Evrim Ağacı'nın AGI Videosundaki Felsefi Tuzak
"Ne Yapacaksın?" Sorusu Kimin Sorusu?

Evrim Ağacı'nın AGI Videosundaki Felsefi Tuzak
"Ne Yapacaksın?" Sorusu Kimin Sorusu?
Evrim Ağacı, "Yapay Genel Zeka Geldiğinde Ne Yapacaksın?" videosunda otuz kırk yıl sonrasının işçisiz fabrikalarını anlatıyor ve izleyiciye soruyor: o dünyada senin yerin ne? Soru samimi, kaygı gerçek. Ama soru, tekno-kapitalist şirketlerin kendi geleceğimizi onların diliyle düşünmemizi istediği biçimde kurulmuş. Bu yazıda o dili ayrıntılı biçimde değerlendirip içindeki zaafları gösteriyor, yerine sınıfın dilini koyuyoruz: önce özet, sonra safsataları tek tek.
Sevgili Genç Yoldaşlar,
Evrim Ağacı, 24 Ekim 2026'da yayımladığı videoda (Yapay Genel Zeka Geldiğinde Ne Yapacaksın?) bize bir sabah tarif ediyor: şehrin dışında işçisiz çalışan fabrikalar, veri merkezleri, biyoteknoloji laboratuvarları; kendi yazılımını kendi güncelleyen makineler; mutfakta yemek pişiren, musluğu tamir eden, alışverişi rafa yerleştiren robotlar. Sonra soruyor: "Senin yerin ne? Ne yapacaksın?" Resim yapacaksan makine senden iyi yapıyor; tatile çıkacaksan Mars'a bile gittin; kitap okuyacaksan yirmi bin kitabı bitirdin, peki ne işe yaradı?
Bu yazı o soruya iki düzeyde yanıt veriyor. Birinci düzeyde, videonun felsefi tuzağını gösteriyoruz: video, kapitalizmin bugünkü toplumsal ilişkilerini doğa yasası gibi sabit tutup yalnızca teknolojiyi değiştiriyor; ortaya çıkan "gelecek", aslında bugünün mülkiyet düzeninin sonsuza dek uzatılmış hâlidir. İkinci düzeyde, videodaki iddiaları tek tek ele alıyoruz; çünkü videonun gücü bütününde değil, art arda dizilmiş ve her biri "makul" görünen küçük önermelerinde.
Bunu yaparken bir şeyi baştan teslim edelim. Evrim Ağacı ekibi, Türkiye'de milyonlarca gencin düşünme biçimini etkileyen, bilimsel okuryazarlığa gerçekten emek veren bir ekip. Bu videoda da birkaç şeyi doğru görüyor: Acemoğlu'nun "yeni işler yaratılır" iyimserliğinin bu kez tutmayabileceğini; evrensel temel gelirin bir lütuf olarak sunulduğunda yeni bir kast düzeni yaratabileceğini; mülkiyet sorusunun asıl soru olduğunu. Bunlar az şey değil. Eylül'de aynı kanalın muhalefet videosu üzerine yazdığımız gibi (Evrim Ağacı'nın Sorusuna Sınıfın Yanıtı), bu içerikleri düşman değil muhatap olarak ele alıyoruz. Doğru gözlemi teslim edeceğiz, doğallaştırmayı göstereceğiz, sınıfı geri koyacağız.
Özet: Videonun Tezi ve Bizim Yanıtımız
Videonun omurgası şu: yapay genel zeka (AGI), tekerlek, dokuma tezgâhı ya da traktör gibi kas gücünü değil, insan zihnini bütünüyle ikame edebilecek ilk araçtır. Bu yüzden Acemoğlu ve Restrepo'nun "yerinden etme / geri yerleştirme" dengesi çöker; kaçılacak yeni beceri kalmaz. Emek geliri yok olur. Geriye mülkiyet sorusu kalır: üretim araçlarının tapusu kimde olacak? Üç seçenek var: Altman, Amodei, Musk gibi "efendilerin" özel mülkiyeti ve yaşamaya yetecek bir evrensel temel gelirle beslenen kast düzeni; ağır vergiler ve kamu servet fonlarıyla "yamalı" bir sosyal demokrasi; ya da Marx'ın hayal ettiğine yakın, bolluğun emek katkısına endekslenmeden dağıtıldığı bir düzen. Mülkiyet çözülse bile iş "psikolojik" bir ihtiyaçtır; işsiz insan anlamını yitirir; cennet bile sıkıcıdır. İnsanlık bu gerçeği kabul etmek için yasın beş aşamasından geçecektir ve henüz "inkâr" aşamasındadır.
Bizim yanıtımız şu dokuz başlıkta özetlenebilir; ayrıntıları aşağıda tek tek açıyoruz.
Birincisi, videonun "işçisiz fabrika" sahnesi kapitalizmin kendi mantığında imkânsızdır. Marx'ın yüz altmış yıl önce gösterdiği gibi, makine değer yaratmaz; yalnızca içinde kristalleşmiş geçmiş emeğin değerini ürüne aktarır. Kârın tek kaynağı canlı emeğin ödenmemiş kısmıdır. Emeği bütünüyle devreden çıkaran bir sermaye, kârını da devreden çıkarır. O yüzden önümüzde iki yol vardır: ya kapitalizm sürer ve "tam otomasyon" hiç gelmez, emek ucuzlatılmış, gözetlenmiş ve görünmez kılınmış olarak kalır; ya da üretim gerçekten toplumsallaşır ve o zaman kapitalizm kalmaz. Videonun anlattığı üçüncü durum, yani kapitalizmin işçisiz sürmesi, bir gelecek senaryosu değil, bir mantık hatasıdır.
İkincisi, "ne yapacaksın?" sorusunun kendisi kapitalist iş etiğinin içselleştirilmiş hâlidir. İnsanı yalnızca piyasaya sattığı emekle tanımlayan bir toplumda yetiştik; o yüzden emek satılamaz hâle gelince "insan biter" sanıyoruz. Oysa Marx için zenginliğin gerçek ölçüsü emek zamanı değil, boş zamandır. İnsanın yerinin "iş" olduğunu söyleyen, Marx değil, patrondur.
Üçüncüsü, video sermaye şirketlerinin kendi beyanlarını bilimsel veri yerine koyuyor. "Claude kendi kodunun yüzde doksanını yazıyor", "OpenAI 719 matematik makalesi yayımladı", "Fields madalyalı matematikçi ağladı" türünden ifadeler, pazarlama departmanlarının ve değerleme turlarının diliyle sahneye çıkıyor; videonun başka konularda titizlikle uyguladığı bilimsel şüphecilik burada askıya alınıyor. Oysa aynı matematik makalelerinin yarısı doğrulanmadan yayımlanmış, üçü ilk gün geri çekilmiş, yirmi sekiz Fields madalyalı matematikçi bu yöntemi "ciddi bir hizasızlık" diye kınamıştır.
Dördüncüsü, video kas gücü ile zihin gücünü ayırıp "bu kez farklı" diyor. Kafa emeğinin makineleştirilmesi 1830'larda Babbage'la başladı, Taylorizm'le fabrikaya, 1970'lerde Braverman'ın gösterdiği gibi büroya girdi. Bugün olan şey nitelik değil ölçek değişimidir. Asıl ayrım kas/zihin değil, üretim aracının kimin elinde olduğudur; videonun kendisi de en sonunda bunu söylüyor, ama oraya varmak için gereksiz bir "tür" tartışmasından geçiyor.
Beşincisi, video geleceğin sahiplerini isim isim sayıyor ve onlara "efendi", "lord" diyor. Bu, Eylül'de reddettiğimiz tekno-feodalizm dilidir. Altman ve Amodei lord değildir; arkasında BlackRock, Vanguard, SoftBank, Körfez fonları duran anonim şirketlerin yöneticileridir. İsimleri saymak kişiselleştirir; sınıfı söylemek örgütler.
Altıncısı, video evrensel temel geliri doğru teşhis edip yanlış yere koyuyor. Kast tehlikesini görüyor; ama bu tehlikenin karşısına yalnızca "demokratik kurumların gücü"nü çıkarıyor ve o kurumları kimin ayakta tutacağını söylemiyor. Tarihte sosyal hakların hiçbiri sermayenin vicdanından gelmedi; örgütlü sınıfın gücünden ve Ekim'in korkusundan geldi.
Yedincisi, video Marx'ı Jacques Fresco'nun Venüs Projesi'yle aynı rafa koyup "detayları çözülmemiş bir ütopya" diyor. Oysa Marx'ın söylediği şey bir ütopya değil, bir çelişkinin adıdır: üretici güçler toplumsallaştı, mülkiyet özel kaldı. Bu çelişkinin nasıl çözüleceğine dair bir yüzyıllık, zaferleriyle ve yenilgileriyle incelenebilir bir deneyim var. Deneyimi anmadan "detaylar belirsiz" demek, ütopyacılığın kendisidir.
Sekizincisi, videonun "psikolojik" bölümü, işi yabancılaşmış emekle karıştırıyor. Öz-belirleme kuramının saydığı üç ihtiyaç, özerklik, yetkinlik ve ilişkililik, kapitalist işte zaten karşılanmıyor; videonun kendisi bunu söylüyor. O hâlde korunması gereken "iş" değil, insanın kendi etkinliği üzerindeki denetimidir. "Cennet paradoksu" ise insan ihtiyacını tarihsiz bir doğa sabiti sayan evrimsel-psikolojik bir indirgemedir; en sağlam deneysel çürütmesi bugünün milyarderleridir: her şeye sahipler ve doymuyorlar.
Dokuzuncusu, yasın beş aşaması bir toplumsal mücadele kuramı değildir; insan davranışı alanında bile deneysel desteği zayıf, klinik bir şemadır. Toplumun yapay zeka karşısındaki tutumunu "inkâr, öfke, pazarlık, depresyon, kabul" diye sıralamak, direnişi patolojikleştirir ve "kabul"ü tek sağlıklı son durak yapar. Kurye robotunu tekmeleyen işçi öfke aşamasında bir hasta değildir; mülkiyet sorusuna bedeniyle yanıt veren bir yurttaştır. Bizim son durağımız kabul değil, örgütlenmedir.
Bir de onuncu nokta var ve bu, videonun içeriğinden çok kaynağına dair: Evrim Ağacı'nın kendisi sınıfsal olarak nerede duruyor? Okurlarının desteğiyle yaşayan, bilimsel okuryazarlığa yıllarını vermiş bir ekip, yapay zeka konusunda neden şirketlerin anlatısına bu kadar yakın düşüyor? Yazının sonunda bu soruyu açıyor ve Çağrı Mert Bakırcı'ya, polemik için değil, ortak bir iş için açık bir çağrı yapıyoruz.
Bu noktaları toplarsak: video, tekno-kapitalin kendi geleceğimizi onun diliyle düşünmemizi isteyen anlatısına, iyi niyetle ve eleştirel kaygıyla, ama en sonunda teslim oluyor. Çünkü anlatının ön varsayımını, yani AGI'nin sermayenin elinde ve sermayenin takvimiyle geleceğini, veri olarak alıyor. Biz o ön varsayımı tartışmaya açıyoruz. Gelecek bir hava durumu değildir; kimin yaptığına bağlıdır.
Şimdi ayrıntılara geçelim.
Felsefi Tuzak: Üretim İlişkilerini Sabitleyip Teknolojiyi Oynatmak
Videonun bütün kurgusu bir düşünce deneyine dayanıyor: "Otuz kırk yıl sonra bir sabah uyandığını hayal et." Bu deneyin kuralları önemli. Değişen şey teknoloji: makineler her işi yapıyor. Değişmeyen şey ise hiç söylenmiyor, çünkü arka plan olarak kalıyor: fabrikaların sahipleri var, "efendiler" var, ürünler piyasada satılıyor, insanlar gelirle yaşıyor, hane bütçesi dört kalemden oluşuyor, devlet vergi topluyor ya da toplamıyor. Yani mülkiyet, piyasa, ücret, meta: kapitalizmin bütün kurucu ilişkileri sabit tutulmuş, üstüne otuz kırk yıl sonranın makineleri konmuş.
Marksist felsefenin en temel dersi, 1859 Önsöz'ün bir cümlesinde durur: üretici güçler gelişir, bir noktada mevcut üretim ilişkileriyle çatışır ve o ilişkiler ya dönüşür ya da gelişmenin önünde engel olur. Üretici güçleri sonuna kadar ilerletip üretim ilişkilerini olduğu yerde bırakan bir düşünce deneyi, tam da Marx'ın "mümkün değil" dediği şeyi varsayar. Bu yüzden deneyin çıktısı, bir gelecek değil, bugünün mülkiyet düzeninin sonsuza dek uzatılmış hâlidir. Video, otuz yıl sonrasının teknolojisini bugünün toplumsal biçimiyle birleştirdiğinde ortaya çıkan absürtlüğü görüyor, ama absürtlüğün kaynağını teknolojide arıyor. Kaynak, sabit tutulan tarafta.
Buna felsefede teknolojik determinizm denir: teknolojiyi toplumun dışından gelen ve toplumu biçimlendiren bağımsız bir güç saymak. Video bunu açıkça savunmuyor; hatta en sonunda "sosyal düzeni bugün nasıl kurduğumuz, yapay zekanın dizginlerini kime teslim edeceğimizi belirler" diyerek karşı yönde bir şey söylüyor. Ama kurgunun bütünü deterministtir: AGI geliyor, ne zaman geleceği belirsiz ama gelişi kesin, ve geldiğinde "biz" ona hazır olmalıyız. Teknoloji özne, toplum nesne.
Oysa yapay zeka gökten inmiyor. Belirli şirketler onu belirli yatırımcıların parasıyla, belirli bir kâr beklentisiyle, belirli işçilerin emeğiyle geliştiriyor. Hangi yeteneklerin geliştirildiği, hangilerinin geliştirilmediği, hangi işlerin otomatikleştirilmek üzere seçildiği, modelin kimin verisiyle eğitildiği ve çıktının kime satıldığı: bunların hepsi toplumsal kararlardır. Karaburun bildirimizde (Kristalleşmiş Emeğin İsyanı) bu modellerin ne olduğunu şöyle tarif etmiştik: insanlığın bin yıllık birikmiş emeğinin, yazısının, kodunun, görüntüsünün kristalleşip birkaç şirketin mülkü hâline getirilmiş biçimi. Bu tarif doğruysa, AGI'nin "sahibi kim olacak" sorusu bir gelecek sorusu değildir; bugün yanıtlanmış ve yanlış yanıtlanmış bir sorudur. Video o yanlış yanıtı veri olarak alıp "peki sonra ne olacak" diye soruyor.
İkinci tuzak, tarihsiz bir "insan" ve tarihsiz bir "biz" kurgusudur. Video boyunca özne hep "biz insanlık", "biz halk", "sen" ve "ben"dir. Fabrikanın sahibi ile fabrikada çalışan aynı "biz"in içindedir; Altman ile Kenya'daki veri etiketleyicisi aynı "insanlığın" üyesidir. Bu dil, geleceğin tartışıldığı her yerde karşımıza çıkar ve her seferinde aynı işi görür: çatışan çıkarları tek bir "tür çıkarı"na indirger. Oysa yapay zekanın geleceği hakkında işverenle işçinin, hissedarla kuryenin, veri merkezinin sahibiyle o merkezin suyunu kaybeden köylünün aynı kaygıyı taşıdığı doğru değil. Birinin fırsatı öbürünün tehdididir. "Biz ne yapacağız" sorusu, "kim kime ne yapacak" sorusunu örter.
Üçüncü tuzak, en incesi: video insanı "iş" üzerinden tanımlıyor ve bunu fark etmiyor. "Ne yapacaksın?" sorusu, "hangi işi yapacaksın?" demektir. Resim yaptın, gezdin, okudun, peki "ne amaçla", "hangi eyleme dönüştüreceksin"? Burada konuşan kapitalist iş etiğidir: zamanın yalnızca bir şeye dönüştürüldüğünde değerli olduğu, insanın yalnızca ürettiğiyle var olduğu inancı. Bu inanç doğal değil, tarihseldir. E. P. Thompson'ın 1967'deki ünlü makalesinde gösterdiği gibi, "zaman disiplini", yani saatle ölçülen ve boşa geçirilmesi günah sayılan zaman, sanayi kapitalizminin bir buçuk yüzyılda, kırbaçla ve vaazla inşa ettiği bir alışkanlıktır. Marx'ın damadı Paul Lafargue 1880'de Tembellik Hakkı'nı tam da buna karşı yazdı: işçi sınıfının "çalışma hakkı" diye bir şeyi savunmasının, kendi zincirini talep etmek olduğunu söyledi. Video, "iş olmayınca insan ne yapar" diye endişelenirken, bu endişenin kendisinin kapitalizmin zihnimize yerleştirdiği bir alışkanlık olduğunu sorgulamıyor.
Marx'ın Grundrisse'deki "Makineler Üzerine Fragman"ı bu noktada videonun tam karşısında durur. Marx şöyle der: sermaye, bir yandan toplumun bütün bilimini ve doğa güçlerini üretime koşup zenginliğin yaratılmasını emek zamanından bağımsız kılar; öte yandan bu devasa toplumsal gücü yine emek zamanıyla ölçmeye ve ücretli emeğin sınırları içinde tutmaya çalışır. Bu çelişki büyür ve bir noktada "zenginliğin ölçüsü artık emek zamanı değil, boş zaman olur." İnsanın, bilimin ve makinenin ürettiği zenginlikle beslenen özgür zamanı, kendini ve toplumu geliştirmesinin alanı hâline gelir. Yani Marx'ta "insan ne yapacak" sorusunun yanıtı "her şey" ve "istediğini"dir; soru, ancak bu zenginliğin özel mülk olarak kaldığı bir dünyada tehdit gibi görünür. Video, Marx'ın kurtuluş olarak gördüğü şeyi, mülkiyeti sabit tuttuğu için, kayıp olarak görüyor.
Safsatalara Tek Tek Yanıt
Burada videonun iddialarını sırayla ele alıyoruz. Her başlıkta önce videonun söylediğini özetliyor, sonra yanıtımızı veriyoruz. "Safsata" sözcüğünü kötü niyet anlamında kullanmıyoruz; mantıksal olarak geçersiz ya da gizli bir ön varsayıma dayanan çıkarım anlamında kullanıyoruz.
"Fabrikalar, veri merkezleri ve laboratuvarlar işçisiz çalışacak"
Video, şehir dışında işçisiz ve denetimsiz çalışan, bir saniye durmayan, bozulduğunda kendi yazılımını güncelleyen tesisler tarif ediyor. Bu tesisler "insanlığın on yılda ürettiği zenginliği bir haftada" üretiyor.
Önce teknik not: işçisiz fabrika, otomasyon tartışmalarının en eski imgesidir. 1950'lerde "otomatik fabrika", 1980'lerde Japon "ışıksız fabrika" (robotlar görmediği için ışığa ihtiyaç duymaz), 2010'larda Tesla'nın Fremont'taki "uzaylı dretnot" hayali. Her seferinde fabrikanın bir yerinde işçi yeniden ortaya çıktı: bakımda, tedarikte, kalite kontrolde, makinelerin yapamadığı istisnalarda. Musk 2018'de "Tesla'daki aşırı otomasyon bir hataydı, insanlar hafife alındı" diye yazmak zorunda kaldı. Bugünün "otonom" sistemlerinde de insan hiç gitmedi; yalnızca görünmezleştirildi. Amazon'un "kasasız" marketlerinin arkasında Hindistan'da kamera görüntüsü etiketleyen bin kişi çıktı. ChatGPT'nin "güvenli" olmasının arkasında Kenya'da saatte iki dolara zehirli içerik etiketleyen işçiler çıktı. Yapay zekanın "kendi kendine" öğrenmesinin arkasında RLHF denen, yani insanların yüz binlerce yanıtı tek tek derecelendirdiği bir emek süreci var. Robotun "kendi başına" çalıştığı sanayilerde o robotu Kongo'da kobalt kazan çocuk işçi, Tayvan'da çip fabrikasında vardiya yapan işçi, Arizona'da veri merkezini soğutan tesisat işçisi ayakta tutuyor. Emek yok olmuyor; tedarik zincirinin görülmeyen ucuna sürülüyor.
Ama asıl itiraz teknik değil, iktisadi. Kapitalist üretim kâr için yapılır. Kâr nereden gelir? Marx'ın Kapital'in birinci cildinde, "Makineler ve Büyük Sanayi" bölümünde ve değer teorisinin bütününde gösterdiği gibi, makine kendi başına yeni değer yaratmaz. Makinenin değeri, onu üreten emeğin değeridir ve bu değer ürüne parça parça, aşınma payı olarak aktarılır. Yeni değer, yani artı değer, yalnızca canlı emekten gelir: işçinin ürettiği değer ile ona ödenen ücret arasındaki farktan. Makineleşme, tekil kapitalist için rakiplerine karşı geçici bir avantaj sağlar; ama bütün sektör makineleştiğinde, ürünün birim değeri düşer, canlı emek payı azalır ve kâr oranı aşağı baskılanır. Kapital'in üçüncü cildindeki "kâr oranının düşme eğilimi yasası" tam da bunu anlatır.
Şimdi videonun sahnesine dönelim. Bütün üretim makineleşmiş, canlı emek sıfıra inmiş. O hâlde artı değer de sıfıra inmiştir. Fabrikanın sahibi kime, neyi, hangi parayla satacak? Emek geliri olmayan bir toplumda ürünü satın alacak kimse de kalmaz; videonun kendisi "emek geliri yok olur" diyor. Bir kapitalist için kârsız üretim yapmanın hiçbir anlamı yoktur. Dolayısıyla "işçisiz fabrikalar sahiplerine servet üretiyor" sahnesi, kapitalizmin iç mantığında tutarsızdır. Bu, kapitalizmin "iyi" ya da "kötü" olduğuyla ilgili bir yargı değil; sistemin nasıl işlediğine dair bir betimlemedir.
Buradan iki sonuç çıkar. Birincisi, kapitalizm sürdüğü sürece tam otomasyon gelmez; sermaye, emeği ikame etmekle emeği ucuzlatmak arasında daima ikincisini de kullanır. Bugün olan tam olarak budur: yapay zeka işçiyi "yerinden etmek"ten çok işi yoğunlaştırıyor, denetliyor, parçalıyor ve ücretini aşağı çekiyor. Gig ekonomisi dosyamızda anlattığımız algoritmik yönetim, Luna/Andon vakasında anlattığımız yapay zeka yöneticinin işçi atma önerisi, ya da Meta'nın 4 AM operasyonuyla işçinin kendi verisiyle tasfiye edildiği düzen, geleceğin değil bugünün yapay zekasıdır. Video, otuz yıl sonrasının hayalî fabrikasına bakarken bugünün gerçek fabrikasını görmüyor.
İkincisi, üretimin gerçekten toplumsallaşması, yani bilimin ve makinenin insan emeğini bütünüyle zorunluluktan kurtarması, kapitalizmin içinde değil, ötesinde mümkündür. Bu durumda "sahipler" diye bir sınıf olmayacağı için "sahipler bize ne kadar verecek" sorusu da anlamsızlaşır. Videonun ürkütücü bulduğu sahne, yani makinenin her şeyi ürettiği ama insanların payını efendilerin belirlediği dünya, aslında iki uyumsuz şeyin zorla yan yana getirilmesidir: komünizmin üretici gücüyle kapitalizmin mülkiyet biçimi. Bu ikisi birlikte var olamaz. Biri öbürünü dönüştürür.
"AGI senden daha yaratıcı resim yapar, o hâlde resim yapmanın anlamı kalmaz"
Video, "ressam olacak mısın" diye soruyor ve hemen yanıtlıyor: AGI saniyeler içinde senden daha yaratıcı resimler yapar; insanlığın kullandığı ve henüz denemediği bütün boyalarla sayısız kompozisyon kurar, duyguları tuvale döker. "Belki yine de insanın erişilmez bir benzersizliği olduğuna inanırsın" ama "bu muhtemelen boş bir inanç"tır.
Burada iki şey birbirine karışıyor: üretilen nesnenin niteliği ile üretme etkinliğinin anlamı. Diyelim ki makine gerçekten "daha yaratıcı" bir resim yaptı; bu, benim resim yapmamın anlamını neden ortadan kaldırsın? Hiç kimse, Messi daha iyi oynadığı için mahallede top oynamayı bırakmıyor; hiç kimse, Nâzım yazdığı için şiir yazmaktan vazgeçmiyor. Video bunu bir yerde kendisi fark ediyor ve resim yapmayı "bir gün, beş gün, beş yüz gün" sürdürebileceğimizi söylüyor; ama sonra "peki sonra ne?" diye devam ediyor. Bu "peki sonra ne" sorusu, yukarıda söz ettiğimiz kapitalist iş etiğinin ta kendisidir: etkinlik yalnızca bir şeye dönüştürülürse değerlidir. Marx'ın 1844 Elyazmaları'ndaki yabancılaşma analizi tam da bu zihniyeti teşhir eder: kapitalizmde insan etkinliği yalnızca bir araç, geçim aracı hâline gelir; etkinliğin kendisinin yaşamın içeriği olması, yalnızca o yabancılaşma aşıldığında mümkün olur. Video, etkinliğin kendi başına bir değer taşıyabileceğini düşünemiyor, çünkü etkinliğin yalnızca ürünü üzerinden değerlendiği dünyadan konuşuyor.
İkinci nokta, makinenin "yaratıcılığı"nın ne olduğuyla ilgili. Bugünün görüntü ve dil modelleri, milyonlarca insanın ürettiği resim, metin ve müzik üzerinde eğitildi. Modelin "yaratıcılığı", insanlığın kristalleşmiş yaratıcılığının istatistiksel yeniden bileşimidir. Bu, modeli değersiz kılmaz; ama onu "insana karşı" bir şey olarak konumlandırmayı anlamsız kılar. Model, ressamın rakibi değil, ressamların kolektif emeğinin, izinsiz ve karşılıksız biçimde, bir şirketin mülkü hâline getirilmiş biçimidir. Dolayısıyla doğru soru "makine mi daha yaratıcı, ben mi" değil; "milyonlarca insanın ortak eserinden yapılmış bu aracın sahibi neden birkaç şirket" sorusudur. Video "insanın erişilmez benzersizliği" tartışmasına girerek yanlış savaş alanı seçiyor; biz o alanı terk edip mülkiyet alanına dönüyoruz.
"Üç olasılık var: Terminatör, elektrik gibi sıradan bir teknoloji, ya da emek sonrası dünya"
Video, geleceği üç seçeneğe indiriyor. Birincisi Terminatör: makine kontrolden çıkar. İkincisi: AGI gelir ama elektrik ya da buhar makinesi gibi, yeni işler yaratır; ILO ve IMF bunu söylüyor ve "fazla düşünmek istemeyenler" bunu umuyor. Üçüncüsü: AGI emeği neredeyse tamamen ikame eder. Video, ikinciyi "korkularımızla yüzleşmeyen" bir kaçış olarak sunup üçüncüyü ciddiye almamızı istiyor.
Bu bir yanlış ikilem, daha doğrusu yanlış üçlemdir. Üç seçeneğin ortak özelliği, hepsinde "AGI"nin bir takvim meselesi gibi ele alınması ve kapitalizmin krizinin seçeneklerin arasında bulunmamasıdır. Oysa en az bir dördüncü olasılık var ve bugün en güçlü işaretler oradan geliyor: yapay zeka yatırımlarının bir balon olması, yani sermayenin kendi vaatlerini gerçekleştiremeden çökmesi. Geçen hafta Meta'nın üçüncü çeyrek bilançosu üzerine yazdığımız gibi, büyük teknoloji şirketleri 2026'da yüzlerce milyar dolarlık veri merkezi yatırımını borçla finanse ediyor ve bu yatırımın geri dönüşü henüz görünmüyor. Dot-com balonu 2000'de patladığında internet yok olmadı; ama "yeni ekonomi"nin bütün gelecek anlatıları çöktü ve faturayı işçiler ödedi. Yapay zeka için de benzer bir yol gerçek bir olasılıktır ve videonun üçlü şemasında yeri yoktur.
Daha önemlisi, üç seçenek de "AGI gelince" diye başlıyor. Oysa yapay zekanın işçi sınıfına yaptığı şey için AGI'yi beklemek gerekmiyor. Bugünün "dar" modelleri, çağrı merkezlerini boşaltıyor, çevirmenlerin ücretini üçte bire indiriyor, grafik tasarımcıyı "prompt yazan" bir operatöre dönüştürüyor, gazeteciyi SEO metni üreten bir makinenin editörü yapıyor, kuryeyi algoritmanın saniye saniye izlediği bir hedefe çeviriyor. Bunların hiçbiri "insan zihninin tamamen ikamesi" değil; hepsi emeğin değersizleştirilmesi ve denetlenmesidir. Video, gözümüzü otuz yıl sonrasına diktiğinde, bugün olanın bir "geçiş dönemi" sıkıntısı gibi görünmesine yol açıyor. Oysa bugün olan, geleceğin kendisidir: kapitalizmde yapay zeka böyle kullanılır.
ILO ve IMF'ye yapılan atıf da dikkat istiyor. IMF'nin Ocak 2024 analizi, dünyada işlerin yüzde kırkının, gelişmiş ekonomilerde yüzde altmışının yapay zekaya "maruz" olduğunu söylüyor; ILO'nun Mayıs 2025 raporu dünyada her dört işten birinin üretici yapay zekaya maruz olduğunu ama çoğunda ikameden çok "dönüşüm" beklendiğini belirtiyor. Bu kurumların "sıradan teknoloji" dediği doğru değil; "maruziyet" diyorlar ve maruziyetin kadınlarda, büro işlerinde ve gelişmiş ülkelerde yoğunlaştığını gösteriyorlar. Mesele ikame mi dönüşüm mü değil; dönüşümün bedelini kimin ödediğidir. Bu soruyu ne IMF soruyor ne de video.
"Acemoğlu'nun görev modeli bu kez çöker, çünkü yapay zeka kas gücünü değil zihni ikame eder"
Video, Acemoğlu ve Restrepo'nun "yerinden etme / geri yerleştirme" çerçevesini doğru özetliyor ve haklı bir noktaya basıyor: tarihsel iyimserliğin, yani "makine eski işi yok eder ama yeni işler yaratır" tezinin bu kez tutmayabileceğine. Buraya kadar katılıyoruz; Acemoğlu dizimizde biz de bu çerçevenin sınırlarını yazdık (Acemoğlu'nu Kurtarmak, Sınıfı Kurtarmaz). Ama videonun gerekçesi yanlış: "Bugüne kadarki bütün araçlar kol, bacak ve kas gücünü ikame etti; AGI zihni ikame eden ilk araçtır."
Bu tarihsel olarak doğru değil. Kafa emeğinin makineleştirilmesi, en az iki yüz yıllık bir süreçtir. Charles Babbage 1832'de Makine ve İmalat Ekonomisi Üzerine adlı kitabında, Fransız mühendis Prony'nin logaritma tablolarını, matematikçileri değil, dört işlem bilen işsiz kuaförleri çalıştırarak nasıl hesaplattığını anlatır ve bu "zihinsel iş bölümü"nü hesap makinesinin temeli olarak kurar. Yirminci yüzyılın başında "computer" bir meslekti: hesap yapan, çoğu kadın, binlerce büro işçisi; makine bu mesleği yok etti. Taylor'ın "bilimsel yönetimi" işçinin kafasındaki zanaat bilgisini söküp planlama bürosuna taşıdı; Harry Braverman 1974'te Emek ve Tekelci Sermaye'de bu "kavrayış ile yürütmenin ayrılması"nın büro işine nasıl uygulandığını gösterdi. Hesap tabloları muhasebecinin, CAD yazılımı teknik ressamın, arama motoru kütüphanecinin zihinsel işinin bir bölümünü aldı. Bugün büyük dil modelleri bu sürecin yeni ve hızlı bir evresidir; "ilk kez" değil.
Nitelik farkı var mı? Elbette: ölçek, hız ve kapsam. Ama bu farkın adı "zihin ikamesi" değil, "zihinsel Taylorizm"dir. Karaburun bildirimizde kullandığımız bu kavram, meseleyi doğru yere koyar: yapay zeka insan zihnini değil, zihinsel emeğin kodlanabilir, standartlaştırılabilir ve böylece mülk edinilebilir kısmını ikame eder. Ve bunu yapabilmesi, o zihinsel emeğin önce milyonlarca insan tarafından üretilip internete dökülmesine, sonra da karşılıksız toplanmasına bağlıdır. Videonun "kas/zihin" ayrımı, bu toplama ve mülk edinme sürecini görünmez kılar; sanki makine zihni kendi başına edinmiş gibi olur.
Sonuçta videonun kendisi de "mesele mülkiyet" diyor. Doğru. O hâlde kas/zihin tartışması gereksizdir: dokuma tezgâhının sahibi de, dil modelinin sahibi de aynı soruyu doğurur. Luddistler 1811'de tezgâha değil, tezgâhın sahibinin ücretleri düşürmesine karşı çıkmışlardı; Marx bunun "makineye değil makinenin kapitalist kullanımına" karşı mücadele olması gerektiğini yazdı. Bugünkü soru aynıdır.
"Claude kendi kodunun yüzde doksanını yazıyor; OpenAI 719 makale yayımladı; Fields madalyalı matematikçi ağladı"
Videonun en zayıf bölümü, en güçlü görünen yeri: kanıt bölümü. Üç kanıt sunuluyor. Birincisi, "Claude Code'un kodunun yüzde doksanını artık insanlar değil Claude yazıyor"; bu özyinelemeli kendini geliştirmenin (RSI) başladığını gösterir. İkincisi, "OpenAI geçen haftalarda 372 ana başlık altında 719 matematik makalesi yayımladı." Üçüncüsü, Fields madalyalı Hugo Duminil-Copin bu makaleleri görünce ağladı; hıçkırıkları küçük kızını uyandırdı; "araştırma alanımızı bir gecede sildiler."
Önce olgular. Yüzde doksan ifadesinin kaynağı, Anthropic çalışanlarının 2025'te sosyal medyada ve söyleşilerde söylediği, bağımsız bir ölçümle doğrulanmamış bir beyandır. Hangi kodun sayıldığı, insanın ne kadar yönlendirdiği, kabul edilmeyen çıktının hesaba katıldığı belli değildir. Bu beyanın bir mühendis ekibinin yazdığı aracın yüzde doksanının "o araçla" yazılması anlamına geldiğini kabul edelim; bu yine de RSI değildir. RSI, sistemin kendi yeteneklerini artıran değişiklikleri kendi kendine tasarlayıp uygulaması demektir; videonun kendisi "şimdilik insan talebi olmadan gerçekleşmiyor, dümen hâlâ insanda" diyor. Yani kanıt, kanıtlamak istediği şeyi kanıtlamıyor; "teknik olarak insana ihtiyaç yok" cümlesi bir gözlem değil, bir öngörüdür.
Matematik makaleleri olgusu daha öğretici. Gerçek şu: OpenAI 7 Ekim 2026'da, 372 konu başlığı altında 722 el yazması yayımladı. Bu makalelerin yalnızca 162'sinin ana sonucu Lean ispat denetleyicisiyle biçimsel olarak doğrulanmıştı; bir OpenAI sözcüsü sonuçların yaklaşık yarısının teyit edilmeden yayımlandığını kabul etti. İlk gün üç makale bir işaret hatası yüzünden geri çekildi, on dördü düzeltildi. New York Üniversitesi'nden Tristan Buckmaster, OpenAI'nin "hiç özen göstermediğini" söyledi; MIT'den Andrew Sutherland, model kamuya açılıp sonuçlar yeniden üretilmeden bütün iddiaların doğrulanmamış sayılması gerektiğini belirtti. Daha önemlisi, bu yayından bir ay önce, 11 Eylül 2026'da, aralarında Duminil-Copin'in de bulunduğu yirmi sekiz Fields madalyalı matematikçi "Matematikte Yapay Zekanın Ciddi Bir Hizasızlığı" başlıklı bir bildiri imzalayıp şirketlerin çözülmemiş problemleri "benchmark" gibi kullanmasına, modelleri kapalı tutup sonuçları kendi GitHub hesaplarında yayımlamasına karşı çıkmışlardı. Yani Duminil-Copin'in gözyaşı, "makine bizi geçti" teslimiyeti değil; bir araştırma topluluğunun, kendi sorularının bir şirket tarafından güç gösterisine çevrilmesine duyduğu öfkenin ve kederin ifadesidir. İnsan Matematiği Derneği'nin sözleriyle bu yayın "bir bilim değil, bir güç gösterisi"ydi.
Burada videonun bilimsel yöntemine dair bir şey söylemek zorundayız, çünkü bu kanalın asıl iddiası bilimsel şüpheciliktir. Evrim Ağacı, bir bitkisel ilaç reklamını ya da bir astroloji iddiasını ele aldığında doğru soruları sorar: kaynak kim, çıkarı ne, hakemli mi, tekrar edilebilir mi? Yapay zeka şirketlerinin beyanları söz konusu olduğunda bu sorular askıya alınıyor. "Claude yüzde doksanını yazıyor" diyen, Claude'u satan şirkettir. "100 açık problemi çözdük" diyen, yüz milyarlarca dolarlık değerleme turunda olan şirkettir. Bir ağlama anekdotu, bir model lansmanının bilimsel kanıtı olamaz. Amodei'nin "tempo" çağrısını yazdığımızda (Fren Kimin Ayağının Altında?) bu lansmanların ve kıyamet uyarılarının ekonomi politiğini anlatmıştık: abartılı yetenek iddiaları, hem yatırımcıya "kaçırmayın" hem düzenleyiciye "biz kendimizi denetleriz" demenin aracıdır. Video bu aracı kanıt olarak kullanıyor. Bir bilim kanalının yapay zeka konusunda pazarlama beyanlarına gösterdiği güven, yapay zekanın ideolojik gücünün en açık göstergesidir.
"Ev halkının geliri dört kalemdir; emek geliri yok olunca denklem çöker"
Video, bir hanenin erişebildiği kaynakları dört kaleme ayırıyor: emek geliri, sermaye geliri (kira, temettü, faiz), kamu nakit transferleri, doğrudan kamu hizmetleri. Çalışma çağındaki nüfusun büyük çoğunluğu için ana kalem emek geliridir; AGI emeği gereksiz kılınca bu kalem silinir ve "hangi işi yaparak para kazanacaksın" sorusu yanıtsız kalır.
Bu denklem, hane bütçesi dersi olarak doğru, toplum analizi olarak eksiktir. Çünkü dört kalemi yan yana koyarak gelirin kaynağını gizler. "Sermaye geliri" nedir? Kira, temettü, faiz: bunlar yeni değer yaratmaz; başka yerde emekle yaratılmış değerin mülkiyet üzerinden el değiştirmesidir. Kamu transferleri ve hizmetleri nereden finanse edilir? Vergiden; yani yine o değerden. Dolayısıyla "emek geliri yok olur" dediğiniz anda yalnızca birinci kalem değil, dört kalemin tamamı çöker; çünkü dördünün de kaynağı aynı yerdir. Videonun denklemi, bunu görmediği için, "emek geliri gitti ama sermaye geliri kaldı, o hâlde sermaye gelirini vergilendirip dağıtalım" çözümüne kapı açıyor. Oysa emeksiz sermaye geliri, emeksiz vergi gibi, boş bir kümedir.
Burada Kapital'in ikinci cildindeki "gerçekleşme sorunu"nu hatırlamak gerekir. Üretilen metanın değeri, biri satın aldığında gerçekleşir. Emek geliri yoksa, kitlesel satın alma gücü de yoktur; fabrika ürününü kime satacak? Henry Ford bunu 1914'te sezmiş ve işçilerine günde beş dolar vererek kendi müşterisini yaratmıştı. Videonun dünyasında Ford'un bu "çözümü" bile yoktur. Dolayısıyla "efendiler bize ne kadar maaş verecek" sorusunun yanıtı, efendilerin cömertliğinden değil, kendi mallarını satma zorunluluğundan gelir; ama bu zorunluluk da videonun tarif ettiği işçisiz düzende kapitalizmi ayakta tutmaya yetmez. Denklem, kapitalizmin çöküşünü anlatıyor ve bunu "geçim sorunu" sanıyor.
Bir de denklemde olmayan kaleme bakalım: mülkiyet. Hanenin geliri dört kalemden oluşabilir; ama hangi hanenin hangi kalemden ne kadar aldığını belirleyen, o hanenin üretim araçlarıyla ilişkisidir. Yüzde doksan dokuz için birinci kalem, yüzde bir için ikinci kalem. Video bu bölünmeyi "sermaye geliri varsa" diyerek sanki bireysel bir tercih ya da şansmış gibi geçiyor. Oysa denklemin bütün hikâyesi o "varsa"dadır.
"Sahipler Altman, Amodei, Hassabis, Zuckerberg ve Musk olacak; onlar bizim efendilerimiz"
Video, yapay zeka altyapısının "çok küçük ve elit bir grubun" özel mülkiyetinde kalma olasılığını anlatıyor ve bu grubu isimleriyle sayıyor: Sam Altman, Dario Amodei, Demis Hassabis, Mark Zuckerberg, Elon Musk. Onlara "efendilerimiz", "yapay zeka lordları" diyor; bize ne kadar ödeyeceklerine onlar karar verecek.
Mülkiyetin yoğunlaşması gözlemi doğru. Ama iki hata var. Birincisi, kişiselleştirme. Bu beş isim, önemli olmakla birlikte, sahiplik yapısının yüzüdür, kendisi değil. OpenAI'nin arkasında Microsoft, SoftBank, Thrive ve Körfez fonları var; Anthropic'in arkasında Amazon, Google ve yine fonlar; Alphabet ve Meta'nın en büyük hissedarları BlackRock ve Vanguard gibi varlık yöneticileridir ve bu yöneticiler aynı zamanda birbirlerinin de hissedarıdır. Yapay zeka "lordlarının" kararları, hissedar getirisi ve rakiplerle rekabet tarafından belirlenir; Coxon'un Anthropic'ten istifası üzerine yazdığımız gibi, "yarış" bireysel bir kusur değil, rekabetin yasasıdır. Altman'ın yerine daha iyi niyetli biri gelse de aynı yasaya tabi olur. İsim saymak, sorunun kişisel erdem sorunu olduğu izlenimini verir ve çözümü "iyi lord" aramaya indirger.
İkincisi, dil. "Efendi", "lord", "kast": bu kelimeler feodal toplumun kelimeleridir ve rastgele seçilmemişlerdir. Son yıllarda "tekno-feodalizm" tezi, Varoufakis'ten popüler teknoloji yazarlarına, kapitalizmin bittiğini ve platform sahiplerinin kira toplayan yeni bir derebeyi sınıfı olduğunu söylüyor. Biz bu tezi Eylül'de açık bir özeleştiriyle terk ettik ve nedenini yazdık: feodal dil, sermayenin hâlâ sermaye gibi, yani artı değer için rekabet ederek, yatırım yaparak, kriz üreterek davrandığını gizler; "kira" diye adlandırdığı şeyin aslında tekel kârı olduğunu görmez; ve en önemlisi, mücadelenin öznesini silip bizi "serf" konumuna yerleştirir. Serf isyan eder ama sınıf olarak örgütlenmez. Video "kast" derken aslında "sınıf" demek istiyor; ama kast, doğuştan ve değişmez bir şeydir, sınıf ise mülkiyet ilişkisidir ve değiştirilebilir. Kelimenin seçimi, umudun yerini belirler.
Bir not daha: videoda ismi geçen beş kişinin tamamı ABD'de. Türkiye'den bakan bir genç için bu liste, meselenin "uzaktaki milyarderler" meselesi olduğunu düşündürebilir. Oysa Türkiye'de yapay zeka, Kamu Yapay Zeka Genel Müdürlüğü'nden holdinglerin "dijital dönüşüm" projelerine, bankaların çağrı merkezlerini boşaltmasından e-ticaret depolarının algoritmik yönetimine, yerli sermaye tarafından, yerli işçiye karşı, bugün kullanılıyor. Lordlar uzakta değil; patron yan odada.
"Çözüm evrensel temel gelir: ama bu bir kast düzeni yaratabilir"
Burada videonun en güçlü bölümüne geliyoruz ve bunu açıkça söyleyelim: video, evrensel temel gelirin (UBI) şirket sahipleri tarafından "kulislerde fısıldanan" bir çözüm olduğunu, "efendilerin uygun gördüğü miktara" bağlı bir yaşamın görünür yoksulluğu ortadan kaldırsa bile "insanlık tarihinin en görkemli kast sistemini" yaratabileceğini, çünkü kitlelerin "üretim üzerindeki söz hakkını ve emeğe dayalı pazarlık gücünü" kaybedeceğini söylüyor. Bu, Altman'ın ve Musk'ın UBI savunusuna karşı yapılabilecek en doğru itirazdır ve biz bunu Elon Musk'ın "bolluk krizi" üzerine yazdığımız yazıda benzer biçimde yazdık. Teslim ediyoruz.
İki eksik var. Birincisi, video "ilk kez yönetici sınıf halkın emeğine ve vergisine ihtiyaç duymayacak" diyor. Yukarıda gösterdik: emeğe ihtiyaç duymayan sermaye, sermaye olmaktan çıkar. UBI'nin kast yaratma tehlikesi gerçektir; ama bunun nedeni efendilerin emeğimize ihtiyaç duymaması değil, UBI'nin emeğimizi görünmez kılıp pazarlık gücümüzü siyasetten çıkarmasıdır. Veri etiketleyen, model eğiten, platformu içerikle dolduran, robotun yapamadığını yapan emek sürer; UBI yalnızca onu ücret ilişkisinin dışına, "sosyal yardım" statüsüne iter. Tehlike, işsiz kalmak değil, işçi sayılmamaktır.
İkincisi, video tehlikeyi gördükten sonra karşısına "demokratik kurumların gücü"nü koyuyor ve hemen ekliyor: "halkın çalışmasına ihtiyaç duymayan yapay zeka lordlarının bu kurumlara ihtiyacı olacak mı, uzun vadede muhtemelen hayır." Yani kendi çözümüne kendi inanmıyor. Haklı; çünkü sorunun yanıtı demokratik kurumlar değil, o kurumları var eden güçtür. Sekiz saatlik iş günü, emeklilik, hafta sonu, parasız eğitim: bunların hiçbiri parlamentoların iyi niyetiyle gelmedi. Grevle, sendikayla ve 1917'den sonra bütün dünyada egemen sınıfların işçi devriminden duyduğu korkuyla geldi. Bu haftaki Ekim yazımızda tam da bunu anlattık. UBI, kast düzenine mi yoksa özgürleşmeye mi hizmet eder sorusunun yanıtı, UBI'nin tasarımında değil, onu kimin, hangi güçle talep ettiğindedir. Sermayenin fısıldadığı UBI, susturma parasıdır. Örgütlü sınıfın söke söke aldığı UBI ise çalışma süresinin kısaltılmasının bir adımı olabilir. Aynı kelime, iki ayrı dünya.
"Alternatif: ağır vergi ve kamu servet fonu, yani yamalı sosyal demokrasi"
Video, ikinci seçenek olarak "özel mülkiyet korunurken otonom sermayenin kârlarının ağır vergilerle ya da kamu servet fonlarıyla topluma aktarıldığı" bir modeli anlatıyor; her yurttaşın doğuştan "o teknoparkın ortağı" olduğu, sadaka yerine temettü aldığı bir düzen. Ve dürüstçe ekliyor: bu, kapitalizmin krizlerini "yamalarla" kapatan liberal modelin uzantısıdır ve başarısı yine demokratik kurumların gücüne bağlıdır.
Teşhis doğru, ama "yama" sözcüğü neyi yamadığını söylemiyor. Hisse dağıtmak mülkiyeti değiştirmez; mülkiyetin getirisini paylaştırır. Norveç Petrol Fonu ya da Alaska Kalıcı Fonu örnekleri, yurttaşa yıllık bir çek verir; ama petrolün nasıl çıkarıldığına, kimin çalıştırıldığına, ne üretildiğine dair hiçbir söz hakkı vermez. Üretim kararı yine sermayenin elindedir; yurttaş pasif bir temettü alıcısıdır. Videonun UBI için söylediği "üretim üzerindeki söz hakkının kaybı" eleştirisi, servet fonu için de aynen geçerlidir; video bunu fark etmiyor.
Daha önemlisi, "ağır vergi" çözümü, kârın var olmasını gerektirir. Yukarıda gördük: işçisiz bir dünyada kâr yoktur. Dolayısıyla bu seçenek de ancak emeğin sürdüğü, yani videonun "üçüncü olasılık" dediği tam ikamenin gerçekleşmediği bir dünyada anlamlıdır. Video, kendi senaryolarının birbirini dışladığını görmüyor. Ya emek sürer ve o zaman mesele vergi değil, çalışma süresinin kısaltılması ve emeğin üretim üzerindeki denetimidir; ya da emek bitmiştir ve o zaman vergilendirilecek kâr da bitmiştir. İkisinin ortası, yani "makineler her şeyi üretir, patronlar kâr eder, devlet vergi alır, biz temettü yeriz" tablosu, dört ayrı ekonominin parçalarından yapılmış bir kolajdır.
"Marx'ın hayali daha olası hâle gelebilir; ama detaylar çözülmemiş ve Fresco'nun Venüs Projesi de var"
Video üçüncü seçeneğe geliyor: "daha sosyalist ve komünist yaklaşımlar." Marx'ın, makineleşme sayesinde zorunlu emeğin azalacağı beklentisiyle AGI'nin vaadi arasında "büyük paralellik" olduğunu doğru biçimde görüyor. AGI tek bir grubun denetiminde kalmayıp herkesin eşit eriştiği bir bolluk aracına dönüşürse "bolluğun dağıtımı emek katkısına endekslenmek zorunda kalmaz" ve "Marx'ın hayal ettiği gelecek çok daha olası hâle gelebilir." Sonra ekliyor: "Modelin detayları nasıl işler, buraya sığdırmam imkânsız ve dürüst olmak gerekirse teoride bile bütün detayların çözüldüğünü düşünmüyorum. Pratik ise tamamen başka bir konu." Ve hemen ardından Jacques Fresco'nun Venüs Projesi'ni, paranın ve piyasanın tamamen kaldırıldığı "kaynak temelli ekonomi"yi anıyor.
Bu bölümde iki şey yapılıyor ve ikisi de tartışmaya değer. Birincisi, Marx'ın tezi bir "hayal" ve "beklenti" olarak sunuluyor; yani bir ütopya olarak. Oysa Marx'ın söylediği şey bir arzu değil, bir çelişkinin betimlemesidir: kapitalizm, üretimi gitgide toplumsallaştırır (fabrika, iş bölümü, bilim, dünya pazarı) ama mülkiyeti özel tutar; bu çelişki, üretici güçlerin gelişmesini bir noktada engeller ve bir biçimde çözülmek zorundadır. Yapay zeka, bu çelişkinin en çıplak hâlidir: insanlığın bütün ortak bilgisinden yapılmış bir araç, birkaç şirketin mülküdür. Marx'ın "detayı" bu çelişkinin adının konmasıdır; videonun istediği "model detayı" ise, çelişkinin nasıl çözüleceğine dair bir plan. Marx böyle bir plan yazmayı bilerek reddetti; Engels'in Anti-Dühring'de alay ettiği gibi, "geleceğin aşçısı için tarif yazmak" ütopyacıların işidir. Çözüm, mücadelenin içinde, mücadele edenler tarafından bulunur.
İkincisi, bu mücadelenin bir tarihi var ve video o tarihi tek kelimeyle anmıyor. 1917'den 1991'e kadar, dünyanın üçte birinde, üretim araçlarının toplumsal mülkiyetiyle planlı ekonomi denendi. Bu deneyim büyük kazanımlar üretti: sekiz saat, parasız eğitim ve sağlık, kadınların kitlesel olarak üretime katılması, okuma yazmanın yüzde yirmiden yüzde yüze çıkması, ve en önemlisi, kapitalist ülkelerin işçi sınıflarına Ekim korkusuyla verilen sosyal hakların tamamı. Ve büyük hatalar yaptı; bürokratik yozlaşmadan tüketici malı kıtlığına, 1956 sonrası restorasyonun sonunda kapitalizme geri dönüşe kadar. Bu deneyim incelenebilir, eleştirilebilir, öğrenilebilir; "detaylar çözülmemiş" demek, yüz yıllık bir laboratuvarın kayıtlarını okumayı reddetmektir. Marx'ın 1875'teki Gotha Programı Eleştirisi'nde yazdığı iki aşama, "herkesten yeteneğine göre, herkese emeğine göre" ve ardından "herkese ihtiyacına göre", bu deneyimin içinde test edilmiş, uygulanmış, tartışılmış ilkelerdir. Videonun "bolluk emek katkısına endekslenmek zorunda kalmaz" cümlesi, Marx'ın ikinci aşamasının farkında olmadan yeniden keşfidir. Keşfedilecek bir şey değil, okunacak bir şey.
Venüs Projesi'ni Marx'ın yanına koymak ise bir sınıflandırma hatasıdır. Jacques Fresco'nun 1990'lardan itibaren savunduğu "kaynak temelli ekonomi", bilim insanlarının ve bilgisayarların kaynakları "rasyonel olarak" dağıttığı, siyasetin ve sınıf mücadelesinin gereksiz olduğu bir teknokrasidir. Marx'ın karşı çıktığı şeyin tam kendisidir: toplumsal çelişkileri mühendislik problemine indirgemek. Fresco'yu anmak, Marx'ı da onun gibi bir "tasarımcı" sanmaktan kaynaklanıyor. Oysa Marx'ta geleceği tasarlayan bilim insanı değil, kendi kurtuluşunu örgütleyen sınıftır. Fark, detay değil, özdür.
"Kıtlık bitmez: deniz manzaralı ev, nadir toprak elementleri, sevdiğimiz insanın ilgisi"
Video, haklı olarak, emeğin bitmesinin kıtlığın bitmesi anlamına gelmeyeceğini söylüyor. Yapay zeka teşhisi, mühendisliği, idareyi ve pek çok malı bedavaya yakın hâle getirebilir; ama "kullanılabilir toprağı, deniz manzaralı ev sayısını, nadir toprak elementlerini, gezegenin taşıma kapasitesini, siyasal gücün nasıl dağıtılacağını ve sevdiğimiz birinin bize ayırdığı ilgiyi" sınırsız kılamaz. O yüzden "gerçekten kıt kaynakları kimin alacağına" karar veren kurallar gerekecektir.
Bu doğru bir uyarı ve videonun bolluk söylemine karşı sağlıklı bir fren. Ama kıtlık listesinin kendisi öğreticidir, çünkü her kalem farklı türden bir "kıtlık"tır ve hepsi toplumsaldır. Deniz manzaralı ev kıtlığı, bir rant kıtlığıdır: deniz kıyısının mülk edinilmesinin ve manzaranın fiyatlanmasının sonucudur. Kapitalizm öncesi toplumlarda kıyı ortak alandı; bugün Bodrum'un kıyısı duvarlarla çevrilidir. Kıtlığı yaratan deniz değil, tapudur. Nadir toprak elementleri kıtlığı, bir israf kıtlığıdır: her yıl yeni telefon, her iki yılda yeni araba, planlanmış eskime ve geri dönüşümsüz tüketim üzerine kurulu bir üretim düzeninin sonucudur. Dayanıklılık ve onarılabilirlik için tasarlanan bir ekonomide aynı elementler on kat fazla insana yeter. Gezegenin taşıma kapasitesi, iklim yazılarımızda anlattığımız gibi, yüz şirketin dünya emisyonlarının yüzde yetmişini ürettiği bir düzende "insanlığın" değil, sermaye birikiminin sorunudur. Siyasal gücün dağılımı ise kıt bir kaynak değil, mücadelenin konusudur.
Geriye "sevdiğimiz insanın ilgisi" kalıyor ve bu, listenin tek gerçek kıtlığı. Ama o kıtlık, hiçbir ekonomik sistemin kaldırabileceği ya da kaldırması gereken bir kıtlık değil; insan olmanın bir parçası. Onu bir ekonomik kaynak listesine koymak, Marx'ın Elyazmaları'nda "her şeyin paraya çevrildiği" dünya dediği şeyin ta kendisidir. Kıtlık uyarısı doğru; ama kıtlığın doğal mı toplumsal mı olduğunu ayırmadan yapılan uyarı, mevcut kıtlıkları doğallaştırır.
"Mülkiyet çözülse bile iş psikolojik bir ihtiyaçtır: yapı, statü, amaç"
Video, mülkiyet sorunu "en adil biçimde çözülse" bile "çok daha zor bir psikolojik savaş" beklediğimizi söylüyor. Haklı bir gözlemle başlıyor: işi angarya olarak görüyoruz ve haklıyız, çünkü sistem bizi sevmediğimiz işler için eğitip o işlerde ay sonunu getirmeye zorluyor; işimize yabancılaşıyoruz. Ama iş, aynı zamanda günümüze yapı veriyor, aile dışı sosyal temas sağlıyor, bizden büyük bir amaca bağlıyor, statü ve kimlik veriyor. Deci ve Ryan'ın öz-belirleme kuramındaki üç ihtiyacı, özerklik, yetkinlik ve ilişkililiği anıyor: AGI işimizi alırsa yetkinlik alanımızı kaybederiz, özerkliğimizi robotlara devrederiz, metaverse ilişkililiği azaltır.
Burada videonun kendi gözlemi, kendi sonucunu çürütüyor. Eğer bugünkü iş, videonun dediği gibi, "sevmediğimiz işler için eğitilip zorla sürdürdüğümüz" yabancılaşmış bir emekse, o zaman bu iş özerklik vermiyor (işi patron belirler), yetkinlik vermiyor (zihinsel Taylorizm tam da işçinin yetkinliğini söküp makineye aktarmaktır) ve ilişkililiği de açık plan ofislerde, performans yarışında, servis-ev-fabrika üçgeninde kurutuyor. Yani öz-belirleme kuramının üç ihtiyacı, kapitalist işte zaten karşılanmıyor. Video bunu bir yerde kabul ediyor ("teknik olarak bu şeyler için mesleğe ihtiyacımız yok"), sonra "ama milyarlarca insan söz konusu olduğunda sistemin yapı vermesinin avantajları var" diyerek geri adım atıyor. Bu geri adım, Thompson'ın anlattığı zaman disiplininin savunusudur: insanlar kendi başlarına kalırsa amaçsızlaşır, onlara fabrika zili lazımdır. Bu görüş, sanayi devriminin fabrikatörlerinin görüşüdür ve o günden beri sürekli yanlışlanmıştır: her çalışma süresi kısaltması, "işçi boş zamanında ne yapar" korkusuyla karşılandı ve her seferinde işçiler o zamanı kütüphane, spor kulübü, sendika, koro ve aile için kullandı.
Marx'ın Elyazmaları'ndaki ayrımı burada temel önemde: yabancılaşmış emek ile insanın kendi etkinliği aynı şey değildir. İnsan, Marx'a göre, etkinliğiyle hem dünyayı hem kendini üreten bir varlıktır; bu etkinlik kapitalizmde "emek" biçimini alır ve yabancılaşır. Çözüm, etkinliğin kaldırılması değil, yabancılaşmanın kaldırılmasıdır: insanın ne üreteceğine, nasıl üreteceğine, kiminle üreteceğine kendisinin karar vermesi. Videonun önerdiği "sivil, bilimsel, sanatsal ve yerel ağlar" aslında tam da bunu tarif ediyor ve biz bu öneriyi destekliyoruz. Ama bu ağların kurulması için AGI'nin gelmesini beklemek gerekmez; sendika, kooperatif, bilim atölyesi, mahalle meclisi, halk korosu bugün kurulabilir ve kuruluyor. Fromm yazımızda (Sahip Olmaktan Olmaya) bunu "olma" tarzı olarak anlatmıştık: insanın değerini sahip olduğu işten değil, ne olduğundan ve ne yaptığından alması. Bu bir psikolojik tavsiye değil, bir örgütlenme programıdır.
"Cennet paradoksu: acı olmadan mutluluk, kıtlık olmadan arzu olmaz"
Video, dinsel cennet imgesinden yola çıkarak "cennet paradoksu"nu anlatıyor: insan mutluluğu, arzusu ve varoluş ihtiyacı eksikliklere, mücadeleye, çelişkilere ve ölümlülüğe bağlıdır; açlığı bildiğimiz için yemekten, yorgunluğu bildiğimiz için dinlenmekten keyif alırız; "her arzunun anında tatmin edildiği" bir dünyada insanı renklendiren değerler anlamsızlaşır.
Bu argümanın yapısı tanıdık: insan ihtiyacını evrimsel olarak sabitlenmiş bir doğa olarak alıp, bu doğanın değişmiş koşullarda "bozulacağını" söylemek. Üç itiraz. Birincisi, bu, insan ihtiyacını tarihsiz kılar. Marx'ın Alman İdeolojisi'ndeki temel saptaması, insanın ihtiyaçlarının karşılanmasının "yeni ihtiyaçlar ürettiği", yani ihtiyacın tarihsel olarak genişlediğidir. Okuma yazma bilmeyen bir köylünün kitap ihtiyacı yoktu; eğitim o ihtiyacı yarattı. Boş zamanı olmayan işçinin müzik ihtiyacı sınırlıydı; sekiz saat ve hafta sonu o ihtiyacı yarattı. Bir ihtiyacın karşılanması, insanı boşluğa düşürmez; daha yüksek bir ihtiyaca taşır. "Her arzunun anında tatmini" imgesi, arzuyu bir liste gibi, sabit ve tükenebilir sanıyor. İnsan arzusu liste değildir.
İkincisi, argümanın en güçlü deneysel çürütmesi karşımızda duruyor: zenginler. Videonun tarif ettiği "her istediğin anında gerçekleşiyor" dünyasında bugün birkaç yüz bin kişi yaşıyor. Bu insanlar mutsuzluktan ve amaçsızlıktan erimiyor; tam tersine, daha çok istiyor. Musk'ın Mars'ı, Bezos'un uzay gemisi, Zuckerberg'in metaverse'ü, Altman'ın "süper zeka"sı, ölümsüzlük peşindeki Silikon Vadisi biyoteknoloji fonları: bunlar "cennet paradoksu"na yakalanmış insanların değil, doyumsuzluğun kurumsallaştığı bir sınıfın davranışlarıdır. Eğer kıtlıksızlık insanı anlamsızlığa düşürüyorsa, bunu ilk görmemiz gereken yer Davos'tur; görmüyoruz. Tam tersi, bolluk içinde yaşayanlar, boş zamanı en iyi kullananlardır: felsefe, bilim, sanat, siyaset tarih boyunca boş zamanı olan sınıfların işi oldu. Marx'ın bütün iddiası, bu boş zamanı herkesin zamanı yapmaktır. Video, aristokratın ayrıcalığı olarak binlerce yıl övülen şeyi, halkın eline geçecek olduğunda tehlike olarak görüyor.
Üçüncüsü, "mücadele olmadan anlam olmaz" önermesi doğruysa bile, mücadelenin biçimi açlık ve yoksulluk olmak zorunda değil. Dağa tırmanmak mücadeledir; bir ispatı tamamlamak mücadeledir; bir koroyu bir araya getirmek mücadeledir; bir çocuğu büyütmek mücadeledir. Videonun "kıtlık" dediği şeyin yerini "güçlük" alabilir ve güçlük, kıtlığın tersine, insanın kendi seçtiği bir şeydir. Bir toplumun insanlarını anlam bulsunlar diye aç bırakmasını savunan kimse yok; o hâlde argümanın bütün gücü, "açlık" ile "güçlük" arasındaki kaymadan geliyor.
"Toplum yasın beş aşamasından geçiyor: inkâr, öfke, pazarlık, depresyon, kabul"
Video kapanışa doğru, insanlığın yapay zeka karşısında "beş aşamalı başa çıkma" sürecinin ilk aşamasında, inkârda olduğunu söylüyor. Sonra öfke gelecek: "kurye robotlarını tekmeleyenler, yapay zeka kullanımını ayıplayanlar, işini kaybedenlerin öfkesi." Sonra pazarlık: "şu alanlarda olur, bu alanlarda olmaz." Sonra depresyon, "dibe vuruş." Ve nihayet kabul: ancak o zaman bu konuları "ciddi biçimde tartışma şansımız" olur.
Önce bilimsel not. Beş aşama şeması, Elisabeth Kübler-Ross'un 1969'da ölümcül hastalarla görüşmelerinden türettiği klinik bir gözlemdir; ne ampirik bir model olarak tasarlanmıştı ne de sonraki araştırmalarla doğrulandı. Yas araştırmalarında aşamaların sırayla yaşandığına dair kanıt bulunamadı; Stroebe ve arkadaşlarının 2017'de yayımladığı değerlendirme, sağlık çalışanlarını bu şemayı kullanmamaları konusunda açıkça uyarır, çünkü şema, "doğru" yas tutmayanları patolojikleştirir. Evrim Ağacı gibi bir kanalın, zayıf ampirik desteğe sahip bir popüler psikoloji şemasını, bireyden topluma sıçratarak kullanması şaşırtıcıdır.
Ama asıl sorun bilimsel değil, siyasal. Toplumun bir teknolojiye verdiği tepkiyi yas aşamalarıyla anlatmak, üç şey yapar. Birincisi, teknolojiyi bir ölüm gibi, yani kaçınılmaz ve tartışılmaz bir olgu gibi kurar. Ölüme itiraz edilmez; ona ancak uyum sağlanır. Oysa yapay zekanın kimin elinde, hangi amaçla, hangi hızla geliştirileceği, bir ölüm değil, bir karardır. İkincisi, direnişi hastalık kılar: kurye robotunu tekmeleyen işçi "öfke aşamasında"dır; işyerinde yapay zeka kullanımına karşı çıkan çevirmen "pazarlık aşamasında"dır; yapay zekanın mesleğini bitirmesine karşı grev yapan Hollywood senaristi, demek ki henüz "kabul"e ulaşmamıştır. Bu şemada hiçbir siyasal eylem meşru değildir; hepsi, aşılması gereken bir evredir. Üçüncüsü, "kabul"ü tek sağlıklı son durak yapar ve kabulü, tartışmanın ön koşulu olarak koyar: "ancak kabul ettiğimizde bu konuları ciddi biçimde tartışabiliriz." Yani önce teslim ol, sonra konuş.
Biz tam tersini söylüyoruz. Kurye robotunu tekmeleyen işçi yanlış hedefe vuruyor olabilir; ama hasta değil, Luddist bile değil, mülkiyet sorusuna bedeniyle yanıt veren biridir. 2023 Hollywood senarist grevi, yapay zeka konusunda dünyada kazanılmış ilk toplu sözleşme maddelerini getirdi; "öfke aşaması" değil, örgütlü mücadeleydi ve kazandı. Yapay zekanın hangi alanlarda kullanılıp hangilerinde kullanılmayacağını tartışmak, "pazarlık aşaması" değil, siyasetin kendisidir. Videonun "boş reddiye" dediği şeyin karşısına koyduğu "sistem buna izin vermiyor" cümlesi ise sorunun özünü yanlışlıkla itiraf eder: evet, sistem izin vermiyor. O zaman mesele, kabul etmek değil, sistemi değiştirmektir. Bizim son durağımız kabul değil, örgütlenmedir.
"Bu konuları hep birlikte, halk olarak belirleyeceğiz"
Video, umutla kapanıyor: bu sorular fizik ve kimya soruları değil, sosyoloji, psikoloji, hukuk ve siyaset sorularıdır; "nereye gideceklerini doğrudan biz belirleyebiliriz"; "ne kadar farkında olduğumuz ve hangi yönde değişim talep ettiğimiz, ulaşacağımız geleceği doğrudan etkiler."
Buna katılmamak mümkün değil; ama bir soru sormamak da mümkün değil: "biz" kim? Video boyunca "biz", "halk", "insanlık", "kamu" sözcükleri birbirinin yerine kullanılıyor ve içleri hiç doldurulmuyor. Oysa "halk" hangi örgüt biçimiyle talep eder? Twitter'da mı, sandıkta mı, sendikada mı, sokakta mı? Talep edilen şey nedir: "yapay zeka durdurulsun" mu, "yapay zeka kamulaştırılsın" mı, "çalışma süresi kısaltılsın" mı, "verimiz bizim olsun" mu? Bu soruların yanıtı, "farkındalık"la değil, sınıfla verilir. İşvereninin yapay zeka projesinden hisse alan beyaz yakalıyla, aynı projeyle işten çıkarılan çağrı merkezi işçisi aynı "halkın" içindedir ve aynı şeyi talep etmez. Video, ikisini "biz" içinde eritiyor ve sonuçta hiçbir talebin öznesi kalmıyor. "Hep birlikte karar vereceğiz" cümlesi, kimin karar vereceğini söylemediğinde, kararı bugün verenlere bırakır.
İki Okuma, Tek Video
| Videonun çerçevesi | Sınıfsal çerçeve | |
|---|---|---|
| Gelecek nasıl gelir? | AGI gelir; takvimi belirsiz, gelişi kesin; biz hazır olmalıyız | Yapay zeka belirli sınıflar tarafından, belirli çıkarlarla geliştirilir; gelecek yapılır, beklenmez |
| Değişen ve sabit kalan | Teknoloji değişir, mülkiyet, piyasa ve ücret sabit kalır | Teknoloji ile mülkiyet ilişkisi çatışır; biri öbürünü dönüştürür |
| Özne | "Biz insanlık", "halk", "sen" | Sınıflar: üretim aracının sahipleri ve emeğini satanlar |
| İşçisiz fabrika | Sahiplerine muazzam servet üretir | Canlı emek yoksa artı değer yok; kapitalizmde imkânsız, komünizmde kurtuluş |
| Yapay zeka nedir? | İnsan zihnini ikame eden yeni tür araç | İnsanlığın kristalleşmiş kolektif emeğinin özel mülk hâline getirilmiş biçimi |
| Kas/zihin ayrımı | "Bu kez farklı": ilk kez zihin ikame ediliyor | Zihinsel Taylorizm iki yüz yıllık; nitelik değil ölçek değişiyor |
| Kanıtlar | Şirket beyanları, lansmanlar, bir ağlama anekdotu | Bağımsız doğrulama; beyanın değerleme ve düzenleme işlevi |
| Sahipler | Beş isim; "efendiler", "lordlar" | Fonlar, anonim şirketler, rekabet yasası; "sınıf" |
| UBI | Efendilerin lütfu, kast riski | Kimin talep ettiğine bağlı: susturma parası ya da çalışma süresinin kısaltılmasının adımı |
| Servet fonu | Herkes doğuştan ortak | Getiri paylaşılır, üretim kararı sermayede kalır |
| Marx | Çözülmemiş detayları olan hayal; Fresco ile aynı raf | Çelişkinin adı; yüz yıllık deneyim; tasarım değil mücadele |
| İş ve anlam | İş yapı ve kimlik verir, kaybolursa boşluk | Yabancılaşmış emek anlam vermez; insanın denetlediği etkinlik verir |
| Kıtlık | Deniz manzarası, nadir toprak, ilgi | Rant, israf, birikim; kıtlıklar toplumsal |
| Cennet paradoksu | Kıtlık olmadan arzu olmaz | İhtiyaç tarihseldir ve genişler; zenginler bu tezi her gün çürütür |
| Toplumsal tepki | Yasın beş aşaması; son durak kabul | Siyasal mücadele; son durak örgütlenme |
| "Ne yapacaksın?" | Hangi işi yapacaksın? | Hangi dünyayı kuracaksın? |
Evrim Ağacı Sınıfsal Olarak Nerede Duruyor?
Bir metni eleştirirken yazarının niyetini değil, konumunu sormak gerekir. Niyet, Evrim Ağacı söz konusu olduğunda, açıkça iyidir: on beş yılı aşkın süredir Türkiye'de evrim kuramını, bilimsel yöntemi ve şüpheciliği, dinsel ve milliyetçi baskıya rağmen, milyonlarca gence taşıyan bir ekip. Bu emeğin değeri tartışılmaz ve bu yazı o emeğe saygıyla yazılıyor. Ama konum, niyetten bağımsız olarak, neyin görülüp neyin görülmediğini belirler.
Evrim Ağacı'nın konumunu üç çizgiyle tarif edebiliriz. Birincisi, maddi konum. Ekip, videonun kapanışında da çağrı yaptığı gibi, Patreon ve Kreosus üzerinden okur desteğiyle, YouTube reklam geliriyle ve zaman zaman sponsorlu içerikle yaşıyor. Bu, devlete ve büyük sermayeye bağlı medyadan çok daha onurlu bir konumdur; ama aynı zamanda, varlığını sürdürmek için her gün izleyici bulmak zorunda olan, küçük ölçekli bir bilgi üreticisinin konumudur. Bu konumda olan herkes gibi Evrim Ağacı da, dikkat ekonomisinin kurallarına tabidir: yapay zeka gibi bir konuda, şirketlerin ürettiği heyecan dalgasının dışında kalmak, izlenmemek demektir. "AGI geliyor" anlatısı, bu dalganın kendisidir ve dalgaya binmeden dalgayı eleştirmek zordur.
İkincisi, ideolojik konum. Evrim Ağacı'nın kendini tanımladığı yer "tarafsız bilim"dir; Eylül'deki muhalefet videosunun kapanışında bunu açıkça söylemişti: "bizim kişisel görüşümüzün önemi yok, önemli olan bilimin ne söylediği." Bu tutum, yaratılışçılığa karşı sağlam bir siperdir; toplumsal konularda ise bir kör noktaya dönüşür. Çünkü toplumsal konularda "bilimin söylediği" diye tek bir şey yoktur; iktisat, sosyoloji ve psikoloji, sınıfsal konumlara göre farklı sorular soran ve farklı yanıtlar bulan disiplinlerdir. "Tarafsızlık" iddiası, bu alanlarda, egemen görüşün taraf olarak görünmemesini sağlar: Acemoğlu'nun görev modeli "bilim" olur, Marx'ın değer teorisi "ideoloji"; şirketlerin yetenek iddiaları "veri" olur, işçi grevleri "öfke aşaması". Video bu dağılımı bilerek yapmıyor; konumu bunu ona yaptırıyor.
Üçüncüsü, sınıfsal konum. Evrim Ağacı'nın kadrosu ve izleyicisi, Türkiye'nin eğitimli, kentli, çoğunlukla genç ve çoğunlukla beyaz yakalı kesimidir: mühendisler, yazılımcılar, akademisyenler, öğrenciler. Bu kesim, Karaburun bildirimizde "zihinsel proletarya" dediğimiz, kendini işçi saymayan ama emeğini satan ve yapay zeka tarafından ilk vurulan kesimdir. Bu kesimin yapay zeka karşısındaki ruh hâli, videonun ruh hâlidir: hem hayranlık hem korku; hem "biz yapıyoruz" gururu hem "biz gidiyoruz" paniği. Video bu kesimin iç sesidir ve tam da bu yüzden, bu kesimin kör noktasını paylaşır: kendini sınıf olarak görmemek. "Ne yapacaksın" sorusu, bir yazılımcının kendine sorduğu sorudur; bir kuryenin ya da bir tekstil işçisinin sorusu bu değildir, onlar işlerinin "anlam" verdiğini hiç düşünmediler. Videonun bütün psikolojik kaygıları, işinde bir miktar özerklik, yetkinlik ve statü bulmuş bir kesimin bunları kaybetme kaygısıdır. Bu kaygı meşrudur; ama "insanlığın" kaygısı değil, bir ara sınıfın kaygısıdır.
Bu üç çizgi birleştiğinde, videonun neden şirket anlatısına bu kadar yakın düştüğü anlaşılır: dalgaya binmek zorunda olan, tarafsızlık iddiasıyla egemen çerçeveyi veri olarak alan ve kendi sınıfsal konumunu "insanlık" olarak evrenselleştiren bir ses. Bu, Evrim Ağacı'na özgü bir kusur değil; Türkiye'de ve dünyada bilim iletişiminin, popüler teknoloji yayıncılığının ve akademik "yapay zeka etiği"nin büyük bölümünün ortak konumudur. Evrim Ağacı yalnızca bunu en iyi ve en etkili yapan olduğu için muhatabımızdır.
Ve bu konum kaderi değildir. Bilimin tarihi, "tarafsız" konumdan sınıfın yanına geçen bilim insanlarıyla doludur: Bernal, Haldane, Needham, Türkiye'de Necdet Bulut ve Mustafa Akgül. Evrim kuramının en büyük popülerleştiricilerinden Stephen Jay Gould, biyolojik determinizme karşı yürüttüğü mücadeleyi hiç gizlemeden sınıfsal bir mücadele olarak tarif etti. Bilimin halka taşınması, kendi başına, sınıfsal bir eylemdir; çünkü bilgi tekelini kırar. Evrim Ağacı bunu on beş yıl yaptı. Yapay zeka konusunda yapması gereken şey, aynı şeyi şirketlerin bilgi tekeline karşı yapmaktır.
Marksist Vizyon: Bizi Bekleyen Gelecek Hangi Gelecek?
Videonun felsefi tuzağından çıktıktan sonra, aynı soruyu kendi dilimizle sormak gerekiyor: yapay zeka gerçekten üretici güçlerde büyük bir sıçrama yaratıyorsa, bizi hangi gelecek bekliyor? Burada, "umut" ya da "korku" değil, çelişkinin kendisinden türeyen bir yanıt vermeye çalışacağız.
Birinci saptama: yapay zeka, üretici güçlerin toplumsallaşmasının yeni bir evresidir. Bu modeller, tek bir dehanın ya da tek bir şirketin eseri değil; insanlığın dijitalleşmiş kolektif emeğinin, Wikipedia yazarından açık kaynak kodcuya, fotoğraf paylaşan gençten dilbilgisi forumunda soru yanıtlayan emekliye, milyarlarca insanın karşılıksız katkısının ürünüdür. Bu anlamda yapay zeka, "sahibi" olmaya en az uygun üretim aracıdır; özel mülkiyetle en keskin çelişkiye düşen araçtır. Distilasyon yazımızda bu çelişkinin komik bir yüzünü göstermiştik: herkesin emeğinden öğrenmek "adil kullanım", tekelin çıktısından öğrenmek "hırsızlık". Çelişki, tam da bu kadar çıplak.
İkinci saptama: kapitalizm bu çelişkiyi, sermayenin her zaman yaptığı gibi, iki yolla yönetmeye çalışır. Birincisi, emeği ikame etmek yerine değersizleştirmek: bugün olan budur ve orta vadede olmaya devam edecektir. İşler yok olmaz; parçalanır, gözetlenir, ucuzlar, "gig"e dönüşür. İkincisi, çöküş: aşırı yatırım, kârsızlık, balon. İki yol da işçi sınıfına fatura kesilir. Dolayısıyla "AGI ne zaman gelecek" sorusu, bizim için ikincil bir sorudur. Birincil soru, bugünkü yapay zekanın kim tarafından, kime karşı kullanıldığıdır.
Üçüncü saptama: bu çelişkinin çözümü, üretim araçlarının toplumsal mülkiyetidir ve yapay zeka için bu, somut ve bugünden başlanabilir bir programdır. Sosyalist Yapay Zeka Manifestosu'nda (bağlantı) ve Odak 2026 için hazırladığımız "Halkın Verisinden Halkın Modeline" çerçevesinde bunu ayrıntılı yazdık; burada omurgasını özetleyelim. Veri bir müşterektir; kimsenin verisi kimsenin izni olmadan model eğitiminde kullanılamaz ve kullanıldığında bedeli topluma ödenir. Modeller kamu malıdır; kamu kaynağıyla, kamu verisiyle eğitilen her model açık ağırlıklı ve denetlenebilir olmak zorundadır. Hesaplama altyapısı, su ve elektrik gibi, kamusal hizmettir; veri merkezleri yerel toplulukların suyunu ve enerjisini onların rızası olmadan kullanamaz. İşyerinde yapay zeka, işçinin örgütünün onayı olmadan devreye alınamaz; algoritmik yönetim, gözetim ve otomatik işten çıkarma yasaktır; verimlilik artışı, kârı değil çalışma süresini kısaltır. Bu program bir ütopya değil; her maddesi bugün bir sendika talebi, bir yasa teklifi, bir toplu sözleşme maddesi olabilir ve dünyanın bir yerinde zaten oldu.
Dördüncü saptama: çalışma süresinin kısaltılması, bütün bu tartışmanın bugünkü somut biçimidir. Video, "emek bitince ne yapacağız" diye soruyor. Biz, "emek azalıyorsa neden hâlâ haftada kırk beş saat çalışıyoruz" diye soruyoruz. 1917'den sonra bütün dünyada sekiz saat kazanıldı; o günden beri verimlilik kat kat arttı, çalışma süresi yerinde saydı. Yapay zeka verimliliği gerçekten artırıyorsa, bunun ilk ve en basit sonucu, otuz saatlik hafta olmalıdır; ücret düşmeden. Bu talep, videonun bütün "psikolojik" kaygılarını da yanıtlar: insanlara "iş" değil, zaman lazımdır; o zamanı da kendileri doldurur. Bu haftaki Ekim yazımızda anlattığımız gibi, sekiz saat de bir zamanlar "ütopya"ydı.
Beşinci saptama: eğitim. Video, "çocuğumuzu hangi mesleğe hazırlayalım" sorusunun anlamını kaybedeceğini söylüyor. Doğru; ama bu soru zaten yanlış soruydu. Eğitim dosyamızda savunduğumuz politeknik eğitim, çocuğu bir mesleğe değil, üretimin bütününü anlamaya hazırlar: bilimle, emekle, sanatla ve toplumsal kararla aynı anda ilişki kuran bir insan yetiştirir. Üniversite yazımızda (Üniversite Kimin İçin?) de aynı şeyi söyledik. "Yapay zeka çağında hangi beceri" sorusunun yanıtı bir beceri değil, bir yetkinliktir: içinde yaşadığı toplumu anlama ve değiştirme yetkinliği.
Altıncı saptama ve en önemlisi: bütün bunları yapacak özne, "farkındalığı artan halk" değil, örgütlü sınıftır. Yapay zekanın bugün en çok vurduğu kesimler, çağrı merkezi, çeviri, içerik, tasarım, yazılım, veri etiketleme, kurye, depo, Türkiye'de en örgütsüz kesimlerdir. Bilişim emekçisinin el kılavuzunda bunu uzun uzun yazdık: bilişim işçisi kod yazanla sınırlı değildir; ağ yöneticisi de, içerik üreticisi de, kurye de aynı zincirin halkasıdır. Yapay zeka bu zinciri bir araya getirmek için eşsiz bir fırsattır, çünkü hepsini aynı algoritma yönetiyor.
Komünist Manifesto 2.0'da geleceğin insanının ağzından yazdığımız bir cümle, bu bölümün özeti olsun: "Makine ortak, zincir kırık." Videonun gördüğü makine aynı makine; fark, zincirde.
Genç Yoldaşlara: "Ne Yapacaksın?" Sorusuna Bizim Yanıtımız
Sevgili genç yoldaşlar, video size soruyor: o sabah uyandınız, dişinizi fırçaladınız, kahvaltı ettiniz; şimdi ne yapacaksınız?
Önce sorunun kendisine bakmanızı istiyoruz. Bu soru, size bir iş görüşmesinde sorulan soruyla aynı sorudur: "Kendinizi beş yıl sonra nerede görüyorsunuz?" İkisi de sizi, piyasaya satacağınız bir şey olarak düşünmenizi ister. İkisinde de doğru yanıt yoktur; çünkü soru, yanıtı değil, kendinizi o biçimde düşünmenizi ister. Bu soruyu reddetmek, geleceği düşünmeyi reddetmek değildir; geleceği efendinin diliyle düşünmeyi reddetmektir.
Sonra size sorunun bir başka biçimini öneriyoruz: "O sabaha kadar ne yapacaksın?" Çünkü o sabah kendiliğinden gelmeyecek. Fabrikanın kapısına kimin adının yazılacağı, veri merkezinin suyunu kimin vereceği, modelin kimin verisiyle eğitileceği ve robotun yemek pişirdiği evde kimin oturacağı, önümüzdeki otuz yılın mücadelesinde belirlenecek. Video "bugün nasıl bir sosyal düzen kurduğumuz, yarın dizginleri kime teslim edeceğimizi belirler" diyor. Katılıyoruz. Yalnızca "kurmak" fiilinin öznesini açıkça yazıyoruz: örgütlü işçi sınıfı.
Ve son olarak, videonun "ne yapacaksın" sorusuna kendi yanıtımızı veriyoruz. O sabah uyandığımızda, makinelerin ürettiği zenginliğin herkesin olduğu bir dünyada, insanlık tarihinde ilk kez "ne yapmak zorundasın" değil "ne yapmak istersin" sorusunu soracağız. Resim yapacağız ve makinenin bizden iyi yapması umurumuzda olmayacak; çünkü resmi satmak için değil, yapmak için yapacağız. Okuyacağız ve "ne işe yarayacak" diye sormayacağız. Bilim yapacağız; çünkü merak, kıtlıktan doğmaz. Birbirimize bakacağız; çünkü videonun tek gerçek kıtlık olarak doğru saptadığı "sevdiğimiz insanın ilgisi", ancak zamanı olan insanların verebildiği bir şeydir ve o zamana ilk kez sahip olacağız. Ve evet, muhtemelen hâlâ toplantı yapacağız; çünkü ne üreteceğimize, nasıl paylaşacağımıza, gezegene nasıl bakacağımıza birlikte karar vermek, hiçbir makinenin bizim yerimize yapamayacağı tek iş değil, yapmasına izin vermeyeceğimiz tek iştir.
Marx bunu 1846'da bir cümleyle yazmıştı: komünist toplumda insan "sabah avlanır, öğleden sonra balık tutar, akşam hayvan bakar, yemekten sonra eleştiri yapar; avcı, balıkçı, çoban ya da eleştirmen olmak zorunda kalmadan." Video, bu cümlenin tarif ettiği hayatı bir tehdit olarak sunuyor. Biz onu, bütün mücadelenin amacı olarak görüyoruz.
Somut Görevler
Videoyu izleyin ve bir okuma grubunda tartışın. Video iyi bir tartışma başlatıcısı. Her bölümde şu üç soruyu sorun: burada hangi şey sabit tutulmuş, hangi şey değiştirilmiş; "biz" kimi kapsıyor, kimi dışarıda bırakıyor; kanıt kimden geliyor ve çıkarı ne. Bu üç soru, yalnızca bu videonun değil, bütün gelecek anlatılarının anahtarıdır.
Şirket beyanlarını kaynak gösteren her yapay zeka haberine karşı kaynak sorun. "Modelimiz şunu yaptı" diyen her açıklamanın yanına "kim doğruladı" sorusunu koyun. OpenAI'nin matematik yayını örneğinde olduğu gibi, çoğu zaman yanıt "kimse" ya da "yarısı" çıkar. Bu alışkanlık, bilimsel şüpheciliğin yapay zeka çağındaki biçimidir.
Kendi işyerinizde yapay zekanın bugün ne yaptığını yazın. Otuz yıl sonrasını hayal etmeden önce, bugün hangi görevin otomatikleştirildiğini, hangi kararın algoritmaya devredildiğini, hangi verinin toplandığını ve bunların ücrete, iş yoğunluğuna ve işten çıkarmaya nasıl yansıdığını bir sayfada yazın. Bu sayfa, bir sendika toplantısının ilk gündem maddesidir.
Çalışma süresinin kısaltılmasını talep listesine yazın. Yapay zeka verimliliği artırıyorsa, bu artışın ücret düşmeden çalışma süresine yansımasını, bir toplu sözleşme maddesi olarak, somut saatlerle talep edin. Bu, "emek sonrası dünya" tartışmasının bugünkü ve kazanılabilir biçimidir.
Veri ve model mülkiyetini bir hak talebi olarak öğrenin. Verinizin hangi modellerde kullanıldığını sormak, işyerinde devreye alınan sistemin ağırlıklarının açık olmasını istemek, kamu kaynağıyla eğitilen modellerin kamu malı olmasını savunmak: bunlar teknik değil siyasal taleplerdir ve KVKK yazılarımızda anlattığımız hukuki araçlarla bugün ileri sürülebilir.
"Biz" dediğinizde kimi kastettiğinizi açıkça söyleyin. Yapay zeka üzerine her tartışmada, konuşan kişinin sınıfsal konumunu ve çıkarını açıkça koymasını isteyin; kendinizinkini de koyun. "İnsanlık" sözcüğü çatışmayı gizler; "işçi", "patron", "hissedar", "kullanıcı" sözcükleri görünür kılar.
Videonun önerdiği ağları kurun ama AGI'yi beklemeden. Video, "sivil, bilimsel, sanatsal ve yerel ağlar" öneriyor. Doğru öneri. Bu ağların adı Türkiye'de zaten var: sendika, kooperatif, bilim atölyesi, mahalle meclisi, halk korosu, okuma grubu. Bunları "emek sonrası toplumun hazırlığı" olarak değil, bugünün sınıf örgütlenmesi olarak kurun. İkisi aynı şeydir.
Sevgili genç yoldaşlar,
Video, otuz yıl sonrasının bir sabahını tarif ediyor ve o sabahı ürkütücü buluyor. Haklı; çünkü tarif ettiği sabah, bugünün mülkiyet düzeninin otuz yıl sonrasının makineleriyle birleştirilmiş hâlidir ve bu birleşim gerçekten ürkütücüdür. Ama bu sabah bir kehanet değil, bir uyarıdır; ve uyarının muhatabı "insanlık" değil, bu düzeni değiştirebilecek tek güç olan örgütlü emektir.
Marx, sermayenin kendi mezar kazıcısını ürettiğini yazmıştı. Yapay zeka, bu cümlenin bugüne kadarki en çarpıcı örneğidir: insanlığın bütün kolektif bilgisini tek bir araçta toplayan sermaye, aynı anda bu aracın özel mülkiyetinin ne kadar saçma olduğunu da herkesin gözü önüne sermiştir. Herkesin emeğinden yapılmış bir şeyin birkaç kişiye ait olması, feodal beyin toprağa sahip olmasından daha az meşru değildir ve daha uzun sürmeyecektir.
Video "ne yapacaksın" diye soruyor. Yanıtımız kısa: örgütleneceğiz. Çünkü o sabah uyanıp "ne yapmak istersin" sorusunu sorabilmemizin tek yolu, bu sabah uyanıp "kim karar veriyor" sorusunu sormaktır.
Makine yeni, zincir eski. Zinciri kıranın kim olacağı ise, otuz yıl sonranın değil, bugünün sorusu.
Çağrı Mert Bakırcı'ya Açık Çağrı
Sayın Bakırcı,
Bu yazıyı videonuzla polemik yapmak için değil, videonuzun açtığı tartışmayı ciddiye aldığımız için yazdık. Türkiye'de yapay zeka üzerine konuşan sesler ya şirketlerin pazarlama metinlerini çeviriyor ya da teknolojiyi bütünüyle reddediyor; siz, mülkiyet sorusunu soran nadir seslerden birisiniz. "Üretim araçlarının tapusu kimde olacak" sorusunu yüz binlerce gence siz sordunuz. Bu az şey değil ve biz bunu teslim ediyoruz.
Ama o soruyu sorduktan sonra durduğunuz yer, bizce, yanlış bir yer. Şirketlerin "AGI geliyor" takvimini veri alıyorsunuz; şirketlerin yetenek iddialarını bağımsız doğrulamadan aktarıyorsunuz; mülkiyet sorusunun yanıtını "demokratik kurumlara" ve "farkındalığa" bırakıyorsunuz; ve direnişi, yasın bir aşaması olarak anlatıyorsunuz. Bunların her birinin nedenini yukarıda yazdık. Burada yalnızca bir şey eklemek istiyoruz: bu konumdan çıkmak için Marksist olmanız gerekmiyor. Bilimsel şüpheciliğinizi, astrolojiye ve yaratılışçılığa uyguladığınız titizlikle, yapay zeka şirketlerinin beyanlarına da uygulamanız yeterli. Kaynak kim, çıkarı ne, kim doğruladı, tekrar edilebilir mi: bu sorular sizin sorularınız. Yalnızca OpenAI ve Anthropic'e de sorulmalarını istiyoruz.
Ve bir çağrı yapıyoruz. Yapay zekanın insanlığın ortak bilgisinden yapılmış olduğunu siz de biliyorsunuz; Evrim Ağacı'nın on beş yıllık arşivi de o modellerin içinde. Bu ortak bilginin birkaç şirketin mülkü olmasına karşı, bilimin halka ait olduğunu savunan herkesin birlikte durabileceği bir zemin var: açık veri, açık model, kamusal hesaplama altyapısı, işyerinde algoritmik denetime karşı işçinin söz hakkı, verimlilik artışının çalışma süresinin kısaltılmasına dönüşmesi. Bu talepler bir partinin değil, bilgiyi müşterek sayan herkesin talepleridir. Sizi, bu talepleri birlikte tartışmaya, Evrim Ağacı'nın erişimiyle Bilgi Müşterekleri'nin sınıf çerçevesini yan yana koyup birbirimizin kör noktalarını görmeye davet ediyoruz. Ortak bir yayın, ortak bir tartışma, ortak bir çağrı; biçimi önemli değil.
Videonuz "ne yapacaksın" diye bitiyor. Bizim önerimiz: bu soruyu birlikte, insanlığı ortak bir özne olarak değil, kendi geleceğine sahip çıkan ortak bir mücadele olarak düşünerek yanıtlamak. Kapımız açık; sorularımız da.
Yoldaşça selamlarımızla, Bilgi Müşterekleri
Kaynaklar
- Evrim Ağacı, Yapay Genel Zeka Geldiğinde Ne Yapacaksın? (YouTube, 24 Ekim 2026)
- Karl Marx, Grundrisse, "Makineler Üzerine Fragman" (1857–58): zenginliğin ölçüsü olarak boş zaman
- Karl Marx, Kapital I. Cilt, 13. Bölüm "Makineler ve Büyük Sanayi"; III. Cilt, "Kâr Oranının Düşme Eğilimi Yasası"; II. Cilt, gerçekleşme sorunu
- Karl Marx, 1844 Elyazmaları, yabancılaşmış emek; Alman İdeolojisi (1846), ihtiyaçların tarihselliği ve "avcı, balıkçı, çoban, eleştirmen" pasajı
- Karl Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Önsöz (1859): üretici güçler ile üretim ilişkileri
- Karl Marx, Gotha Programı Eleştirisi (1875): iki aşama
- Friedrich Engels, Anti-Dühring (1878): ütopyacılık eleştirisi
- Paul Lafargue, Tembellik Hakkı (1880)
- Charles Babbage, On the Economy of Machinery and Manufactures (1832): zihinsel iş bölümü
- Harry Braverman, Labor and Monopoly Capital (1974): kavrayış ile yürütmenin ayrılması
- E. P. Thompson, "Time, Work-Discipline, and Industrial Capitalism", Past & Present 38 (1967)
- Daron Acemoglu ve Pascual Restrepo, "Automation and New Tasks: How Technology Displaces and Reinstates Labor", Journal of Economic Perspectives 33(2), 2019
- IMF, Gen-AI: Artificial Intelligence and the Future of Work (Ocak 2024); ILO, Generative AI and Jobs: A Refined Global Index of Occupational Exposure (Mayıs 2025)
- Edward Deci ve Richard Ryan, öz-belirleme kuramı; Margaret Stroebe, Henk Schut ve Kathrin Boerner, "Cautioning Health-Care Professionals: Bereaved Persons Are Misguided Through the Stages of Grief", OMEGA 74(4), 2017
- Wikipedia, OpenAI bulk release of mathematical papers (7 Ekim 2026 yayını, 722 el yazması, Lean doğrulaması, geri çekmeler, 28 Fields madalyalının 11 Eylül 2026 bildirisi)
- CellCog, OpenAI's 722 AI Math Papers: What's Proved, What's Checked (162 biçimsel doğrulanmış sonuç; yaklaşık yüzde elli teyitsiz)
- The Critic, Twilight of the mathematicians; TechTimes, Fields Medal Winner Says He Cried After OpenAI Released 700 AI Math Papers
- Stephen Jay Gould, The Mismeasure of Man (1981); Richard Lewontin, Steven Rose ve Leon Kamin, Not in Our Genes (1984): biyolojik determinizmin sınıfsal eleştirisi
- Billy Perrigo, "OpenAI Used Kenyan Workers on Less Than $2 Per Hour", Time, 18 Ocak 2023
- Bilgi Müşterekleri, Evrim Ağacı'nın Sorusuna Sınıfın Yanıtı; Kristalleşmiş Emeğin İsyanı; Sosyalist Yapay Zeka Manifestosu; Acemoğlu'nu Kurtarmak, Sınıfı Kurtarmaz; Fren Kimin Ayağının Altında?; Sahip Olmaktan Olmaya; Üniversite Kimin İçin?; Fütürizmden Tekno-Faşizme; Herkesten Öğrenmek Serbest, Tekelden Öğrenmek Suç; Bilişim Emekçisinin El Kılavuzu







