istediğini de gösterdi.

Manning ve WikiLeaks (2010)

5 Nisan 2010'da WikiLeaks, "Collateral Murder" (Tali Cinayet) adını verdiği bir video yayımladı. Videoda, 12 Temmuz 2007'de Bağdat'ta bir ABD Apache helikopterinin, aralarında iki Reuters çalışanının da olduğu bir grup sivili nasıl taradığı, yaralılara yardıma gelen bir minibüsü — içindeki iki çocukla birlikte — nasıl vurduğu görülüyordu. Helikopter mürettebatının konuşmaları da kayıttaydı: gülüyorlardı.

Videoyu sızdıran, Irak'ta istihbarat analisti olarak görev yapan yirmi iki yaşındaki bir er, Chelsea Manning'di. Manning aynı yıl 91 bin Afganistan savaş belgesini, 391 bin Irak savaş belgesini ve 251 bin diplomatik yazışmayı da WikiLeaks'e verdi. Irak belgeleri, ABD'nin "sivil ölü sayısı tutmuyoruz" iddiasının yalan olduğunu, on binlerce kayıt dışı sivil ölümünü, Irak polisinin ABD'nin gözü önünde yaptığı işkenceleri belgeledi. Diplomatik yazışmalar, Tunus'taki yolsuzluğu ortaya döktü ve Arap baharının ilk kıvılcımlarından biri oldu.

Manning Mayıs 2010'da tutuklandı, aylarca tecritte tutuldu, 2013'te 35 yıl hapse mahkûm edildi. Obama, görevinin son günlerinde cezayı hafifletti; Manning yedi yıl yattı. Ölü sivillere gülen helikopter mürettebatı hiçbir soruşturma görmedi.

WikiLeaks'in kurucusu Julian Assange, 2012'de Londra'daki Ekvador büyükelçiliğine sığındı, yedi yıl orada kaldı, Nisan 2019'da polis tarafından binadan sürüklenerek çıkarıldı ve beş yıl Belmarsh cezaevinde tutuldu. ABD onu 1917 tarihli Casusluk Yasası'yla 175 yıl hapis istemiyle yargılamak istiyordu — bir gazeteci, belge yayımladığı için. Haziran 2024'te bir anlaşmayla serbest kaldı; suçu "kabul etmesi" karşılığında. Assange'ın kişiliği hakkında ne düşünürseniz düşünün, dava şuydu: devletin savaş suçlarını yayımlamak, casusluktur.

Snowden (2013)

5 Haziran 2013'te Guardian, NSA'in Verizon'dan bütün müşterilerinin telefon kayıtlarını topladığını gösteren gizli bir mahkeme kararını yayımladı. Ertesi gün PRISM programı açıklandı: NSA, Google, Facebook, Apple, Microsoft ve Yahoo'nun sunucularına doğrudan erişiyordu. Sonraki aylarda XKeyscore (dünyadaki neredeyse her internet trafiğini aranabilir kılan sistem), Almanya Başbakanı Merkel'in telefonunun dinlendiği, İngiliz GCHQ'nun fiber optik kabloları doğrudan kopyaladığı, şifreleme standartlarının kasten zayıflatıldığı ortaya çıktı.

Belgeleri sızdıran, NSA'e taşeron olarak çalışan yirmi dokuz yaşındaki sistem yöneticisi Edward Snowden'dı. Hong Kong'da kimliğini açıkladı; ABD pasaportunu iptal edince Moskova'da mahsur kaldı ve hâlâ orada. Snowden'ın söylediği şey basitti: 11 Eylül'den sonra "teröristleri izlemek" için kurulan aygıt, herkesi izliyordu. Terörist olmak gerekmiyordu; var olmak yetiyordu.

Snowden'ın ifşası, 11 Eylül sonrası aygıtın asıl doğasını gösterdi: hedefli gözetimden kitlesel gözetime geçiş. Eski gözetim, şüpheliyi izlerdi. Yeni gözetim herkesi kaydeder, şüpheliyi sonradan arar. Bu, niceliksel değil niteliksel bir değişimdir ve Karaburun bildirimizde "dijital panoptikon" dediğimiz şeyin devlet biçimidir. Bentham'ın panoptikonunda mahkûm, gözetlenip gözetlenmediğini bilmediği için kendini gözetler; Snowden'ın gösterdiği aygıtta, herkes mahkûmdur.

Casusluk Yasası'nın geri dönüşü

Şimdi 1917'ye dönün. Eugene Debs'i hapse gönderen Casusluk Yasası, doksan yıl boyunca neredeyse hiç kullanılmadı. Obama yönetimi, sekiz yılda bu yasayla, kendinden önceki bütün başkanların toplamından fazla ifşacıyı yargıladı: Manning, Snowden, Thomas Drake, John Kiriakou (CIA'in işkencesini kamuoyuna açıklayan ve bu yüzden hapse giren tek CIA görevlisi), Reality Winner, Daniel Hale (drone programını sızdırdı). Hiçbir işkenceci, hiçbir drone operatörü, hiçbir yalan söyleyen bakan yargılanmadı. Yargılananlar, yalanı söyleyenler değil, yalanı gösterenlerdi.

Bu asimetri, 11 Eylül sonrası devletin en özlü tanımıdır: gizlilik, düşmana karşı değil, halka karşıdır. El Kaide, NSA'in Verizon kayıtlarını topladığını öğrenince ne yapacaktı? Hiçbir şey. Öğrenmemesi gereken, Verizon müşterileriydi.

İfşacılar kimdi?

Bir şeye dikkat edin: Manning bir erdi, Snowden bir taşeron çalışanıydı, Kiriakou bir memurdu, Hale bir hava kuvvetleri analistiydi. Hiçbiri general, bakan ya da şirket sahibi değildi. Aygıtın içinde çalışan emekçilerdi. 11 Eylül sonrası devlet, milyonlarca kişiyi istihdam eden bir gözetim ve savaş sanayisi kurdu; ve o sanayinin en zayıf halkası, onu çalıştıran insanların vicdanı oldu. Panoptikonun Kapıcısı yazımızda aynı şeyi bir yapay zekâ şirketi için söylemiştik: aygıtı durdurabilen tek şey, aygıtı çalıştıranların onu çalıştırmayı reddetmesidir. Bu, 11 Eylül'ün en umut verici dersidir ve bu yüzden en sert cezalandırılan davranıştır.


IX. Trump dönemi neyi simgeliyor?

Trump'ı 11 Eylül'den kopuk, kendi başına bir olgu olarak okumak yaygın bir hatadır. Doğru okuma şudur: Trump, 11 Eylül'ün kurduğu aygıtın liberal maskesini çıkarıp içeriye yönelmesidir.

Bunu üç aşamada görmek gerekir.

Bush aygıtı kurdu. Patriot Act, Guantánamo, işkence, süresiz gözaltı, kitlesel gözetim, AUMF. Bütün bunlar 2001—2008 arasında, "olağanüstü hâl" gerekçesiyle kuruldu.

Obama aygıtı normalleştirdi. Guantánamo'yu kapatma vaadiyle seçilen Obama, kapatmadı. Drone programını on kat büyüttü; Eylül 2011'de, Yemen'de bir ABD vatandaşı olan Enver el-Evlaki'yi ve iki hafta sonra on altı yaşındaki oğlunu yargısız infazla öldürdü. 2012 tarihli Ulusal Savunma Yetki Yasası'nın 1021. maddesi, ABD vatandaşlarının bile süresiz askerî gözaltına alınabilmesine yasal zemin hazırladı. Casusluk Yasası'nı ifşacılara karşı sistematik olarak kullandı. Obama, olağanüstü hâli olağan hâle getirdi: aygıtı, bir hukuk devletinin normal işleyişi gibi görünecek biçimde kurumsallaştırdı. Bu, aygıtın en tehlikeli aşamasıydı; çünkü bir aygıt, onu tiksinerek değil normal sayarak kullanıldığında kalıcılaşır.

Trump aygıtı içeriye çevirdi. Ocak 2017'de yedi Müslüman ülkenin vatandaşlarına seyahat yasağı; 2018'de sınırda çocukların ailelerinden ayrılması. İkinci döneminde ise "dış düşman" mantığının doğrudan iç siyasete uygulanması: 1798 tarihli Yabancı Düşmanlar Yasası'nın barış zamanında göçmenlere karşı kullanılması; Haziran 2025'te Los Angeles'ta göçmen baskınlarına karşı gösterileri bastırmak için Ulusal Muhafızlar'ın valinin iradesine rağmen konuşlandırılması; Eylül 2025'te "Antifa"nın — bir örgüt değil, bir tutum olan bir şeyin — "iç terör örgütü" ilan edilmesi ve aynı günlerde "iç terörizmle ve siyasi şiddetle mücadele" başlıklı bir ulusal güvenlik direktifiyle federal kurumların muhalif ağları, fonları ve kişileri hedef almakla görevlendirilmesi. Mart 2025'te federal kurumlar arasındaki "veri silolarını" kaldıran bir kararname, vatandaşlar hakkındaki bütün devlet verisinin tek bir havuzda birleştirilmesinin önünü açtı; Snowden'ın ifşa ettiği aygıt için bu, rüya demekti.

Bu adımların her biri, 2001'de "teröristler için" kurulmuş yetkilerin kullanılmasıdır. "İç terörizm" kavramı Patriot Act'in içindedir; sınırsız gözaltı Guantánamo'nun mantığıdır; muhalefetin düşmanla özdeşleştirilmesi Bush'un 20 Eylül konuşmasıdır. Trump icat etmedi; devraldı ve hedefi değiştirdi: teröristten göçmene, göçmenden göstericiye, göstericiden "solcu ağlara". Hedef listesi, aygıtın yapısı gereği genişler; çünkü aygıt, tehdit olmadığında kendi varlığını gerekçelendiremez.

Trump'ın simgelediği ikinci şey, bu aygıtın sınıfsal sahipliğinin açıkça görünmesidir. Bush döneminde silah şirketleri Pentagon'un tedarikçisiydi; Trump döneminde teknoloji sermayesi doğrudan hükümetin içindedir. Peter Thiel'in yetiştirdiği başkan yardımcısı, Musk'ın yönettiği "devlet verimliliği" birimi, Palantir'in yazdığı devlet yazılımı, kripto sermayesinin finanse ettiği seçim kampanyası. Tekno-faşizm yazımızda tarif ettiğimiz "kitle partisine ihtiyaç duymayan faşizm" eğiliminin, devlet aygıtına yerleştiği andır bu. Dimitrov'un 1935'teki tanımını hatırlayın: finans kapitalin en gerici unsurlarının açık diktatörlüğü. "Açık" sözcüğü önemlidir; Bush ve Obama'nın gizlediğini Trump açıkça yapar. Bu, Trump'ı daha kötü değil, daha okunaklı kılar.

Ve bir üçüncü şey: Gazze. 11 Eylül'den sonra kurulan "terörle mücadele" dilinin en uç uygulaması, Ekim 2023'ten bu yana, Batı'nın tam desteğiyle Gazze'de sürüyor. "Terörist altyapı" kavramı, hastane, okul ve sığınak demenin dolaylı biçimi oldu. Bush'un Irak'ta, Obama'nın Yemen'de kullandığı dil, Netanyahu'nun Gazze'de kullandığı dildir. Bu yazı Gazze üzerine değil; ama 11 Eylül'ün yirmi beş yıllık bilançosunda Gazze, "teröre karşı savaş"ın lojistik sonucudur.


X. Palantir ve tekno-kapitalist gözetim: aygıt nereye gidiyor?

Bir şirketin biyografisi

Palantir, 2003'te — Irak işgal edilirken — Peter Thiel, Alex Karp ve birkaç ortak tarafından kuruldu. İlk büyük yatırımcılarından biri, CIA'in 1999'da kurduğu risk sermayesi fonu In-Q-Tel'di. Şirketin ilk ürünü olan Gotham, dağınık istihbarat verilerini — telefon kayıtları, banka hareketleri, seyahat bilgileri, sosyal medya, kamera görüntüleri — tek bir arayüzde birleştirip "ilişki haritaları" çıkaran bir yazılımdı. İlk müşterileri CIA, NSA, FBI ve ABD ordusuydu; Afganistan ve Irak'ta "isyancı ağlarını" haritalamak için kullanıldı. Yani Palantir, tam olarak 11 Eylül sonrası aygıtın yazılımıdır: Snowden'ın ifşa ettiği kitlesel veri toplamanın anlamlı hâle getirildiği katman.

Sonraki yirmi yılda şirket, aynı yazılımı sırasıyla polis teşkilatlarına (New Orleans ve Los Angeles'ta "öngörücü polislik"), göçmenlik dairesine, İngiltere'nin kamu sağlık sistemine, İsrail ordusuna ve 2025'ten itibaren doğrudan Trump yönetiminin çekirdeğine sattı. Nisan 2025'te ICE, Palantir'e "ImmigrationOS" adlı bir sistem için 30 milyon dolarlık sözleşme verdi: göçmenleri gerçek zamanlı izleyen, "sınır dışı edilecek kişileri önceliklendiren" ve "kendi isteğiyle ayrılanları" takip eden bir platform. Ağustos 2025'te ABD ordusu Palantir'le on yıla yayılan, 10 milyar dolara varan bir çerçeve anlaşma imzaladı. Şirketin piyasa değeri, 2025'te yüz milyarlarca dolara ulaştı. Palantir Manifestosu yazımızda Karp'ın Teknolojik Cumhuriyet (2025) kitabını tartışmıştık: kitap, Silikon Vadisi'nin "tüketici uygulamaları" yerine "Batı'nın savunmasına" hizmet etmesi gerektiğini, bunun bir ahlaki görev olduğunu söylüyor. Yani şirket, ne yaptığını gizlemiyor; bir dünya görüşü olarak savunuyor.

Nereye gidiyor?

Aygıtın yönünü kestirmek için bir örüntüye bakmak yeterlidir: hedef listesinin genişlemesi.

2001'de hedef "yabancı terörist"ti. 2010'da Gotham, Afganistan'daki "isyancı"yı haritalıyordu. 2015'te aynı yazılım Amerikan kentlerinde "suç riski yüksek mahalleleri" haritalıyordu. 2025'te ImmigrationOS, göçmenleri; "iç terörizm" direktifi, muhalifleri haritalıyor. Panoptikonun Kapıcısı yazımızda gördüğümüz gibi, bir yapay zekâ şirketi bile kendi çalışanlarını ve aktivistleri fişleyecek bir sistem kurmaya başlamış durumda. Bir sonraki hedef bellidir ve yeni değildir: işçi. Sendika örgütlenmesini önceden tespit eden, grev eğilimini "risk" olarak puanlayan, işyerindeki iletişimi tarayan sistemler, aynı yazılımın işyeri sürümüdür ve Amazon gibi şirketlerde yıllardır kullanılıyor. Gig Ekonomi Dosyamızda anlattığımız algoritmik yönetim, devletin gözetim aygıtıyla aynı mimariye sahiptir; fark, birinin devlet tarafından, ötekinin patron tarafından işletilmesidir. İkisinin birleşmesi — devlet verisi ile işyeri verisinin tek havuzda toplanması — aygıtın mantıksal sonucudur.

İkinci yön, öngörüye geçiş. 11 Eylül sonrası aygıt, olmuş bir şeyi araştırmakla yetinmez; olacak olanı "tahmin eder." Öngörücü polislik, "risk skoru", "tehdit değerlendirmesi": bunların ortak özelliği, henüz bir şey yapmamış kişiyi, istatistiksel benzerlik nedeniyle hedef hâline getirmesidir. Bu, ceza hukukunun temelini — suç işlenmeden ceza olmaz — ortadan kaldırır. Guantánamo'nun mantığı buydu: bir şey yapmış olduğun için değil, yapabilecek biri olduğun için tutulursun. Yapay zekâ, bu mantığı ölçeklendirir.

Üçüncü yön, özelleştirme. Gözetim aygıtı, artık devletin bir dairesi değil, devletin kiraladığı bir üründür. Bu, iki sonuç doğurur: aygıt, kâr amacıyla kendi pazarını genişletmek zorundadır — yani daha çok tehdit bulmalıdır; ve aygıt, demokratik denetimin dışındadır — bir şirketin algoritmasını Kongre denetleyemez, çünkü "ticari sır"dır. Church Komitesi 1975'te FBI'ı denetleyebilmişti; bugün Palantir'i kim denetleyecek?

Bu üç yönün buluştuğu yere biz tekno-faşizm eğilimi diyoruz; ve önceki yazılarımızda söylediğimiz gibi, buna "tekno-feodalizm" demek yanlıştır. Palantir bir derebeyi değil, bir tekelci kapitalist şirkettir: rekabet eder, büyür, sözleşme kovalar, hisse senedi satar. Devletle iç içe geçmesi feodal bir ilişki değil, Lenin'in 1916'da tarif ettiği finans kapital-devlet kaynaşmasının dijital biçimidir. Kavramı doğru koymak önemlidir; çünkü feodalizme karşı mücadele köylü isyanıdır, tekelci kapitalizme karşı mücadele ise işçi örgütlenmesi.

Aygıtın zayıf noktası

Aygıt kusursuz görünür; değildir. Üç zayıf noktası vardır ve üçü de 11 Eylül'ün yirmi beş yıllık tarihinde görülmüştür.

Birincisi, onu çalıştıranlar. Manning, Snowden, Hale; Google'da Pentagon'un Maven projesine karşı 2018'de imza toplayan dört bin mühendis; Microsoft'ta ve Amazon'da İsrail ordusuyla sözleşmelere karşı çıkan çalışanlar; Panoptikonun Kapıcısı yazısındaki güvenlik görevlileri grevi. Aygıt, emek olmadan çalışmaz; ve emek, reddedebilir.

İkincisi, yanlışlığı. Öngörücü sistemler, eğitildikleri verinin önyargısını yeniden üretir. Yanlış kişileri hedef alır, yanlış kişileri "temize çıkarır." 11 Eylül'den önce elde bütün veriler vardı; saldırı yine oldu. Kitlesel veri, güvenlik üretmez; denetim üretir. Bu, aygıtın gerekçesiyle işlevi arasındaki çelişkidir ve her ifşayla biraz daha görünür olur.

Üçüncüsü, meşruiyeti. Yirmi beş yıl sonra "teröre karşı savaş" sözcükleri, 2001'deki gücünü yitirmiş durumda. Afganistan'dan kaçış görüntüleri, Irak yalanı, Ebu Garib, Gazze — bunların her biri, aygıtın "güvenlik" gerekçesini biraz daha aşındırdı. Bir aygıt, kendisine inanılmadığında daha çok zor kullanır; ve daha çok zor kullanan aygıt, kendi meşruiyetini daha hızlı tüketir. Bu, kendiliğinden bir çöküş anlamına gelmez; ama mücadele alanının açık olduğu anlamına gelir.


Karşılaştırmalı tablo: resmî anlatı, sınıfsal okuma

Resmî anlatıTarihsel materyalist değerlendirme
11 Eylül, uygarlığa yönelik bir saldırıydı ve dünyayı değiştirdi.11 Eylül, önceden hazır bir programa gerekçe sağladı. Dünyayı değiştiren saldırı değil, saldırıyı kullanan sınıf fraksiyonuydu.
Saldırganlar "özgürlüğümüzden nefret eden" fanatiklerdi.Saldırganlar, 1979'da Washington'un Sovyetlere karşı silahlandırdığı hareketin ürünüydü. Silah, sahibine döndü.
Afganistan ve Irak, terörü kaynağında kurutmak için işgal edildi.Saldırganların hiçbiri o iki ülkeden değildi. Irak, PNAC'ın 1998'den beri hedefindeydi. İşgaller, terörü kurutmadı; IŞİD'i üretti.
Patriot Act ve gözetim, teröristleri yakalamak içindir.Snowden gösterdi: aygıt herkesi kaydeder. Gizlilik düşmana değil, halka karşıdır; ifşa edenler yargılandı, işkence edenler edilmedi.
Savaş, demokrasi ve özgürlük getirdi.Savaş, 4,5 milyon ölü, 38 milyon mülteci ve silah, taşeron, güvenlik ve petrol sermayesine trilyonlar getirdi. Taliban, yirmi yıl sonra Kabil'e geri döndü.
Trump, Amerikan geleneğinden bir sapmadır.Trump, Bush'un kurduğu ve Obama'nın normalleştirdiği aygıtın maskesiz ve içeriye dönük biçimidir. Sapma değil, süreklilik.
Palantir gibi şirketler, ulusal güvenliğe hizmet eden teknoloji sağlayıcılarıdır.Palantir, 11 Eylül aygıtının özelleştirilmiş, kâr güdülü ve denetim dışı biçimidir. Hedef listesi, yapısı gereği genişler: terörist → göçmen → muhalif → işçi.
Terörle mücadele, dünyanın ortak davasıdır."Terör"ün tanımsızlığı, dünyadaki her devlete kendi muhalefetini düşman ilan etme lisansı verdi. Türkiye dahil.
Bu tarih, ABD'nin istisnai bir dönemidir.Maine'den Tonkin'e, Filipinler'den Şili'ye, Palmer'dan McCarthy'ye iki yüz yıllık bir örüntünün en gelişkin biçimidir.

Tabloyu tek cümleye indirgersek: resmî anlatı, 11 Eylül'ü bir başlangıç olarak anlatır; biz, bir fırsat olarak okuyoruz — ve fırsatı kimin, ne için kullandığını soruyoruz.


Üç yaygın hata

Birincisi: komplo teorisine kaçmak. "Binaları kendileri yıktı" demek, belgelenmiş olanı belgelenemez olanla değiştirmektir ve dikkati PNAC'tan, AUMF'den, Patriot Act'ten, Senato işkence raporundan — yani kanıtlı olandan — uzaklaştırır. İktidarın en sevdiği muhalif, kanıtı bırakıp söylentiye tutunandır; çünkü söylenti çürütülür ve çürütülünce, kanıt da onunla birlikte itibarsızlaşır.

İkincisi: saldırıyı meşrulaştırmak. El Kaide'nin tarihini anlatmak, saldırıyı anlamaktır; alkışlamak değil. 2.977 ölü, ezici çoğunluğu emekçi olan insanlardı ve ölümleri, hiçbir siyasi hesabın karşılığı değildir. Emperyalizmin düşmanı olan herkes bizim dostumuz değildir; bin Ladin, Suudi sermayesinin ve Soğuk Savaş'ın ürünü olan bir gericiydi ve öldürdüğü insanların çoğu, kendi düşmanının değil, kendi düşmanının işçilerinin çocuklarıydı. "Düşmanımın düşmanı" mantığı, sınıf siyasetinin değil, jeopolitiğin mantığıdır.

Üçüncüsü: "bize olmaz" sanmak. ABD'nin aygıtı uzak görünebilir. Değildir. Türkiye'nin terör mevzuatı, gözetim altyapısı, "kritik altyapı" tanımları ve KVKK yazısında anlattığımız devlet veri sızıntıları, aynı küresel aygıtın parçalarıdır; NATO üyesi bir ülkede istihbarat paylaşımı iki yönlüdür ve Palantir'in muadilleri her ülkede vardır. Aygıt ithal değil, küreseldir.


Somut öneriler

Bunların hiçbiri aygıtı yıkmaz. Ama 11 Eylül'ün sizden önce kurduğu dünyada, gözü açık yaşamanızı sağlar.

1. Belgeleri kendi metninden okuyun. AUMF altmış kelimedir. PNAC raporunun "yeni Pearl Harbor" cümlesi 51. sayfadadır. Barbara Lee'nin konuşması iki dakikadır. Senato işkence raporunun özeti, Costs of War'un rakamları, Snowden'ın ilk belgeleri açıktadır. Bir akşamlık okuma grubu için bunlar yeterlidir ve hiçbiri yorum gerektirmez.

2. "Collateral Murder"ı izleyin. On yedi dakikadır. 11 Eylül sonrası savaşın ne olduğunu, hiçbir kitabın anlatamayacağı biçimde anlatır. Sonra Manning'in kaç yıl yattığını, helikopter mürettebatının kaç yıl yattığını karşılaştırın.

3. "Terör" sözcüğünü her duyduğunuzda tanımını sorun. Kim tanımlıyor, kime uygulanıyor, kime uygulanmıyor? Bu tek soru, yirmi beş yıllık söylemin çoğunu çözer. Türkiye'de bu sorunun yanıtı, Barış Dosyamızdaki akademisyenlerin ve İHD raporu yazımızdaki rakamların içindedir.

4. Gözetim aygıtını "güvenlik" değil, "mülkiyet" sorusu olarak düşünün. Verinizi kim topluyor, kimin adına, kâr amacıyla mı? Palantir'in ICE sözleşmesiyle işyerinizdeki performans yazılımı arasındaki mimari benzerliği görün. Gig Ekonomi Dosyamız ve Bilişim Emeği Dosyamız, bu benzerliğin işyeri tarafını anlatır.

5. İfşacıları savunun ve onların işini kolaylaştırın. Manning, Snowden, Hale, Kiriakou'nun hikâyelerini anlatın. Bir işyerinde ya da kurumda hukuksuzluğu gören emekçinin bunu güvenle açıklayabileceği kanallar — sendika, basın, hukuk desteği — kurmak, aygıtın en zayıf noktasına yatırım yapmaktır.

6. İki 11 Eylül'ü birlikte anın. 1973 Şili ve 2001 New York. İkisinde de ölenler emekçiydi; birinde ABD saldırıya uğradı, ötekinde ABD saldırdı. İkisini birlikte anmak, ölülerin eşit tartılmasını istemektir ve bu, yirmi beş yıllık anlatının en güçlü panzehiridir.

7. Kuşağınızın avantajını kullanın. 11 Eylül'ün korkusunu taşımıyorsunuz. Bu, önceki kuşağın "güvenlik" karşısında gösterdiği rızayı göstermek zorunda olmadığınız anlamına gelir. Havalimanındaki ayakkabı kontrolünün, telefondaki konum izninin ve "terör" sözcüğünün bir tarihi olduğunu bilmek, o tarihin değiştirilebilir olduğunu bilmektir.


Sevgili Yoldaşlar,

Yirmi beş yıl önce bir sabah, on dokuz kişi dört uçağı kaçırdı ve 2.977 kişiyi öldürdü. Bu, bir cinayetti ve failleri belliydi.

Sonraki yirmi beş yılda, o cinayet gerekçe gösterilerek 4,5 milyon insan öldürüldü, 38 milyonu yerinden edildi, 8 trilyon dolar silah, taşeron ve gözetim sermayesine aktarıldı, iki ülke işgal edilip yıkıldı, işkence yasallaştırıldı, herkesi kaydeden bir gözetim aygıtı kuruldu, bu aygıtı ifşa edenler hapse atıldı, ve aygıt sonunda kendi kurucusunun halkına döndü. Bu da bir cinayetti; ama failleri, kendilerine anıt dikti.

11 Eylül'ün öğrettiği şey, terörün ne olduğu değil; bir olayın nasıl bir fırsata dönüştürüldüğüdür. O sabah, iki yüz yıllık bir örüntünün — sahte gerekçe, kurtarma söylemi, savaş, iç bastırma, sermaye genişlemesi — en ileri teknolojiyle yeniden kurulduğu andır. Bush aygıtı kurdu, Obama normalleştirdi, Trump içeriye çevirdi, Palantir yazılımını yazdı. Ve bütün bu süreç boyunca aygıtı durduran, ya da en azından görünür kılan tek güç, onun içinde çalışan emekçilerin vicdanı ve onun karşısında duran halkların — 15 Şubat 2003'te dünyanın altı yüz kentinde yürüyen on milyonların, 1 Mart'ta Ankara'da tezkereyi düşürenlerin — direnişi oldu.

Genç yoldaş, siz o sabahı hatırlamıyorsunuz. Ama o sabahın kurduğu dünyada yaşıyorsunuz ve o dünyanın "normal" olmadığını bilmek, sizin kuşağınızın en büyük siyasi imkânıdır. Aygıt, sizden korkmanızı bekler. Korkmayan bir kuşak için, aygıtın hiçbir gerekçesi yoktur.

İki kule yıkıldı; onların yerine bir dünya kuruldu. O dünya da yıkılabilir — ve bu kez, yerine ne kurulacağına biz karar verebiliriz.

Yoldaşça.


Kaynaklar

Olay ve resmî soruşturma

Afganistan 1979 ve El Kaide'nin kökeni

Program ve yasalar

Bilanço

Uzun tarih

İfşalar

Trump dönemi ve Palantir

Bilgi Müşterekleri'nden ilgili yazılar

Etiketler:#11eylül#abd#newyork#dünyaticaretmerkezi#emperyalizm#ırak#afganistan#wikileaks#snowden#Palantir#teknofaşizm#assange#trump#teknokapitalizm

İlgili Başlıklar