Bilgi Müşterekleri
AnasayfaKonularDizilerHakkımızdaKılavuzlarPopüler İçeriklerİletişim

Gözde'nin Ardından Genç Yoldaşlara

Hiçbir Yoldaş Tek Başına Taşımamalı

19 dk okumaYazar: Oğuz Demirkapı
Gözde'nin Ardından Genç Yoldaşlara

Hiçbir Yoldaş Tek Başına Taşımamalı: Gözde'nin Ardından Genç Yoldaşlara

Aile, hayatın gerçekliği ve mücadele arasında sıkışan gençliğe yoldaşça bir yol yazısı

Bu yazıyı okurken kendini çıkışsız hissediyorsan: Bunu tek başına taşımak zorunda değilsin. Güvendiğin bir yoldaşa, bir arkadaşa ya da bir yakınına bugün söyle. Üniversitenin psikolojik danışma birimine ya da bir devlet hastanesinin psikiyatri polikliniğine başvurabilirsin. Acil bir durumda 112'yi arayabilirsin. Yardım istemek zayıflık değildir, örgütlü olmanın ilk adımıdır.

Özet

İki yıl önce Gözde Topuz'u kaybettik. ODTÜ öğrencisiydi, mücadelenin içindeydi, daha güzel bir dünyanın mümkün olduğuna inanıyordu. Ailesiyle uzun süredir derin bir çatışma yaşıyordu. Mücadeleye yöneltilen eleştirileri kişisel bir yargı gibi yaşıyordu ve sonunda içine düştüğü çıkmazda hayatını kaybetti.

Bu yazı bir suçlu aramıyor ve Gözde'yi bir simgeye çevirmiyor. Bu yazının beş iddiası var:

  1. Bilinç acıya karşı aşı değildir. Sınıfları görmek, tarihi anlamak bir insanı yalnızlığa ya da ağır bir ruhsal sıkıntıya karşı korumaz. Acıyı "irade eksikliği" ya da "küçük burjuva zaaf" diye okumak idealizmdir ve insanları susturur.
  2. Sıkışma toplumsal olarak üretilir. Gençlerin dörtte biri ne eğitimde ne istihdamda, atıl işgücü oranı yüzde 31. Barınma krizi gençleri ailenin çatısı altında tutuyor. Ekonomik bağımlılık siyasal tercihi bir aile kavgasına çeviriyor.
  3. Aile hem sığınak hem denetim aygıtıdır. Ailemizi düşman ilan etmeden, ama ona teslim de olmadan kendi yolumuzda yürümenin yolları var.
  4. Örgüt de bu yükü artırabilir. Kişiselleşen eleştiri ve kutsanan tükenmişlik, gençleri evdeki duvarın karşısında ikinci bir duvarla baş başa bırakabiliyor.
  5. Bu boşluğu kapatmak kolektifin görevidir. Yoldaşlık aynı pankartı taşımakla bitmez, birbirinin yükünü de taşımayı gerektirir. Kendi saflarında özen gösteremeyen bir hareket insanlığa özenli bir dünya vaat edemez.

Yazının sonunda genç yoldaşın kendine, yoldaşlarına ve örgütüne karşı somut görevlerini sıraladık.


Sevgili Genç Yoldaşlar,

Bu yazı, yazılması en zor yazılardan biri. Bir yoldaşımızın ölümünü konuşmak, hele de bu ölüm kendi elinden olduysa, hepimizin kaçmak istediği bir konuşmadır. Ölümün ardından genellikle iki şey yaparız: Ya susarız ya da ölüyü bir simgeye çevirip asıl soruyu sormaktan kaçarız. İkisi de Gözde'ye haksızlıktır.

Bu yazıyı Gözde'nin ölümünü açıklamak, bir nedene bağlayıp dosyayı kapatmak için yazmıyoruz. Bir insanın hayatı hiçbir zaman tek bir cümleye sığmaz. Bu yazıyı geride kalanlar için yazıyoruz: bugün onun yaşına basmış, onun gibi okuyup tartışan, onun gibi evle örgüt, sınavla eylem, ailenin beklentisiyle kendi seçtiği hayat arasında sıkışan genç yoldaşlar için.

Gözde'yi onurlandırmanın yolu, onun ardında bıraktığı soruyu ciddiye almaktır: Mücadele eden bir genç ayakta nasıl kalır, düştüğünde onu kim tutar?


Gözde Kimdi?

Gözde Topuz, ODTÜ Biyoloji Bölümü'nde okuyan, mücadelenin içinde yer almış genç bir kadındı. Bildirilerde, eylemlerde, okuma gruplarında emeği vardı. Daha güzel bir dünyanın mümkün olduğuna inanıyordu ve bu inanç onun için bir slogan değil, her günün işiydi. Okuduğunu yaşamaya, yaşadığını anlamaya çalışan bir yoldaştı.

Onu en iyi, tanıyanların anlattıkları tanıtıyor. Ölümünün ardından ODTÜ'de ve bir yıl sonra mezarı başında yapılan anmalarda sıra arkadaşları, yoldaşları ve farklı görüşlerden öğrenci toplulukları Gözde'yi şöyle anlattı (Evrensel, 15 Ekim 2024; 12 Ekim 2025; 18 Ekim 2025):

  • Mücadeleye ilk adımını, İstanbul Sözleşmesi'nin kaldırılmasına karşı kadınların yaşam hakkını savunmak için katıldığı bir eylemde attı. Sonra bölümünde eğitimin niteliği ilerlesin, öğrencilerin söz hakkı olsun diye tartışmalar yürüttü. ODTÜ forumlarında, bir işçi eylemine destekte, yurt yurt, fakülte fakülte öğrencilerin bir araya gelebileceği alanların örgütlenmesinde, bir yoldaşının deyişiyle "elini taşın altına sokmuştu". Arkadaşlarının belleğinde en çok elindeki megafonla kaldı.
  • Bir sıra arkadaşı, uzun bir mezuniyet forumunun sonunda kalabalığın içinden birinin o günün Gözde'nin doğum günü olduğunu söylediğini anlatıyor: "'Doğum gününde dahi nasıl bu kadar çalışabiliyor' diye düşünmüştüm."
  • Kararlılığının yanında neşesi de vardı. Hakkında açılan soruşturmayı gülerek anlatır, bir eylemde yanlış attığı sloganı muzip bir gülüşle geçiştirirdi. Bir yoldaşı, "iyi bir toplantıdan, iyi geçen bir eylemden sonra ayırt edici bir mutluluğu olurdu, hep sıradakini beklerdi" diyor. En sevdiği şarkı "Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek"ti.
  • Farklı düşünenlerle de bağını koparmadı. ODTÜ Sinema Topluluğu'ndan bir arkadaşı, bir tartışmada ona "seni seviyor olsam da bazen senden ayrı düşündüğüm gerçeği değişmeyecek" dediğini, şimdi ise "farklı düşüncelerimiz olsa da onu sevdiğim gerçeği değişmeyecek" diye düşündüğünü anlatıyor.
  • Sıra arkadaşlarına göre Gözde, "mücadelesini desteklemeyen gençlerin de hakları için durmadan mücadelesini büyüttü, hepimizi birer yoldaşı gibi gördü."

Bir başka sıra arkadaşının sözleri, bu yazının derdini de özetliyor:

"Biyolojik bilimlerde her zaman herkesin derdini her şekilde dinleyen birinin çok derin bir boşluğu var içimizde. Bunu doldurmamızın tek yolu da hepimizin bu rolü taşıması olacaktır. Birbirimizi dinlemeden birbirimize destek olmadan zor zamanlarımızı yalnız geçirmemeliyiz."

Başka yaralar açılmasın diye "tenimizdeki yaralardan çiçeklenmeye" demişti Gözde. Sıra arkadaşları bu sözü Biyolojik Bilimler binasında bir duvara yazmaya karar verdiler.

Gözde'nin ailesiyle arası uzun zamandır gergindi. Ailesi onun mücadelesini anlamıyor, onu bu yoldan döndürmeye çalışıyordu. O ise bu baskıyı yalnızca bir fikir ayrılığı olarak değil, kendi varlığına yönelmiş bir yargı olarak yaşıyordu. Son günlerinde babasıyla çok sert bir tartışma yaşamıştı. Ölümünü o tartışmaya bağlamak kolaycılık olur, çünkü hiçbir insan tek bir konuşmanın ağırlığı altında kalmaz. Ama o tartışmanın, yıllardır biriken bir sıkışmanın son halkası olduğunu görmemek de gözlerimizi kapatmak olur.

Biz bu yazıyı bir suçlu bulmak için yazmıyoruz. Babasını da, kendimizi de, Gözde'yi de mahkûm etmek için yazmıyoruz. Yalnızca şunu söylüyoruz: Bir genç, ailesiyle inandığı hayat arasında bu kadar yalnız kalmamalıydı. O telefon kapandığında yanında kimse yoktu. Bu yazı, bir daha hiçbir yoldaşın o anda yalnız kalmaması için yazılıyor.

Gözde'yi ne aziz yapacağız ne de bir trajedi figürü. Onu bir yoldaş olarak anacağız: inanan, emek veren, yanılan, öfkelenen, seven, yorulan bir insan olarak. Bu blogda Yılmaz Güney'i anlatırken de aynı ilkeyi izlemiştik. İnsanı ne kutsarız ne de yargılarız; onu bütünlüğü içinde anlamaya çalışırız.


Bilinç Acıya Karşı Aşı Değildir

Gözde'nin ölümünden sonra en sık duyduğumuz cümlelerden biri şuydu: "O kadar bilinçli bir yoldaş nasıl olur da...?"

Bu soru masum görünür, ama içinde tehlikeli bir varsayım taşır: Doğru fikirlere sahip olmanın insanı acıdan koruyacağı varsayımı. Bu varsayım Marksizm değil, idealizmdir. Marksizm bize insanın düşüncesinin maddi koşullarından bağımsız olmadığını öğretir. Aynı ilke ruhsal hayatımız için de geçerlidir. Yoksulluk, belirsizlik, yalnızlık, baskı, uykusuzluk ve sürekli tehdit altında yaşamak beynimizde, bedenimizde ve duygularımızda iz bırakır. Hangi kitapları okumuş olursak olalım, bu izlerden muaf değiliz.

Marx'ın kendisi de muaf değildi. Londra yıllarında yoksulluk içinde üç çocuğunu kaybetti. Ölen kızının tabutunu alacak parayı borç bulmak zorunda kaldı. Hayatının büyük bölümünde hastalıklarla boğuştu. Engels'e yazdığı mektuplar bitkinliğin, öfkenin ve yasın mektuplarıdır. Gramsci, faşist hapishanede yazdığı mektuplarda hastalığını, yalnızlığını, ailesiyle yaşadığı kırgınlıkları saklamadı. "Zekânın kötümserliği, iradenin iyimserliği" sözü, acıyı inkâr eden birinin değil, acıyla yüz yüze gelmiş birinin sözüdür.

Demek ki büyük devrimciler acı çekmeyen insanlar değildi. Onları ayakta tutan şey yalnızca bilinçleri değil, yanlarındaki insanlardı. Marx'ın Engels'i, Jenny'si, Lenchen'i vardı. Gramsci'nin, hapishaneye kitap ve mektup taşıyan baldızı Tatiana vardı. Bilinç yolu gösterir, ama yürümek için yanımızda başkalarının olması gerekir.

Bu yüzden şunu açıkça söylemeliyiz: Ruhsal bir sıkıntı yaşamak ideolojik bir zaaf değildir. "Kendini toparla", "bu küçük burjuva bir duygu", "devrimci dediğin dayanır" gibi cümleler yoldaşça değildir. Bu cümleler insanları susturur, susan insan da yalnız kalır.


Sıkışma Kişisel Değil, Toplumsaldır

Bir genç kendini çıkışsız hissettiğinde bunu kendi yetersizliği olarak yaşar: "Ben beceremedim, ben zayıfım, ben fazlalığım." Oysa çoğu zaman bu çıkışsızlık bireyin değil, düzenin ürünüdür. Önce rakamlara bakalım:

GöstergeVeri
15–24 yaş genç işsizlik oranı (Ağustos 2026)%13,0 — genç kadınlarda %19,4 (TÜİK, İşgücü İstatistikleri, Ağustos 2026)
Atıl işgücü oranı (Ağustos 2026)%31,0 (TÜİK)
Ne eğitimde ne istihdamda olan gençler (2025)%23,3 — genç kadınlarda %30,9 (TÜİK, İstatistiklerle Gençlik 2025)
AB'de baba evinden ayrılma yaşı ortalaması (2024)26,2 — Güney ve Doğu Avrupa'da 30'un üzerinde (Eurostat)

Bu tablonun anlamı şudur: Türkiye'de bir genç, aileden ekonomik olarak bağımsızlaşmanın yolu giderek kapanan bir düzende yaşıyor. Kira, yurt sorunu, düşük ücretler, güvencesiz işler ve diplomanın iş garantisi olmaktan çıkması gençleri yıllarca ailenin çatısı altında tutuyor. Bu bağımlılık siyasal hayatı doğrudan etkiler. Harçlığını, odasını, sofrasını aileye borçlu olan bir genç için her eylem, her toplantı, her gözaltı riski bir aile meselesine dönüşür. Siyasal tercih, mutfakta ve telefonda tartışılan bir "itaat" sorununa çevrilir.

Bu bir tesadüf değildir. Kapitalizm, devletin üstlenmesi gereken bakım ve güvence yükünü aileye devreder. Barınma, sağlık, iş bulma ve kriz anlarında destek ailenin sırtına yüklenir. Aile bu yükü taşırken bir yandan da hesap sorar: "Senin için bu kadar fedakârlık yaptık, sen de bunu mu yapıyorsun?" Gencin ekonomik bağımlılığı, ailenin denetim gücüne dönüşür.

Marx'ın pek bilinmeyen bir metni bu konuda bugün hâlâ çarpıcıdır. 1846'da Paris polis arşivlerinde çalışmış Jacques Peuchet'nin anılarından intihar üzerine bölümleri Almancaya çevirip yorumladı (Plaut ve Anderson (ed.), Marx on Suicide, Northwestern University Press, 1999). Marx'ın seçtiği vakaların önemli bir kısmı, ailenin ve ataerkil otoritenin baskısı altında ezilen genç insanların, özellikle de genç kadınların öyküleriydi. Marx'ın vardığı sonuç, intiharın bireysel bir ahlak meselesi olarak değil, toplumun kusurlu örgütlenmesinin bir belirtisi olarak okunması gerektiğiydi. Peuchet'nin sözleriyle, intiharın nedenlerinin sınıflandırılması toplumumuzun kusurlarının sınıflandırılması olurdu.

Yüz seksen yıl sonra bu tespit hâlâ geçerli. Bir gencin yaşadığı çıkışsızlık, o gencin kişisel bir kusuru değildir. İşsizliğin, barınma krizinin, ataerkil ailenin, geleceksizliğin ve siyasal baskının ortak bir ürünüdür.

Ama burada dikkatli olmalıyız. Toplumsal olduğunu söylemek, bireysel desteğin gereksiz olduğu anlamına gelmez. Bunalımın kökü toplumsaldır, ama bunalımı yaşayan insan bugün, burada, somut bir desteğe ihtiyaç duyar. "Önce düzen değişsin, sonra iyileşiriz" diyemeyiz. Hem düzeni değiştirmek için mücadele edeceğiz hem de bu mücadeleyi verenlerin ayakta kalması için birbirimize sahip çıkacağız.


Aile: Sığınak mı, Denetim Aygıtı mı?

Aile bu düzende iki yüzlüdür. Bir yüzü sığınaktır: Hasta olduğumuzda bize bakan, işsiz kaldığımızda bizi doyuran, dünyanın sertliğinden koruyan yerdir. Öbür yüzü denetimdir: Kimi seveceğimize, ne okuyacağımıza, nasıl düşüneceğimize, hangi saatte eve gireceğimize karar vermeye çalışan bir otoritedir. Çoğu ailede bu iki yüz iç içedir. Sevgi denetimi meşrulaştırır, denetim de sevgi adına yapılır.

Anne ve babalarımızın korkusu nereden geliyor?

Ailelerimizin mücadeleye karşı tutumunu yalnızca "gericilik" olarak okumak eksik olur. Bu ülkede anne ve babaların çoğu ya 12 Eylül'ü yaşadı ya da onun gölgesinde büyüdü. Gözaltıları, işkenceleri, idamları, kayıpları, "okusun, adam olsun, siyasete bulaşmasın" diye büyütülen bir kuşağı biliyorlar. 12 Eylül Dosyası'nda ayrıntısıyla anlattığımız gibi, darbenin en kalıcı mirası insanlara siyasetten korkmayı öğretmesiydi. Bugün bir babanın telefonda bağırması, çoğu zaman o korkunun sesidir.

Bunu anlamak, ailenin baskısını haklı çıkarmak değildir. Ama karşımızdaki şeyin çoğu zaman kötü niyet değil, korku olduğunu bilmek, aileyle nasıl konuşacağımızı değiştirir. Korkuyla öfkeyle konuşulmaz, sabırla konuşulur.

Ailene karşı değil, ailenle birlikte ama kendi yolunda

Genç yoldaşlar için önerimiz kopuş değil, sınırları olan bir bağdır. Bunun bazı pratik adımları var:

  • Tartışmayı kazanmaya çalışma, anlatmaya çalış. Telefonda, sofrada ya da bayram ziyaretinde aileni ikna edemezsin. Amaç bir tartışmayı kazanmak değil, uzun bir zaman içinde neye inandığını, neden inandığını göstermektir. Bunu en iyi sözlerin değil, hayatının anlatacağını unutma.
  • Ne kadarını paylaşacağına sen karar ver. Her eylemi, her toplantıyı ailene anlatmak zorunda değilsin. Yalan söylemek başka, her şeyi açmamak başkadır. Kendi iç dünyanı koruman bir sınır çizmektir, ihanet değil.
  • Öfkeli anlarda konuşmayı ertele. "Şu an konuşamıyorum, sonra konuşalım" demek bir yenilgi değildir. En yaralayıcı cümleler hem bizim hem onların ağzından öfkeli anlarda çıkar.
  • Ekonomik bağımsızlığa adım adım ilerle. Burs, yarı zamanlı iş, dayanışma evleri, yoldaşlarla ortak ev gibi seçenekler ailenin denetim gücünü azaltır. Bu kolay değildir ve bir gecede olmaz, ama bir plan yapmak bile insanı çaresizlikten çıkarır.
  • Ailedeki müttefiklerini bul. Bir kardeş, bir teyze, bir kuzen, bazen de anne ya da babadan biri ailenin geri kalanı ile senin aranda köprü olabilir.
  • Aileyle olan kavgayı yalnız yaşama. Bunu yoldaşlarınla konuş. Ailenle yaşadığın çatışma "kişisel bir mesele" değildir; onlarca genç yoldaşın ortak deneyimidir.

Şunu da açıkça söyleyelim: Bazı aile ilişkileri gerçekten zarar vericidir. Şiddet, tehdit, eve kapatma, ekonomik şantaj gibi durumlarda sınır çizmek yetmez; mesafe koymak, destek almak ve gerektiğinde güvenli bir yere geçmek gerekir. Böyle bir durumda olan bir yoldaşın yanında durmak, örgütün en somut dayanışma görevlerinden biridir.


Eleştiri İşe Yönelir, Kişiye Değil

Gözde'nin sıkışmasının bir yüzü ailedeyse, öbür yüzü mücadele alanındaydı. Mücadeleye yöneltilen eleştirileri kişiselleştiriyordu. Bu cümleyi Gözde'nin bir kusuru gibi değil, hepimizin sorumluluğunu hatırlatan bir uyarı olarak okumalıyız. Çünkü eleştirinin kişiselleşmesi yalnızca eleştirilenin değil, eleştiri kültürünün de sorunudur.

Eleştiri-özeleştiri devrimci hareketin en değerli araçlarından biridir. Doğru kullanıldığında hatalarımızdan öğrenmemizi, birlikte büyümemizi sağlar. Ama yozlaştığında bir hesaplaşma, bir teşhir, bir aşağılama aracına dönüşür. Toplantılarda yapılan sert konuşmalar, sosyal medyadaki "ifşalar", bir hata yüzünden bir yoldaşın bütün emeğinin silinmesi, "sen zaten hep böylesin" diye başlayan cümleler... Bunlar eleştiri değildir, olsa olsa öfkenin örgütsel kılığa bürünmüş hâlidir.

Yoldaşça eleştirinin bazı ilkeleri var:

  • Eleştiri bir işe, bir karara, bir tutuma yönelir; insanın kendisine değil. "Bu bildiri geç çıktı" demek eleştiridir. "Sen sorumsuzsun" demek yargıdır.
  • Eleştirinin amacı birlikte düzeltmektir, haklı çıkmak değil. Eleştiriden sonra "o hâlde nasıl yapalım?" sorusu sorulmuyorsa, ortada eleştiri yoktur.
  • Eleştiri insanın emeğini silmez. Bir hatanın konuşulması, yoldaşın o güne kadarki bütün katkılarını görmezden gelmeyi gerektirmez.
  • Kişisel eleştiri kalabalık önünde değil, yüz yüze yapılır. Toplantı salonu ya da sosyal medya bir insanı teşhir etmenin yeri değildir.
  • Eleştiriyi yapan, eleştirilenin o an nasıl bir hayat yaşadığını da görmelidir. Ailesiyle kavga eden, sınavları yaklaşan, uykusuz bir yoldaşa yapılacak eleştirinin zamanı ve dili düşünülmelidir.
  • Özeleştiri yalnızca eleştirilenden beklenmez. Eleştiri kültürünün sertleştiği yerde, o kültürü sürdürenlerin de özeleştiri vermesi gerekir.

Gözde'nin ardından kendimize sormamız gereken soru şu: Yoldaşlarımız bizim eleştirilerimizi bir el uzatma olarak mı, yoksa bir mahkûmiyet olarak mı duyuyor? Bu soruya dürüstçe yanıt vermek, örgütsel kültürümüzü değiştirmenin başlangıcıdır.


Tükenmişlik Devrimci Bir Erdem Değildir

Hareket içinde sık rastlanan bir ahlak var: Daha az uyuyan, daha çok koşturan, hiç hayır demeyen, hep orada olan yoldaş "en iyi yoldaş" sayılır. Dinlenmek, ders çalışmak, bir hafta ara vermek, bir görevi geri çevirmek ise sessizce "gevşeklik" olarak not edilir.

Bu ahlak, ironik biçimde, karşı çıktığımız düzenin ahlakıdır. Kapitalizm de işçiden sınırsız verim ister, dinlenmeyi tembellik, yorgunluğu kişisel zayıflık olarak görür. Zihinsel Taylorizm üzerine yazdığımız yazılarda platform işçilerinin ve bilişim emekçilerinin bu tükenme düzenine nasıl itildiğini anlatmıştık. Aynı düzeni kendi saflarımızda yeniden üretmek, mücadelenin içinden onun karşıtını büyütmek demektir.

Paul Lafargue Tembellik Hakkı'nı boşuna yazmadı. İşçi sınıfı hareketinin en eski taleplerinden biri sekiz saatlik işgünüydü: "Sekiz saat iş, sekiz saat dinlenme, sekiz saat de istediğimiz için." Bu talep, insanın yalnızca çalışan bir makine olmadığını, dinlenmeye, sevmeye, öğrenmeye, eğlenmeye hakkı olduğunu söylüyordu. Genç bir devrimci de bu hakka sahiptir.

Tükenmiş bir yoldaş mücadeleye daha fazla katkı vermez, tam tersine bir süre sonra mücadeleden tamamen kopar. Uzun bir yürüyüşe çıkmış olanlar, kısa bir koşuda tükenmemeyi öğrenmek zorundadır. Bu yüzden:

  • Dinlenmek bir görevdir, bir ayrıcalık değil.
  • Okulunu bitirmek, sınavını vermek, sağlığına bakmak mücadeleye ihanet değildir.
  • "Hayır, bunu bu hafta üstlenemem" demek sorumsuzluk değildir; tersine, ne taşıyabileceğini bilmek sorumluluktur.
  • Bir yoldaşın görev yükü arttığında bunu fark etmek ve yükü paylaştırmak, örgütün görevidir.

Ruh Sağlığı Sınıfsal Bir Meseledir

Solda zaman zaman şu önyargıya rastlarız: "Terapi burjuva bir uğraştır. Sorunlarımızın kaynağı toplumsalsa, çözümü de toplumsal olmalıdır." Bu önyargının yarısı doğru, yarısı yanlıştır.

Doğru olan yarısı şudur: Ruh sağlığı hizmetleri bu düzende bir metaya dönüşmüştür. Özel terapi pahalıdır, kamu hizmeti yetersizdir, bekleme süreleri uzundur. Ruhsal sıkıntılar çoğu zaman bireyin "kendi sorunu" olarak paketlenir ve toplumsal kökleri görünmez kılınır. "Kendine iyi bak", "pozitif düşün", "nefes egzersizi yap" diyen bir kişisel gelişim endüstrisi, işsizliği, baskıyı ve geleceksizliği bireysel bir uyum sorununa çevirir. Bunun eleştirisi yerindedir.

Yanlış olan yarısı ise şudur: Bu eleştiriden yola çıkıp profesyonel desteği reddetmek, düzenin metalaştırdığı bir hakkı düzene bırakmak demektir. Bir yoldaşımız kolunu kırdığında ona "kapitalizm yıkılınca iyileşirsin" demeyiz, onu hastaneye götürürüz. Ruhsal sıkıntılar için de aynısı geçerlidir. Psikolojik destek bir lüks değil, bir haktır. Ve her hak gibi, onu da savunmak ve herkes için erişilebilir kılmak için mücadele etmek gerekir.

Bu yüzden şunu açıkça söyleyelim:

  • Bir psikolog ya da psikiyatriste gitmek zayıflık değildir. Bir yoldaşın bu adımı atması desteklenmeli, yargılanmamalıdır.
  • Üniversitelerin psikolojik danışma birimleri ve devlet hastanelerinin psikiyatri poliklinikleri ücretsiz ya da düşük maliyetli başlangıç noktalarıdır. Bu birimlerin yetersizliği, kapanması ya da güvenlik soruşturmalarıyla ilişkilendirilmesi gibi sorunlar öğrenci hareketinin talepleri arasında yer almalıdır.
  • Erişilebilir ruh sağlığı hizmeti bir müşterek olarak savunulmalıdır. Bilgi Müşterekleri olarak bilginin herkesin olduğunu söylüyorsak, iyileşmenin de herkesin hakkı olduğunu söylemeliyiz.

Yoldaşlar İçin: Fark Etmek, Sormak, Yalnız Bırakmamak

Gözde'nin ardından hepimizin aklından aynı soru geçti: "Fark edebilir miydik?" Bu sorunun kesin bir yanıtı yok ve suçluluk duygusuyla kendimizi yıpratmanın kimseye faydası yok. Ama bundan sonrası için öğrenebileceğimiz şeyler var.

Neye dikkat etmeli?

Dünya Sağlık Örgütü ve intiharı önleme alanındaki çalışmalar bazı uyarı işaretlerine dikkat çekiyor (WHO, Preventing suicide: a resource for media professionals, 2023). Bir yoldaşımızda bunları görürsek, durup onunla konuşmalıyız:

  • Ölmek istediğinden, yaşamanın anlamsız olduğundan ya da başkalarına yük olduğundan söz etmesi,
  • Arkadaşlarından, toplantılardan, sevdiği şeylerden giderek çekilmesi,
  • Uyku, yeme, okul ya da iş düzeninde belirgin bir değişiklik,
  • Çıkışsızlık, umutsuzluk, "hiçbir şey değişmeyecek" duygusunun baskın hâle gelmesi,
  • Ailesiyle ya da yakın ilişkilerinde yaşadığı çatışmanın ağırlaştığını anlatması,
  • Uzun bir sıkıntı döneminden sonra beklenmedik bir durgunluk ya da vedalaşmayı andıran davranışlar.
Nasıl yaklaşmalı?
  • Doğrudan sormaktan korkma. "Kendine zarar vermeyi düşünüyor musun?" diye sormak, bu düşünceyi insanın aklına sokmaz. Araştırmalar bunun riski artırmadığını, tersine insanı rahatlatabildiğini gösteriyor (Dazzi ve ark., Psychological Medicine, 2014).
  • Dinle, nutuk atma. O an yoldaşının ihtiyacı bir siyasal analiz değil, birinin onu gerçekten duymasıdır.
  • Yargılama, küçümseme. "Bunu dert mi ediyorsun?", "Senden daha kötü durumda olanlar var" gibi cümleler insanı daha da yalnızlaştırır.
  • Yalnız bırakma. Ciddi bir risk sezdiğinde onu yalnız bırakma, birlikte bir destek noktasına ulaşmanın yolunu ara. Acil durumda 112'yi aramaktan çekinme.
  • Yükü sen de tek başına taşıma. Bir yoldaşa destek olmak ağır bir iştir. Güvendiğin başka yoldaşlardan ve profesyonellerden destek iste. Dayanışma, tek bir kişinin kahramanlığına değil, bir ağa dayanır.

Örgütün Görevleri: Özen Bir Örgütlenme Biçimidir

Etkinlik Düzenleme ve Yoldaşlık kılavuzunda bir slogan kullanmıştık: "Örgütlü olmak, özen göstermek." Bu slogan yalnızca kongre salonları için değil, örgütün gündelik hayatı için de geçerlidir. Kendi aramızda özenli bir ilişki kuramazsak, dünyayı değiştirme iddiamız boşta kalır.

Bir örgüt şunları yapabilir:

  • Dayanışma eşleri: Her genç yoldaşın, düzenli olarak hâl hatır soran, onun yalnızca görevlerini değil hayatını da bilen bir yoldaşı olmalı.
  • Görev rotasyonu ve yük takibi: Aynı yoldaşların sürekli aynı yükleri taşımasının önüne geçilmeli. Kimin ne kadar yük taşıdığı açıkça konuşulmalı.
  • Toplantılarda "nasılsın" turu: Gündeme geçmeden önce birkaç dakika, herkesin nasıl olduğunu söyleyebileceği bir alan açmak, sorunların erken fark edilmesini sağlar.
  • Aile baskısı yaşayan yoldaşlar için dayanışma ağı: Barınma, burs, iş bulma gibi somut desteklerle gencin ailenin denetimine mecbur kalmasını azaltmak.
  • Eleştiri kültürünü gözden geçirmek: Eleştirilerin nasıl yapıldığı, kimin hangi dille eleştirildiği düzenli olarak konuşulmalı.
  • Profesyonel destekle köprü: Gönüllü psikologlar, psikiyatristler, sağlık emekçileri, sağlık alanında örgütlü dostlar ile ilişki kurmak ve yoldaşları onlara güvenle yönlendirebilmek.
  • Kayıplardan sonra yalnız bırakmamak: Bir yoldaşın ölümü geride kalanları da derinden etkiler. Yas tutmaya alan açmak, konuşmak ve birbirine sahip çıkmak gerekir.

Bütün bunlar "yumuşaklık" değildir. Bunlar, uzun soluklu bir mücadelenin örgütsel koşullarıdır. Yoldaşlarını yitiren, tüketen ya da yalnız bırakan bir hareket kalıcı olamaz.


İki Kültür: Bizi Yalnızlaştıran ve Bizi Ayakta Tutan

Bizi yalnızlaştıran kültürBizi ayakta tutan kültür
"Devrimci dediğin dayanır.""Dayanamadığında yanında olacağız."
Acıyı ideolojik zaaf saymakAcıyı insan olmanın bir parçası olarak kabul etmek
Eleştiriyi kişiye yöneltmek, teşhir etmekEleştiriyi işe yöneltmek, birlikte düzeltmek
Tükenmişliği bağlılık ölçüsü saymakDinlenmeyi bir hak ve görev saymak
Aile sorununu "kişisel mesele" diye geçiştirmekAile baskısını ortak bir deneyim olarak konuşmak
"Terapi burjuvadır" önyargısıPsikolojik desteği bir hak ve müşterek olarak savunmak
Yalnızca görevleri sormakİnsanın hayatını da sormak
Kahraman yoldaşlarBirbirine dayanan yoldaşlar
Ölümün ardından susmak ya da simge yapmakÖlümün ardından konuşmak, öğrenmek, değişmek

Somut Görevler

Genç yoldaşın kendine karşı görevleri
  1. Kendini çıkışsız hissettiğinde bunu tek başına taşıma. Güvendiğin en az bir kişiye bugün söyle.
  2. Profesyonel destek almayı bir zaaf değil, bir hak olarak gör.
  3. Dinlenmeyi, uyumayı, okulunu ve sağlığını mücadelenin parçası say.
  4. Aileyle olan ilişkinde kopuş yerine sınır çizmeyi, öfke yerine sabrı dene; ama zarar verici bir ilişkide mesafe koymaktan da çekinme.
  5. Ekonomik bağımsızlığın için küçük de olsa bir plan yap.
  6. Eleştiriyi duyduğunda onu kendi varlığına değil, yaptığın işe yönelmiş bir söz olarak duymaya çalış. Eğer bir eleştiri seni gerçekten yaraladıysa, bunu söylemekten çekinme.
Genç yoldaşın yoldaşlarına karşı görevleri
  1. Yoldaşlarının yalnızca görevlerini değil, hayatlarını da sor.
  2. Bir yoldaşında değişiklik fark ettiğinde sessiz kalma. Doğrudan, yargılamadan sor.
  3. Eleştirini işe yönelt, kişiye değil. Kişisel eleştiriyi kalabalık önünde değil, yüz yüze yap.
  4. Yükü fazla olan yoldaşının yükünü paylaş.
  5. Destek olurken sen de yalnız kalma; başka yoldaşlardan ve profesyonellerden yardım iste.
Genç yoldaşın örgütüne karşı görevleri
  1. Örgütünde dayanışma eşleri, görev rotasyonu ve toplantı başı "nasılsın" turu gibi pratiklerin kurulmasını öner.
  2. Eleştiri kültürünün düzenli olarak gözden geçirilmesini talep et.
  3. Aile baskısı yaşayan yoldaşlar için barınma, burs ve iş gibi somut dayanışma ağlarının kurulmasına katkı ver.
  4. Profesyonel destek kaynaklarıyla güvenilir bir ilişki kurulmasını sağla.
  5. Erişilebilir ruh sağlığı hizmetini öğrenci ve gençlik hareketinin talepleri arasına koy.

Daha Güzel Bir Dünya, Kimseyi Geride Bırakmadan

Gözde daha güzel bir dünyanın mümkün olduğuna inanıyordu. O inanç bugün de bizimle. Ama o dünyanın yalnızca yarın kurulacak bir şey olmadığını, bugün birbirimize nasıl davrandığımızla başladığını da artık biliyoruz.

Devrimci hareketin tarihi, yalnızca büyük eylemlerin, büyük metinlerin, büyük liderlerin tarihi değildir. Aynı zamanda hapishaneye mektup taşıyan ellerin, gözaltından çıkan yoldaşı kapıda bekleyenlerin, yorgun bir arkadaşı evinde ağırlayanların, gece yarısı çalan telefonu açanların tarihidir. Bu görünmeyen emek olmasaydı hiçbir büyük eylem mümkün olmazdı.

Gözde'nin bize bıraktığı soru hâlâ önümüzde duruyor: Mücadele eden bir genç ayakta nasıl kalır, düştüğünde onu kim tutar? Yanıtımız şu olsun: Hepimiz. Birbirimizi tutarak, birbirimize yaslanarak, kimseyi o telefon kapandığında yalnız bırakmayarak.

Hiçbir yoldaş tek başına taşımamalı. Gözde'nin anısına, hayatta kalan ve yaşamaya devam eden bütün genç yoldaşlar için: Daha güzel gelecekler için, hep birlikte.


Destek almak için: Acil durumlarda 112. Sosyal destek için Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı'nın ALO 183 hattı. Üniversitelerin psikolojik danışma birimleri ve devlet hastanelerinin psikiyatri poliklinikleri. Ve her şeyden önce: güvendiğin bir yoldaş, bir arkadaş, bir yakın.


Kaynaklar
  • Evrensel, "Emek Gençliği üyesi Gözde Topuz ODTÜ'de anıldı" (15 Ekim 2024). evrensel.net
  • Evrensel, "Emek Gençliği üyesi Gözde Topuz ölümünün 1. yılında anıldı" (12 Ekim 2025). evrensel.net
  • Evrensel, "Emek Gençliği üyesi Gözde Topuz ODTÜ'de anıldı: 'Mücadelesi ve neşesi bizimle'" (18 Ekim 2025). evrensel.net
  • TÜİK, İşgücü İstatistikleri, Ağustos 2026 (30 Eylül 2026). alomaliye.com özeti
  • TÜİK, İstatistiklerle Gençlik, 2025 (Mayıs 2026). Dünya gazetesi haberi
  • Eurostat, "When do young people in the EU leave home?" (23 Eylül 2025). ec.europa.eu
  • Karl Marx, "Peuchet: Vom Selbstmord" (1846). Eric A. Plaut ve Kevin Anderson (ed.), Marx on Suicide, Northwestern University Press, 1999.
  • Antonio Gramsci, Hapishane Mektupları.
  • Paul Lafargue, Tembellik Hakkı (1880).
  • Dünya Sağlık Örgütü, Preventing suicide: a resource for media professionals, update 2023. who.int
  • Dazzi, T., Gribble, R., Wessely, S., Fear, N. T., "Does asking about suicide and related behaviours induce suicidal ideation? What is the evidence?", Psychological Medicine, 44(16), 2014. doi.org
  • Niederkrotenthaler, T. ve ark., "Role of media reports in completed and prevented suicide: Werther v. Papageno effects", British Journal of Psychiatry, 197(3), 2010. doi.org
  • Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, ALO 183 Sosyal Destek Hattı. aile.gov.tr
  • Bilgi Müşterekleri, 12 Eylül: Bir Sınıf Darbesinin Tarihi, Bilançosu ve Bugünü ve Etkinlik Düzenleme ve Yoldaşlık dosyaları.

Bu yazı, intihar haberciliği ve anlatımında Dünya Sağlık Örgütü'nün önerilerini gözeterek yazılmıştır: yöntem ve ayrıntı verilmemiş, ölüm bir çıkış ya da bir mesaj olarak sunulmamış, yardım almanın ve iyileşmenin mümkün olduğu vurgulanmıştır.

İlgili Başlıklar

Haber Bülteni Aboneliği