Bilgi Müşterekleri
AnasayfaKonularDizilerKılavuzlarPopüler İçeriklerHakkımızdaİletişim

Kitabın Arkasında Durmak: İlhan Erdost'u Anarken

Sol Yayınları, Mamak ve 12 Eylül'de Onurlu Duruşun Adı

14 dk okumaYazar: Oğuz Demirkapı
Kitabın Arkasında Durmak: İlhan Erdost'u Anarken

7 Kasım 1980 akşamı, Ankara Emniyet Müdürlüğü'nden Mamak Askeri Cezaevi'ne giden bir askeri araçta, otuz altı yaşında bir yayıncı dövülerek öldürüldü. Suçu, kitap basmaktı. Adı İlhan Erdost'tu.

Bugün, 7 Kasım 2026, İlhan Erdost'un katledilişinin 46. yılı. Aynı gün, Ekim Devrimi'nin de yıldönümü. Ağabeyi Muzaffer İlhan Erdost'un ömrünün sonuna kadar söylediği gibi, bu bir rastlantı değil, bir tercihti.


Önce Kısaca

Uzun yazıya girmeden, bilinmesi gerekenleri yedi maddede toplayalım:

  1. Kimdir? İlhan Erdost, 17 Aralık 1944'te Tokat'ın Artova ilçesinde yoksul bir ailede doğdu. İlkokuldan sonra çalışmak zorunda kaldı, ağabeyi Muzaffer'in yanında Ankara'da okumaya devam etti. Hukuk fakültesine girdi, bitiremedi. Hayatını yayıncılığa verdi. Evliydi, iki kızı vardı.
  2. Ne yaptı? 1965'te kurulan Sol Yayınları'nın ve ardından Onur Yayınları'nın omurgasıydı. Bu iki yayınevi, bilimsel sosyalizmin temel metinlerini Türkçeye kazandıran en önemli kanallardan biri oldu.
  3. Neden hedef alındı? 12 Eylül cuntası "yasak yayın basmak ve bulundurmak" suçlamasıyla onu ve ağabeyini gözaltına aldı. Gerekçe olarak gösterilen kitaplardan biri Engels'in Doğanın Diyalektiği'ydi. Basımevinde ise yasaklı tek bir yayın bulunmadı.
  4. Ne oldu? 7 Kasım 1980 akşamı, Mamak'a götürülürken askeri araçta, cezaevi avlusunda ve koğuşta dört er tarafından, bir astsubayın emriyle defalarca dövüldü. Kaburgaları kırıldı. Ağabeyinin gözleri önünde, "nefes alamıyorum" diyerek öldü.
  5. Ne ceza verildi? Yedi yıl süren davada erler 8 ile 10 yıl 8 ay arası ceza aldı. Emri veren astsubay önce 10 yıl 8 ay aldı, Askeri Yargıtay kararı bozdu, sonunda "görevi ihmal"den 6 ay ile kurtuldu. Cezaevi komutanı hiç yargılanmadı.
  6. Neden önemli? Çünkü 12 Eylül'ün yalnızca örgütlere, sendikalara, partilere değil; düşüncenin kendisine, kitaba, okuma hakkına savaş açtığını en çıplak biçimde gösteren ölüm onunkidir.
  7. Bize ne bırakıyor? Gösterişsiz, sessiz, inatçı bir onur: yaptığı işin arkasında durmak. Bilgiyi halka ulaştırmayı bir meslek değil, bir görev saymak.

Şimdi ayrıntıya geçelim.


Sol Yayınları: Bir Ülkenin Okuma Haritasını Değiştirmek

1965 Türkiyesi'nde Marx okumak

Bugün bir genç, Marx'ın, Engels'in, Lenin'in metinlerine telefonundan birkaç saniyede ulaşabiliyor. Bu kolaylığın bir tarihi var ve o tarihin önemli bir bölümü Ankara'da, iki kardeşin küçük bir yayınevinde yazıldı.

1960'ların ortasına kadar Türkiye'de sosyalist klasikler ya hiç yoktu ya da elden ele dolaşan, çoğu eksik, kimi zaman yabancı dillerden kopyalanmış metinlerdi. 1951 TKP tevkifatından sonra solun düşünsel birikimi büyük ölçüde dağıtılmış, Türk Ceza Kanunu'nun 141. ve 142. maddeleri "komünizm propagandası"nı ağır cezalarla yasaklamıştı. Bir kitabı okumak bile suç delili sayılabiliyordu.

1961 Anayasası'nın açtığı görece özgürlük ortamında, Muzaffer Erdost 1965'te Sol Yayınları'nı kurdu. Amaç açıktı: bilimsel sosyalizmin temel kaynaklarını Türkçeye kazandırmak. Muzaffer yayınevinin düşünsel ve editoryal yükünü taşırken, işin gündelik omurgası, matbaası, dağıtımı, hesabı, kitabın okura ulaşması İlhan'ın elindeydi. Muzaffer 12 Mart 1971'de tutuklandığında, Sol ve Onur Yayınları'nın sorumluluğunu tümüyle İlhan üstlendi.

Ne değişti?

1960'ların ortasından 1970'lerin sonuna kadar Türkiye'de sosyalist literatürün önemli bir bölümü bu yayınevleri aracılığıyla okundu. Marx ve Engels'in yapıtları, felsefe ve tarih el kitapları, hatta İbn Haldun ve Darwin gibi sınırların ötesine bakmayı öğreten klasikler bu raflardan halka ulaştı. Bir kuşak, sosyalizmin temel yapıtlarını Sol Yayınları'ndan okudu.

Bunun sınıfsal anlamını iyi kavramak gerekir:

Bilgi tekeldeykenBilgi müştereğe dönünce
Sosyalist metinler yalnızca yabancı dil bilen dar bir aydın çevresine açıkFabrika işçisi, köy öğretmeni, taşralı öğrenci aynı metni Türkçe okuyabiliyor
"Marksizm" kulaktan dolma, karikatürleştirilmiş, düşmanın tarifiyle biliniyorKavramlar kaynağından, tartışılarak öğreniliyor
Örgütlenme sezgiye ve öfkeye dayanıyorÖrgütlenme teoriye, tarihe ve bilimsel yönteme dayanıyor
Okuma bireysel bir merakOkuma, okuma gruplarıyla kolektif bir eylem
Egemen ideoloji tek sesKarşı hegemonyanın düşünsel altyapısı kuruluyor

1970'lerin işçi hareketinin, DİSK'in yükselişinin, 15-16 Haziran'ın, öğretmen ve öğrenci örgütlenmelerinin arkasında, elbette tek başına bir yayınevi yoktu. Ama o hareketin okuyan, tartışan, düşünen bir hareket olmasında, iki kardeşin ucuz ve özenli baskılarının payı büyüktü. İlhan bunu biliyordu. Yayımladıkları kitapların okunduğunu, tartışıldığını görmek, onun sessiz gururuydu.

Biz bu yayıncılığa bugünün diliyle bilgi müştereği diyoruz. Bilgimusterekleri.org'un adını taşıdığı fikir, o raflarda doğmuş bir fikirdir: bilgi, onu üretenlerin ve ona ihtiyaç duyanların ortak malıdır; kar ya da yasak duvarıyla çitlenemez.


12 Eylül: Kitaba Açılan Savaş

Cunta neden kitaptan korktu?

12 Eylül 1980 darbesi, sermayenin 24 Ocak Kararları'nı uygulayabilmek için örgütlü emeği ezme operasyonuydu. Bunu 12 Eylül Dosyası yazısında ayrıntılı biçimde anlattık. Ama cunta yalnızca sendikaları kapatmakla, partileri yasaklamakla yetinmedi. Bir sınıfın kendini anlama araçlarını da elinden almak istedi.

Bu yüzden 12 Eylül'ün en simgesel görüntülerinden biri, toplatılan ve yakılan kitaplardır. Yüz binlerce kitap imha edildi, kağıt fabrikalarına hamur olarak gönderildi; insanlar kendi kütüphanelerini korkuyla toprağa gömdü, sobada yaktı. Bir evde Nazım Hikmet ya da Marx bulunması, gözaltı nedeni olabiliyordu.

Yayıncılar bu savaşın ön cephesindeydi. Çünkü kitap toplatmak yetmezdi, kitabı üreten eli de durdurmak gerekiyordu.

Gözaltı ve suçlama

İlhan Erdost, Kasım 1980'in ilk günlerinde (kimi kaynaklara göre 5 Kasım'da) gözaltına alındı. Evden çıkarken küçük kızını uyandırmaya kıyamamıştı. Ağabeyi Muzaffer de onunla birlikte alındı. Suçlama: İlkyaz Basımevi'nde çok sayıda yasak yayın bulundurmak.

Oysa basımevinde yasaklı tek bir yayın yoktu. Daha da çarpıcısı, basımevinin yeniden açılması için karar 30 Ekim 1980'de, yani İlhan'ın ölümünden yalnızca yedi gün önce verilmişti. Hem basımevinin açılma kararında hem de iki kardeşin gözaltı kararında aynı sıkıyönetim komutanının, Recep Ergun'un imzası vardı. Yani suçlama, cuntanın kendi belgeleriyle bile çelişiyordu. Sorun kitaplar değildi; sorun, o kitapları basan insanlardı.


Mamak: 7 Kasım 1980 Akşamı

"Bunlar birer yılandır"

7 Kasım 1980 Cuma akşamı, iki kardeş Ankara Emniyet Müdürlüğü'nden kelepçeli olarak Mamak Askeri Cezaevi'ne götürülmek üzere bir askeri araca bindirildi. Araçta Astsubay Şükrü Bağ'ın sorumluluğunda dört er vardı. Mahkeme kayıtlarına geçen tanıklıklara göre astsubay erlere şöyle demişti:

"Bunlar birer yılandır, analarını ağlatmazsanız ben sizin ananızı ağlatırım!"

Muzaffer İlhan Erdost'un anlatımına göre astsubay, dayaktan önce kardeşlere şunu da söylemişti:

"10 yaşındaki bebeleri zehirlediniz. İçerisi sizin zehirlediklerinizle dolu."

Bu cümleyi iyi okuyalım. İşkencecinin gözünde "zehir", kitaptı. Gençlerin Marx'ı, Engels'i, Nazım'ı okuması bir zehirlenmeydi ve zehri basan el cezalandırılmalıydı. 12 Eylül'ün düşünceye bakışı, tek bir cümleye bundan daha açık sığamazdı.

Dayak araçta başladı, cezaevinin avlusunda sürdü, C Blok'ta, koğuşun içinde devam etti. İlhan, astsubaya yalvarmıştı: "Küçük kızımı uyandırmaya kıyamadan buraya geldim, artık bizi dövdürmeyin!" Aldığı yanıt şuydu: "Ben de küçük kızımı sizin yüzünüzden hasta yatağında bırakıp buraya geldim." Kaburgaları kırıldı. Saçları ve bıyığı kesildi, fişlendi. Cezaevi defterine "görüşü" olarak tek bir kelime yazıldı: Sol.

Koğuşta yere yığıldı. Son sözü "nefes alamıyorum" oldu. Koğuştaki tutuklulardan tıp öğrencisi bir genç yapay solunum yaptı, kurtaramadı. Gelen sağlık görevlisinin tek cümlesi "Ölmüş bu!" oldu.

Bir kardeşin tanıklığı

Bütün bunlar Muzaffer'in gözleri önünde oldu. Yıllar sonra anlatırken şöyle diyecekti:

"'İlhan İlhan' dedim, ses vermedi."

"Birlikte dövüldük. Ne acı ki, o gitti, ben kaldım."

Muzaffer, kardeşinin ölümünden sonraki yıl İlhan İlhan adlı kitabı yazdı. Kitabevine de aynı adı verdi. Ve kendi adını değiştirdi: ömrünün geri kalanını Muzaffer İlhan Erdost olarak yaşadı. 25 Şubat 2020'de 88 yaşında aramızdan ayrılana kadar o adı taşıdı. Bir insanın kardeşinin adını kendi adına eklemesi, unutturmaya karşı verilebilecek en sade, en kişisel ve en güçlü yanıtlardan biridir.

Neden 7 Kasım?

Muzaffer İlhan Erdost, iki kardeşin özellikle Ekim Devrimi'nin yıldönümünde hedef alındığını, ölümün sıradan bir "aşırılık" değil, cezaevi yönetiminin de içinde yer aldığı kontrgerilla yapılanması tarafından tertiplenmiş olduğunu söyledi. Davada, kardeşleri korumakla görevli olmayan dördüncü erin o akşam özellikle araca bindirildiği, bu erin sonradan "sağ militan" olarak tanındığı ortaya çıktı.

Bu iddianın bütünüyle kanıtlanıp kanıtlanmadığını bilmiyoruz, çünkü devlet onu kanıtlamaya hiç niyet etmedi. Ama şunu biliyoruz: Sosyalist klasikleri basan iki yayıncının, Ekim Devrimi'nin yıldönümünde, bir "yılan" söylemiyle dövülmesi, tesadüfle açıklanamayacak kadar anlamlıdır. Ekim Devrimi'nin dünyaya getirdiklerini anlattığımız yazının hemen yanında, bu yıldönümünün Türkiye'deki karanlık yüzü de durmaktadır.


Dava: Cezasızlığın İlk Dersi

Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcılığı, dört er hakkında "kasten adam öldürme", astsubay hakkında "kasten adam öldürmeye azmettirme" suçlarından dava açtı. Yargılama yedi yıl sürdü. Sonuç:

SanıkSuçlamaİlk kararSon durum
Üç muhafız erKasten adam öldürme10 yıl 8 ay10 yıl 8 ay
Dördüncü er (görevli olmadığı halde araca binen)Kasten adam öldürme8 yıl8 yıl
Astsubay Şükrü Bağ (emri veren)Azmettirme10 yıl 8 ay, kesinleştiAskeri Yargıtay bozdu; "görevi ihmal"den 6 ay
Cezaevi komutanı Raci Tetik—Yargılanmadı—
Gözaltı kararını imzalayan komutan—Yargılanmadı—

Askeri Yargıtay'ın bozma gerekçesi kayda geçmeye değer: astsubayın aracın şoför bölümünden arkadaki dayağı "görmesinin olanaksız" olduğu. Yeniden yargılamada ona verilen 6 aylık cezanın gerekçesi ise, araçtaki parmaklıklı kapıyı kilitlememesiydi.

Yani bir insanın ölümü, sonunda bir kapının kilitlenmemesi meselesine indirgendi.

Bu tablo bize 12 Eylül'ün işleyişini özetliyor: Zincirin en altındaki erler, yani yoksul köylü ve işçi çocukları, cezalandırıldı. Emri verenler, sistemi kuranlar, o sistemden siyasal kazanç sağlayanlar korundu. Cezasızlık bir istisna değil, yöntemdi. Diyarbakır'dan Metris'e, Süleyman Cihan'dan Nurettin Yedigöl'e kadar aynı zincir tekrar tekrar kuruldu ve zamanaşımıyla mühürlendi.


Onurlu Duruş Nasıl Olur?

İlhan Erdost'u bir simge olarak anarken dikkatli olmalıyız. O, mahkemede ateşli savunmalar yapmış, idam sehpasında slogan atmış biri değildi. Ona bunun fırsatı bile verilmedi; gözaltının ilk günlerinde, bir araçta öldürüldü. Onu bir kahramanlık efsanesine dönüştürmek, hem onun gerçekliğine hem de bize bıraktığı derse haksızlık olur.

Onun onuru başka bir yerdedir. Ve tam da bu yüzden, bugünün genç yoldaşları için daha öğreticidir.

Gösterişsiz emeğin onuru

İlhan Erdost, solun "görünen yüzü" değildi. Matbaadaydı, dağıtımdaydı, kağıt fiyatıyla, dizgiyle, kitapçıya ulaşmayan kolilerle uğraşıyordu. Ağabeyi hapisteyken yayınevini ayakta tuttu, aileyi geçindirdi. Hareketin çoğu zaman adı anılmayan ama onsuz hiçbir şeyin yürümediği örgütsel emeğin insanıydı.

Onurlu duruşun ilk hali budur: Görünür olmak için değil, işin yapılması gerektiği için çalışmak.

Yaptığı işin arkasında durmak

1971'de ağabeyi tutuklandığında, yayınevini kapatıp geri çekilebilirdi. Kapatmadı. 1970'ler boyunca toplatma kararları, 141-142 davaları, baskılar altında kitap basmayı sürdürdü. 12 Eylül geldiğinde kaçmadı, saklanmadı; yayınevi de basımevi de oradaydı. Kitapların arkasında durdu.

Onurlu duruşun ikinci hali budur: Bedeli artınca vazgeçmemek.

İnsan kalmak

"Küçük kızımı uyandırmaya kıyamadan buraya geldim." Ölüme giden bir yolda söylenmiş bu cümle, bir siyasi bildiri değil. Ama bize devrimcinin ne olduğunu, sloganlardan daha iyi anlatır: Sevebilen, kıyamayan, insana dair olanı korumaya çalışan biri. İşkencecinin "yılan" dediği adam, kızının uykusunu düşünüyordu. Kimin insan, kimin canavar olduğu bu iki cümlenin karşılaştırmasında açıkça ortadadır.

Onurlu duruşun üçüncü hali budur: Zulmün içinde bile insanlığını yitirmemek.

Onuru sürdürmek

Ve dördüncü hal, onun değil, geride kalanların onurudur. Muzaffer İlhan Erdost'un adını değiştirmesi, kitabevine "İlhan İlhan" demesi, Sol Yayınları'nın kapanmayıp kuşaktan kuşağa sürmesi, Leman Sam'ın onun için "Ağıt"ı bestelemesi, Metin Güven'in 1981'de, henüz cunta her yeri sararken yazdığı "Görülmüştür" şiiri. O şiir, tek bir İlhan'ın ölüp ölmediği sorusunu, İlhan'ların, yani onun gibilerin ölüp ölemeyeceği sorusuna çevirerek kapanır. Yanıtı şiir vermez, biz veririz.

İşkencecinin istediğiİlhan Erdost'un bıraktığı
Kitap basan elin korkmasıKitapların bugün de basılıyor olması
Adın unutulmasıBir kardeşin o adı kendi adı yapması
Kuşakların okumayı bırakmasıHer 7 Kasım'da yeniden okunan bir hayat
"Yılan" damgasının tutmasıKızını uyandırmaya kıyamayan bir insanın hatırası
Cezasızlıkla kapanmış bir dosya"Bizim o ölümden alacağımız var" diyen kuşaklar

Anma Mesajları: Kırk Altı Yıldır Söylenenler

İlhan Erdost kırk altı yıldır, her 7 Kasım'da Ankara Karşıyaka Mezarlığı'ndaki mezarı başında anılıyor. Ailesi, yoldaşları, yazarlar, şairler, hukukçular, 78'liler ve onu hiç tanımamış gençler orada buluşuyor. Bu anmalarda söylenenler, tek bir ölümün nasıl bir kuşağın ortak hafızasına dönüştüğünü gösteriyor. Aşağıda, yıllar içinde söylenmiş sözlerden bir seçki var.

Aileden

Eşi Gül Erdost, 2011'de 12 Eylül'ün Utanç Müzesi açılırken İlhan'ın fotoğraflarını ve eşyalarını gençler görsün diye bağışladı. Kin ve nefret duymadıklarını, aydınlatıcı olmak istediklerini söyledi ve sorumluluğun nerede olduğunu açıkça koydu:

"Bu askerler birer maşaydı. O dönem işkence bir devlet politikasıydı ve erlerle astsubaydan öte sorumlular vardı."

Ve ekledi: "Ne yazık ki, onlar yargılanamıyorlar."

Küçük kızı Alaz Erdost, 43. yıl anmasında acının nasıl bir dayanışmaya dönüştüğünü anlattı:

"Bizim, acıların bir araya getirdiği çok geniş bir ailemiz var."

Büyük kızı Türküler Erdost, 45. yıl anmasında, babasının sessizliğinin kendisi için bir yokluk anlamına gelmediğini söyledi. Bazen susup güç toplamanın da bir direniş biçimi olduğunu hatırlattı.

Ağabeyi Muzaffer İlhan Erdost ise kırk yıl boyunca aynı şeyi tekrarladı: Bu bir "kaza" değil, bir tertipti.

"Raci Tetik kontrgerillanın adamıydı. Bizi kontrgerillanın tertibiyle Ekim Devrimi'nin yıldönümünde öldürdüler."

Tanıklardan

O günlerde Mamak'ta olan yazar Vahap Erdoğdu'nun 43. yıl anmasında okunan mesajı, belki de bu yazıdaki en ağır cümleyi taşıyor:

"İlhan, Mamak'ta elime tutuşturdukları kanlı bir palto ve tek bir pabuçla geliyor aklıma."

Ve hemen ardından:

"İlhan, tarihin yaptığı insanlardandır."

Cumhuriyet yazarı Işık Kansu, aynı anmada okunan mesajında cenazeyi hatırladı. Cuntanın korku iklimini tek cümle anlatıyor:

"Soğuk ve puslu bir günde, birkaç kişiyle Erdost'u toprağa verdik."

Birkaç kişiyle. Bugün mezarı başında yüzlerce kişi toplanıyor. Bu fark, cuntanın kaybettiği savaşın ölçüsüdür.

Yoldaşlardan ve hukukçulardan

Aile dostu Oğuz Gemalmaz, 45. yıl anmasını şu sözle açtı:

"İlhan Erdost'u öldüren ve öldürten düşünceyi yenmek için buradayız."

1971'den bu yana işkence ve darbe davalarında adalet arayan avukat Şenal Sarıhan:

"Gözaltına alınan bir yayıncının dövülerek katledilmesi adalet kavramı ile hiçbir biçimde örtüşmüyor."

Yazar Alper Akçam, selamını hem geçmişe hem bugüne gönderdi:

"Selam olsun Erdost kardeşlere; selam olsun adalet, özgürlükler için mücadele edenlere."

Devrimci 78'liler Federasyonu'ndan Hüseyin Esentürk, darbelerin Türkiye'de bir istisna değil bir düzen olduğunu hatırlattı:

"Ülkemizde her 10 yılda bir darbe oluyor."

Kalemden

Serdar Değirmencioğlu, bianet'teki yazısında İlhan'ın son anlarını ve geride bıraktığı boşluğu şöyle anlattı:

"Kimseleri incitmeyen İlhan Erdost ve onu sevenler, 7 Kasım 1980'de derinden incitildiler."

Ve yazısını bir çağrıyla bitirdi:

"Söyleyelim ki, çocuklar babasız, bu ülke sahipsiz, bu halk adaletsiz kalmasın."

Asaf Güven Aksel ise İlhan'ın son sözü olan "nefes alamıyorum"u anlattığı yazısını, bugün bir anma şiarına dönüşen cümleyle bağladı:

"Bizim o ölümden alacağımız var."

Bu sözler bize ne söylüyor?

Bu anma mesajlarını yan yana koyunca ortak bir çizgi görünüyor:

SöylenenAnlamı
"Bu askerler birer maşaydı"Sorumluluk zincirin altında değil, üstündedir: devlet politikası
"Acıların bir araya getirdiği geniş aile"Acı bireysel kalmaz; örgütlü hafızaya dönüşür
"Kanlı palto ve tek pabuç"Tanıklık, resmi tarihin silmek istediği somut ayrıntıyı korur
"Birkaç kişiyle toprağa verdik"Korku geçicidir; hafıza büyür
"Öldüren ve öldürten düşünceyi yenmek"Anma, bir yasın değil, bir mücadelenin adıdır
"Bizim o ölümden alacağımız var"Hesap kapanmadı; cezasızlık kabul edilmiyor

Hiçbirinde intikam çağrısı yok. Hiçbirinde teslimiyet de yok. Gül Erdost'un dediği gibi: kin değil, aydınlatmak. Bu da onurlu duruşun ailesi ve yoldaşları tarafından sürdürülen biçimidir.

Bizden bir anma mesajı

Paylaşmak isteyenler için, Bilgi Müşterekleri olarak kısa bir anma mesajı:

İlhan Erdost, 17 Aralık 1944 – 7 Kasım 1980

Sol ve Onur Yayınları'nın emekçisiydi. Kitap bastığı için, Ekim Devrimi'nin yıldönümünde, Mamak'ta dövülerek öldürüldü. Onu öldürenler kitabın susturulabileceğini sandı; kitaplar bugün de basılıyor, bugün de okunuyor.

Gösterişsiz emeğin, işinin arkasında duran onurun, zulmün karşısında insan kalmanın adıdır İlhan Erdost.

Bizim o ölümden alacağımız var. Bilgi halkındır; çitlenemez, yakılamaz, öldürülemez.

— Bilgi Müşterekleri


Anma Mezar Başında Bitmez

12 Eylül Dosyası yazısında da söylediğimiz gibi: Kimsenin zorlamadığı bir dönemde bu yolu seçen insanların hafızası, mezar taşıyla değil, sürdürülen mücadeleyle, kurulan kurumla ve genç yoldaşa aktarılan görevle tutulur. Anma bir yas töreni değil, bir devir teslimdir.

İlhan Erdost'u anmanın en doğru yolu, onun yaptığını yapmaktır: bilgiyi halka ulaştırmak.

Bugün kitap yakılmıyor belki ama başka yöntemler var: Erişim engelleri, toplatılan yayınlar, gazetecilerin tutuklanması, "dezenformasyon" yasası, platformların algoritmik görünmezliği, bilginin telif ve abonelik duvarlarıyla çitlenmesi. Bunları sansür ve internet özgürlüğü üzerine yazdığımız yazılarda tartıştık. Biçim değişti, öz aynı: Sınıfın kendini anlama araçlarını elinden almak.


Sevgili Genç Yoldaşlar,

İlhan Erdost öldüğünde otuz altı yaşındaydı. Onu öldürenler, kitabın susturulabileceğini sandılar. Yanıldılar. Sol Yayınları'nın kitapları bugün hala basılıyor, hala okunuyor. Siz bu satırları okuyorsanız, onların yenildiğinin kanıtı da sizsiniz.

Ondan öğreneceğimiz şey ölmenin değil, yaşamanın biçimidir. Gösterişsiz çalışmak. Yaptığın işin arkasında durmak. Bedel artınca dağılmamak. Zulmün karşısında insan kalmak. Ve bilgiyi, kimsenin çitleyemeyeceği bir müşterek olarak korumak.

Bu yıl 7 Kasım'da birkaç küçük şey yapalım:

  • Bir Sol Yayınları kitabı edinin ve okuyun. Tercihen bir klasik. Bir arkadaşınızla birlikte okuyun, tartışın.
  • Bir okuma grubu kurun ya da var olana katılın. İlhan'ın bastığı kitapların asıl amacı buydu: tek başına değil, birlikte okumak.
  • Kütüphanenizi paylaşın. Okuduğunuz kitabı rafta bekletmeyin, elden ele dolaştırın.
  • 12 Eylül tanıklıklarını okuyun. Görülmüştür cezaevi mektup arşivine ve Bellek Müzesi sitesine bir akşamınızı ayırın.
  • Cezasızlığa karşı ses verin. Mamak'ta, Diyarbakır'da, Metris'te işlenen suçların zamanaşımına uğratılmasının kabul edilemezliğini, bugün tutuklu gazeteciler ve yayıncılar için yaptığımız dayanışmaya bağlayın.
  • Bilgi müştereklerine emek verin. Bir çeviri, bir dijitalleştirme, açık lisanslı bir metin, Vikipedi'ye bir madde. Bugünün Sol Yayınları, bunlardan da kurulur.

İlhan'ı öldürenlerin başındaki astsubay, bir kapıyı kilitlemediği için 6 ay ceza aldı. Biz, açtığı kapıları kapatmayacağız.

Anısı, okunan her kitapta yaşasın.


Kaynaklar

Not: Gözaltı tarihi kaynaklarda 5 Kasım ve 7 Kasım 1980 olarak farklı veriliyor; ölüm tarihi olan 7 Kasım 1980 akşamı konusunda tüm kaynaklar birleşiyor.


Bu yazı Bilgi Müşterekleri'nin canlı belgelerindendir; CC BY-SA 4.0 lisansıyla paylaşılır. Kaynak göstererek çoğaltabilir, değiştirebilir, paylaşabilirsiniz.

İlgili Başlıklar

Haber Bülteni Aboneliği