Bilgi Müşterekleri
AnasayfaHakkımızdaKılavuzlarPopüler İçeriklerİletişim

Hiç Aynı Gerçekliğe Baktık mı?

Erişim Engeli, "Ortak Gerçeklik" ve Sınıfın Gerçekliği

Yazar: Oğuz Demirkapı
Hiç Aynı Gerçekliğe Baktık mı?

Hiç Aynı Gerçekliğe Baktık mı?

Erişim engeli, "ortak gerçeklik" ve sınıfın gerçekliği

Sevgili Genç Yoldaşlar,

Eylül ayının ikinci yarısı, bu ülkede yaşayan herkese bir kez daha şunu gösterdi: Bir sabah uyanıyorsunuz ve takip ettiğiniz gazeteci, okuduğunuz haber sitesi, güvendiğiniz insan hakları örgütü ekranınızdan silinmiş. Silinmemiş aslında; Berlin'de, Paris'te, Londra'da duruyor. Yalnızca sizin bulunduğunuz yerden görünmüyor.

Prof. Dr. Yasemin Giritli İnceoğlu, T24'teki Aynı gerçekliğe mi bakıyoruz? başlıklı yazısında tam da bu tuhaf durumu, "hem var hem yok" olan hesapları konu ediyor. Yazı dikkatli, iyi niyetli ve önemli bir soruyu doğru yerden soruyor. Bu yüzden onu ciddiye alıp tartışmaya değer buluyoruz.

Bu yazıda önce İnceoğlu'nun neyi doğru gördüğünü teslim edeceğiz. Sonra çerçevesinin nerede daraldığını göstereceğiz. En sonunda da asıl soruyu soracağız: "Ortak gerçeklik" dediğimiz şey, erişim engelleri gelmeden önce var mıydı? Varsa kimin gerçekliğiydi?


Önce Olgular: Eylül 2026'da Ne Oldu?

Tartışmayı havada bırakmamak için kısaca hatırlayalım:

  • 12–13 Eylül'de LGBTİ+ hesaplarını hedef alarak başlayan, "Ailem Güvende" adıyla sunulan operasyon, 14 Eylül'den itibaren basına, insan hakları örgütlerine ve akademisyenlere genişledi. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı "müstehcenlik" gerekçesiyle 419 sosyal medya hesabı ve bağlantıya erişim engeli getirdi.
  • Listede gazeteciler (Şirin Payzın, İrfan Değirmenci), haber siteleri (soL Haber), kadın örgütleri, Uluslararası Af Örgütü Türkiye ve Barış Akademisyenleri vardı. İnceoğlu'nun yazısı bunlara Evrensel'i ve Özlem Akarsu Çelik'i de ekliyor.
  • 24 Eylül'de ise İFÖD kurucularından, internet hukuku alanında bu ülkenin en çok başvurulan uzmanlarından Prof. Dr. Yaman Akdeniz'in X hesabı, 5651 sayılı Kanun'un 8/A maddesi uyarınca "millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması" gerekçesiyle Türkiye'den erişilemez hâle getirildi.
  • Liste o günden bu yana durmadı. İFÖD'ün EngelliWeb kayıtlarına göre yalnızca 26–28 Eylül arasında gazeteciler Ersin Eroğlu ve Ali Tarakçı'nın, Bizim TV'nin, bir grup gazeteci, akademisyen ve finans yorumcusunun hesapları da aynı "millî güvenlik ve kamu düzeni" gerekçesiyle Türkiye'den görünmez kılındı.

Yani "müstehcenlik"le açılan kapıdan "millî güvenlik" geçti. Bu örüntüyü daha önce Müstehcenlikten Millî Güvenliğe: 48 Saatte Bir Sansür Dalgasının Anatomisi yazımızda ve ahlaki panik ekseniyle Kimin Ailesi Güvende? yazımızda ayrıntılı tartışmıştık. Ahlak, baskının her zaman en ucuz giriş biletidir; önce toplumun en savunmasız kesimi hedef alınır, ardından liste uzar.


İnceoğlu Neyi Doğru Görüyor?

Eleştiriye geçmeden önce hakkını verelim. Yazıda en az dört güçlü tespit var.

Birincisi, sansürün biçim değiştirdiğini görüyor. Matbaa çağında sansür görünürdü: Toplatılan gazete, karartılmış sütun, kapatılan yayınevi. Bugünkü coğrafi engelde ise İnceoğlu'nun ifadesiyle "neyi görmediğimizi bilme imkânımız da ortadan kaldırılabiliyor." Bu önemli bir gözlem. Karartılmış sütun en azından bir yara izi bırakırdı; algoritmik görünmezlik iz bırakmaz.

İkincisi, sorunu yalnızca konuşanın özgürlüğü olarak değil, dinleyenin hakkı olarak kuruyor. "Bilme hakkı" vurgusu, ifade özgürlüğü tartışmasını tek tek bireylerin şikâyetinden çıkarıp toplumun ortak bir kaybı hâline getiriyor. Bu, liberal hak söyleminin en ileri noktalarından biri.

Üçüncüsü, bir asimetriyi adlandırıyor. Berlin'deki okur görüyor, İstanbul'daki göremiyor. Bilgi eşitsizliği, sansürün doğrudan bir ürünü olarak ortaya konuyor.

Dördüncüsü, "ortak gerçekliği" doğru tanımlıyor. Kapanıştaki cümle yazının en değerli yeri: "Ortak gerçeklik, herkesin aynı şeye inanması demek değildir. Farklı şeylere inanırken aynı belgelere bakabilmek, aynı iddiaları sınayabilmek ve birbirimizin gösterdiği kaynağa ulaşabilmek demektir." Bu, dogmatik değil, bilimsel bir gerçeklik tanımıdır. Marksistler olarak buna itiraz etmeyiz; tersine, bilimsel sosyalizmin kendisi de "aynı belgelere bakabilmek" üzerine kuruludur. Marx Kapital'i British Museum okuma salonunda, fabrika müfettişlerinin raporlarını okuyarak yazdı.

Buraya kadar yol arkadaşıyız. Sorun, yolun nerede bittiği.


Çerçeve Nerede Daralıyor?

İnceoğlu'nun yazısında gerçekliği bölen çizgi coğrafyadır: Berlin ile İstanbul, Türkiye içi ile Türkiye dışı. Bu çizgi gerçek, ama tek çizgi değil. Hatta en derin çizgi de değil. Yazının teşhisini yanlış kılmayan ama eksik bırakan dört boşluk var.

Birinci boşluk: Berlin–İstanbul ayrımının içinde bir Nişantaşı–Esenyurt ayrımı var

İnceoğlu, VPN bilgisi olmayanların haberdar olamayacağını "teknolojik eşitsizlik" olarak not ediyor ve geçiyor. Oysa asıl mesele tam da burada başlıyor.

Coğrafi engel, herkese eşit uygulanan bir duvar değildir. Bu duvarın üzerinden atlamak için bir merdiven gerekir: VPN bilgisi, belki ücretli bir VPN aboneliği, yabancı dilde kaynak okuma becerisi, gündemi takip edecek boş zaman, ve en önemlisi, "şu an bir şeyi göremiyorum" diye fark edecek bir önceki bilgi birikimi. Bunların her biri sınıfsal olarak dağılmıştır.

Plaza çalışanı, akademisyen, beyaz yakalı bilişim emekçisi engeli beş saniyede aşar. Günde on iki saat kargo dağıtan kurye, tekstil atölyesinde çalışan genç kadın, üç vardiya dönen fabrika işçisi için ise engel fiilen mutlaktır. Yani erişim engeli toplumu yalnızca "içeridekiler/dışarıdakiler" diye değil, "aşabilenler/aşamayanlar" diye de böler. Ve bu ikinci bölünme, zaten var olan sınıf bölünmesinin üzerine oturur.

Başka bir deyişle: Berlin'deki okur ile İstanbul'daki okur arasındaki uçurum, İstanbul'un içinde de yeniden üretilir.

İkinci boşluk: Şalteri kim indiriyor? Yalnızca devlet mi?

Yazıda karar veren makam var (savcılık, 5651), mağdur var (gazeteciler, örgütler, okurlar). Ama bir aktör neredeyse görünmez: Platformun kendisi.

"Türkiye'de görünmüyor ama Berlin'de görünüyor" diye tarif edilen durum, doğanın bir hâli değildir. X'in (ve diğer platformların) "ülkeye özel içerik kısıtlama" (country withheld) diye bir özelliği vardır; bir şirket bu özelliği tasarlamış, üretmiş ve devletlerin hizmetine sunmuştur. Hesap "hem var hem yok" hâline, bir yazılım mühendisinin yazdığı ve bir yönetim kurulunun onayladığı bir kod parçası sayesinde gelir.

Neden? Çünkü platform şirketi için tercih bellidir: Ya bir hesabı gizler ya da 85 milyonluk bir pazarı, reklam gelirini, veri akışını kaybeder. "İfade özgürlüğü mutlakçılığı"nı slogan olarak taşıyan X'in bu tercihi nasıl yaptığını hepimiz izledik. Sermaye için ilke, pazarın sınırında biter.

Bu yüzden coğrafi engel, devletle tekelci platform sermayesi arasında bir ortak girişimdir. Devlet talep eder, platform uygular; devlet meşruiyet kaybını, platform itibar kaybını paylaşır, ama ikisi de kazanır: Biri kontrolü, öteki pazarı. İnceoğlu'nun yazısında bu ortaklığın sermaye tarafı adlandırılmadığı için, çözüm de yalnızca devlete yönelik bir hak talebine indirgeniyor. Oysa ortak gerçekliğin altyapısı —üzerinde konuştuğumuz meydanın kendisi— özel mülkiyettedir. Meydanın sahibi kapıyı istediği zaman kapatabilir. Bu konuyu Yapay Zekâda Tasmayı Kim Tutuyor? yazımızda platformların kural koyma gücü üzerinden tartışmıştık.

Üçüncü boşluk: "Ortak gerçeklik" engelden önce var mıydı?

Yazının örtük varsayımı şu: Bir zamanlar, aşağı yukarı herkesin aynı kaynaklara ulaşabildiği bir kamusal alan vardı; erişim engelleri bunu parçalıyor. Bu, Jürgen Habermas'ın 1962'de tarif ettiği burjuva kamusal alan idealine yakın bir tablodur: Akıl yürüten özel bireylerin, eşit koşullarda, belgelere dayanarak tartıştığı bir alan.

Bu ideale yöneltilmiş en güçlü eleştiriler de yarım yüzyıldır ortada. Oskar Negt ve Alexander Kluge, 1972'de Kamusallık ve Deneyim'de, burjuva kamusal alanın işçinin gerçek deneyimini —fabrikayı, yorgunluğu, ücreti— sistematik olarak dışarıda bıraktığını gösterdiler ve buna karşı bir "proleter kamusallık" fikrini önerdiler. Nancy Fraser 1990'da, kamusal alanın hiçbir zaman tek olmadığını, dışlananların kendi "karşı-kamusallıklarını" kurmak zorunda kaldığını yazdı.

Bizim ülkemizden bakınca bu soyut bir tartışma değil. Erişim engelinden çok önce de bu ülkede milyonlarca insan "aynı belgelere" bakamıyordu:

  • Soma'da 301 madencinin öldüğü ocağın denetim raporlarına kim bakabiliyordu?
  • Bir şirketin kârlılık tablosu ile aynı şirketin işçisine "kriz var, zam yok" dediği bordro aynı belgeye mi dayanıyor?
  • Bir işçi, kendisini işten çıkaran performans algoritmasının hangi veriyle, hangi kurala göre çalıştığını görebiliyor mu?
  • Bir kiracı, kira artışının dayandığı "piyasa" rakamının nasıl üretildiğini sınayabiliyor mu?

Bu ülkedeki en büyük bilgi asimetrisi, Berlin ile İstanbul arasında değil, patron ile işçi arasındadır. Ve bu asimetri 5651 sayılı Kanun'la değil, "ticari sır" kavramıyla, şirket hukukuyla, özel mülkiyetin kendisiyle korunur. Hiçbir savcılık kararına gerek duymadan.

Demek ki "ortak gerçeklik" parçalanmıyor; zaten hiçbir zaman bütün değildi. Erişim engeli, zaten bölünmüş olan bir gerçekliği bir kez daha, bu kez orta sınıfın ve aydınların da hissedebileceği bir biçimde bölüyor. Bu yüzden tepki de bu kesimlerden yükseliyor. Bu kötü bir şey değil; ama sınırlarını görmek zorundayız.

Dördüncü boşluk: Gerçeklik bir erişim sorunu mu?

Yazının belki de en temel sınırı, gerçekliği bilgiye erişim meselesine indirgemesidir. Oysa gerçeklik ile algı arasındaki mesafe, yalnızca "hangi belgeye ulaşabildiğimiz"le açıklanamaz.

Marx'ın 1859'da Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı'nın önsözünde yazdığını hatırlayalım: İnsanların varlığını belirleyen bilinçleri değil, tersine, bilinçlerini belirleyen toplumsal varlıklarıdır. Asgari ücretle geçinen bir ailenin gerçekliği —mutfaktaki fiyat, ay sonundaki borç, iş kazasında yitirilen arkadaş— bir tweet engellense de engellenmese de oradadır. Kimse onu "göremediği" için yaşamaktan muaf olmaz.

Ama bu, bilincin kendiliğinden doğru olacağı anlamına da gelmez. Alman İdeolojisi'ndeki o ünlü tespit burada devreye girer: Her çağda egemen düşünceler, egemen sınıfın düşünceleridir; çünkü maddi üretim araçlarını elinde tutan, zihinsel üretim araçlarını da elinde tutar. Bugün zihinsel üretim araçlarının adı gazete matbaası değil; veri merkezleri, öneri algoritmaları, platformlardır.

Buradan iki sonuç çıkar:

  • Tam erişim, tek başına ortak gerçeklik üretmez. Hiç engel olmasaydı bile, her birimizin akışı reklam gelirini azamiye çıkarmak üzere kişiselleştirilmiş bir algoritmadan geçiyor. Aynı platformda, aynı saatte, iki komşu tamamen farklı dünyalar görüyor. "Yankı odası" dediğimiz şey, gerçekliği metaya dönüştüren bir iş modelinin yan ürünüdür. Ortak gerçekliği ilk parçalayan devlet değil, dikkat ekonomisidir; devlet bu parçalı zemine sonradan müdahale ediyor.
  • Gerçeklik yalnızca okunarak değil, kolektif olarak üretilerek bilinir. György Lukács Tarih ve Sınıf Bilinci'nde (1923), metalaşmış toplumda bireyin gerçekliği ancak parçalar hâlinde görebildiğini, bütünü (totaliteyi) kavramanın ancak kolektif bir öznenin, sınıfın bakış açısıyla mümkün olduğunu savunur. Tek başına okuyan birey, ne kadar çok belgeye ulaşırsa ulaşsın, parçaları toplar. Örgütlü emek ise parçaları birbirine bağlar: Bu fabrikadaki kaza ile o şirketin bilançosu, bu kira artışı ile o inşaat şirketinin ihalesi arasındaki ilişkiyi kurar.

İnceoğlu "bilme hakkı" diyor. Biz buna katılıyoruz ve bir adım ileri götürüyoruz: Bilme hakkı, bilgi üretme gücü olmadan eksik kalır. Hak, birinin sana vermesini beklediğin şeydir. Güç, kendi elinle ürettiğindir.


İki Çerçeve Yan Yana

Liberal-demokratik çerçeveSınıfsal çerçeve
Gerçekliği bölen çizgi coğrafyadır (Berlin/İstanbul)Gerçekliği bölen çizgi mülkiyettir (sermaye/emek); coğrafya bunun üstüne biner
Sansürün aktörü devlettirSansür, devlet ile tekelci platform sermayesinin ortak girişimidir
Sorun, bir zamanlar var olan ortak kamusal alanın parçalanmasıdırOrtak kamusal alan hiçbir zaman bütün değildi; emeğin deneyimi hep dışarıda kaldı
VPN bilgisi bir "teknolojik eşitsizlik" ayrıntısıdırEngeli aşabilme becerisi sınıfsal olarak dağılmıştır; engel yoksul için mutlaktır
Çözüm, bilme hakkının devlete karşı güvenceye alınmasıdırÇözüm, bilme hakkının iş yerine, şirkete, algoritmaya da uzanması ve bilgi üretiminin toplumsallaşmasıdır
Gerçeklik, erişilebilen belgelerin toplamıdırGerçeklik yaşanır; bilinci ise ancak kolektif örgütlülük bütünlüklü kılar
Öznesi, tek tek bilgilenmek isteyen yurttaştırÖznesi, kendi bilgisini üreten ve paylaşan örgütlü emektir

Bu tabloyu bir "ya o ya bu" olarak okumayın. Sağ sütun, sol sütunu reddetmiyor; onu içeriyor ve aşıyor. Erişim engeline karşı hak mücadelesi verilmelidir. Ama o mücadele burada biterse, bir sonraki engelde yine aynı yerden başlarız.


Sınıfın Gerçekliği Nerede Duruyor?

"Aynı gerçekliğe mi bakıyoruz?" sorusuna sınıfsal yanıt şudur: Hayır, ama bakmamız gereken yer bellidir.

Sınıfın gerçekliği, engellenen hesaplardan önce bordrodadır. Kira sözleşmesindedir. Mesai çizelgesindedir. İş cinayetleri listesindedir. Bu gerçekliğin önemli bir kısmı, hiçbir sosyal medya hesabında yer almadığı için hiçbir erişim engeline de takılmaz. Takılmaz, çünkü zaten görünmezdir.

Ama dikkat edin: Engel listesi uzadıkça, sınıfın gerçekliğine doğrudan dokunan adlar da listeye giriyor. Son bir haftanın iki kaydı bunu açıkça gösteriyor:

  • Enflasyonun kimin enflasyonu olduğu. Bağımsız Enflasyon Araştırma Grubu ENAG'ın kurucusu Veysel Ulusoy'un X hesabına 21 Eylül'de erişim engeli getirildi, 26 Eylül'de de hesap X tarafından Türkiye'den görünmez kılındı. Enflasyon rakamı soyut bir istatistik değildir; asgari ücret pazarlığının, memur ve emekli zammının, toplu sözleşmenin zeminidir. Resmî rakamla bağımsız ölçüm arasındaki makas, işçinin cebinden çıkan paranın makasıdır. TÜİK'in işgücü rakamlarındaki benzer makası TÜİK: İki Rakam, Tek Ülke: %8,1 ve %30,6 yazımızda tartışmıştık. Bir ülkede enflasyonu kimin ölçeceğine karar vermek, ücretin gerçek değerini kimin tanımlayacağına karar vermektir.
  • Örgütlenenin sesi. Aynı gün engellenen hesaplar arasında gazeteci ve akademisyenlerin yanı sıra sendika kurucusu Başaran Aksu da var. İşçilerin kendi gerçekliklerini anlattığı, örgütlenme çağrısının dolaştığı kanallar da artık bu listenin konusu.

Bir de hiçbir listeye girmeyen, çünkü zaten hiçbir ana akım ekranda yer bulamayan gerçeklik var. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi her ay iş cinayetlerini tek tek sayıyor. Son raporuna göre yalnızca Ağustos ayında 226, yılın ilk sekiz ayında en az 1.509 işçi hayatını kaybetti. Bu rakamı sizden bir savcılık kararı saklamıyor; onu, ekran zamanının kimin ölümüne ayrılacağını belirleyen bir medya düzeni saklıyor.

Bu yüzden son iki haftadır yaşadığımız şey, bir açıdan öğretici. Orta sınıf ve aydınlar ilk kez, işçi sınıfının uzun zamandır bildiği bir şeyi bedeninde hissediyor: Senin gerçekliğin, başkasının elindeki bir anahtarla görünür ya da görünmez kılınabilir. Bu deneyim, bir kopuş değil, bir buluşma fırsatı olabilir. Ama ancak şu fark edilirse: Mesele X'teki bir hesabın görünürlüğü değil, gerçekliği görünür kılan araçların kimin mülkiyetinde olduğudur.

Bu da bizi, bu sitenin adının da kaynağı olan fikre getiriyor: Bilgi müşterekleri. Bilginin üretildiği, saklandığı ve dolaştığı altyapı ortak mülkiyette ve demokratik denetimde olmadıkça, "ortak gerçeklik" her zaman birilerinin keyfine kalmış bir lütuf olacaktır. Sosyal medya bir meydan değildir; bir alışveriş merkezidir. Alışveriş merkezinde miting yapılmaz; güvenlik görevlisi sizi kapıya kadar geçirir.


Somut Görevler

Sevgili Genç Yoldaşlar, tartışmanın bir işe yaraması için eyleme dönmesi gerekir. Aşağıdaki öneriler, kendi ölçeğimizde, yarın sabah başlayabileceğimiz işler. Her birinin yanına, işe nereden başlanacağını gösteren bağlantılar ekledik. Bu araçların hiçbiri tek başına çözüm değildir; hepsinin değeri, onları kolektif olarak, örgütlü biçimde kullanmamızdan gelir.

Tek kanala bağımlı olmayın: Bilgiyi algoritmasız takip edin

Takip ettiğiniz bağımsız yayın organlarını ve örgütleri yalnızca X ya da Instagram üzerinden değil, kendi web siteleri, RSS beslemeleri ve e-posta bültenleri üzerinden de izleyin. RSS, bir sitenin yeni yazılarını hiçbir şirketin sıralamasından geçmeden doğrudan size getiren eski ve sade bir teknolojidir; hiçbir algoritma sizin yerinize "neyi göreceğinize" karar vermez.

  • Kendi sunucusuna kurulabilen, özgür yazılım RSS okuyucusu: FreshRSS. Bir sendika şubesi ya da dernek, üyeleri için ortak bir okuyucu kurabilir.
  • Apple cihazlar için ücretsiz ve açık kaynak: NetNewsWire.
  • Takip ettiğiniz sitenin RSS adresi genellikle siteadi.org/feed ya da siteadi.org/rss biçimindedir. Bilgi Müşterekleri'ni de bu şekilde izleyebilirsiniz.
Kendi meydanlarımızı kuralım: Sesi kiraya vermeyin

Örgütler, sendikalar, dernekler kendi sitelerini ve arşivlerini güçlendirmeli; merkezi olmayan, federatif ağları (fediverse) ve özgür yazılımı öğrenmeli, kullanmalı. İçeriği platforma emanet etmek, sesi kiraya vermektir. Federatif ağlarda tek bir şirketin "ülkeye özel gizleme" düğmesi yoktur; her topluluk kendi sunucusunu kurar, kendi kurallarını koyar ve öteki sunucularla konuşur.

  • Mastodon'a başlangıç: joinmastodon.org. Teknik olmayan, adım adım bir rehber: Fedi.Tips.
  • Video için federatif alternatif: PeerTube.
  • Örgüt içi dosya, takvim ve belge paylaşımı için kendi sunucunuzda: Nextcloud.
  • Üyelere doğrudan ulaşan, kendi sunucunuzda çalışan açık kaynak e-posta bülteni aracı: listmonk. E-posta listesi, hiçbir platformun kapatamayacağı en eski örgütlenme aracıdır.
  • Özgür yazılım topluluğuyla tanışmak ve destek almak için: Linux Kullanıcıları Derneği.

Bu altyapıyı sermaye tekellerinin mülkiyetinden kurtarmanın neden sınıfsal bir mesele olduğunu, bilişim emekçilerinin bu işteki rolüyle birlikte Bilişim Emekçisinin El Kılavuzu'nda ayrıntılı tartışmıştık.

Arşivleyin: Kolektif hafızayı koruyun

Engellenen içerikleri ve kararların kendisini kayıt altına alın. Sansür yalnızca bugünü değil, yarının hafızasını da hedef alır.

  • İFÖD'ün EngelliWeb kayıtları bu alandaki en değerli kolektif hafızadır. Kaç Gündür Engelli? sayfası, engellenen bir milyonu aşkın sitenin karar tarihi, kararı veren makam ve karar numarasıyla listesini sunuyor; tüm veri CSV olarak indirilebiliyor. Araştırmacılar, gazeteciler, öğrenci toplulukları için bu, sansürü sayılarla anlatmanın hazır kaynağıdır.
  • Önemli bir sayfayı kalıcı olarak kaydetmek için: Internet Archive "Save Page Now". Bir adres yapıştırmanız yeterli; sayfa, silinse ya da engellense de arşivde kalır.
  • Sansürü ölçmeye siz de katılabilirsiniz: OONI Probe uygulaması telefonunuzdan ya da bilgisayarınızdan hangi sitelerin engellendiğini test eder ve sonuçları dünyanın en büyük açık sansür veri setine ekler. Sonuçlar OONI Explorer üzerinden herkese açıktır. Bu, "görmediğimizi bilme" imkânını kendi ellerimizle geri almaktır.
Dijital okuryazarlığı kolektifleştirin: Merdiveni herkese uzatın

Engeli aşma becerisinin sınıfsal olarak dağıldığını söyledik; bu dağılımı değiştirmek elimizde. Sendika şubelerinde, öğrenci topluluklarında, mahalle derneklerinde dijital güvenlik ve güvenli erişim atölyeleri düzenleyin. Bilen, bilmeyene öğretsin; bu da bir dayanışma biçimidir. Atölyeler için hazır ve Türkçe kaynaklar mevcut:

  • Elektronik Sınır Vakfı'nın gözetime karşı öz savunma rehberi, Türkçe: Surveillance Self-Defense.
  • Aktivistler ve örgütler için kapsamlı dijital güvenlik rehberi, Türkçe: Security in a Box.
  • Anonim ve sansüre dayanıklı gezinme için özgür yazılım: Tor Browser.
  • Uçtan uca şifreli, kâr amacı gütmeyen bir vakfın geliştirdiği mesajlaşma uygulaması: Signal.
  • Gazeteci, aktivist ya da sivil toplum örgütüyseniz ve acil bir dijital güvenlik sorunu yaşıyorsanız, ücretsiz destek hattı: Access Now Digital Security Helpline.

Atölyeyi yalnızca teknik bir kurs olarak kurgulamayın. Neden bu araçlara ihtiyaç duyduğumuzu, kimin neyi, neden gizlediğini konuşarak başlayın. Araç öğretmek kolaydır; bilinç kazandırmak örgütlülük ister.

Bilme hakkını iş yerine taşıyın: "Defterleri açın"

Erişim engeline karşı çıkarken, aynı cümlede şunu da talep edin: İşçinin kendi hakkındaki verilere, iş sağlığı ve güvenliği raporlarına, kendisini yöneten algoritmanın kurallarına erişim hakkı. "Defterleri açın" talebi, "hesapları açın" talebinin kardeşidir.

  • 6698 sayılı Kişisel Verilerin Korunması Kanunu'nun 11. maddesi, her çalışana işvereninin kendisi hakkında hangi verileri işlediğini, hangi amaçla işlediğini ve kimlere aktardığını öğrenme hakkı tanır. Bu hak bireysel bir dilekçeyle kullanılabilir; ama sendika eliyle, toplu biçimde kullanıldığında bir örgütlenme aracına dönüşür.
  • Dünyadan bir örnek: Birleşik Krallık'taki Worker Info Exchange, Uber ve Deliveroo gibi platformlarda çalışan işçiler adına toplu veri erişim talepleri yaparak, işçilerin nasıl işe alındığını, ücretlerinin nasıl belirlendiğini ve performanslarının nasıl puanlandığını ortaya çıkarıyor. Kuryelerimizin, depo işçilerimizin, çağrı merkezi emekçilerimizin de aynı şeyi yapmasının önünde yasal bir engel yok.

Kişisel verilerin korunmasının sınıfsal boyutunu KVKK'nın "80'ler Akımı" Uyarısı ve Dijital Çağda Mahremiyet yazımızda, algoritmik yönetimin kurye emeği üzerindeki etkisini de GİG Ekonomisi Dosyası'nda tartışmıştık.

Kendi gerçekliğimizi belgeleyelim: İşçi muhabirliği

İşçi muhabirliği geleneğini yeniden canlandırın. İş yerinizdeki koşulları, kazaları, ücret gaspını kayıt altına alın, örgütünüzle paylaşın. Gerçekliği bize anlatılmasını beklemeden, kendimiz yazalım.

  • Bu işin bu ülkedeki en iyi örneği İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi'dir. Resmî istatistiğin yıllar sonra, eksik ve soyut biçimde açıkladığı iş cinayetlerini, her ay isim isim, işkolu işkolu kayıt altına alıyor. İSİG'in yöntemi —yerel haberleri taramak, aileyle, iş yeriyle, sendikayla teyit etmek, kamuoyuna açıklamak— her iş yerinde, her mahallede uygulanabilecek bir modeldir.
  • İş yerinizde tuttuğunuz kayıtlar için basit bir kural: Tarih, yer, olay, tanık. Kayıtları şifreli ve yedekli saklayın (yukarıdaki dijital güvenlik rehberlerine bakın).
Engellenenlerle dayanışın: Yalnızlaştırmaya izin vermeyin

Erişim engeli getirilen yayın organlarına abone olun, bağış yapın, içeriklerini başka kanallardan yayın. Engellenen bir hesabın paylaşımını RSS, e-posta ya da fediverse üzerinden kendi çevrenize ulaştırmak, sansürün etkisini doğrudan azaltır. EngelliWeb'in güncel kayıtlarını takip edip engellenen gazetecilerin, örgütlerin başka hangi kanallardan yayın yaptığını paylaşın. Sansürün amacı yalnızca susturmak değil, yalnızlaştırmaktır.


Aynı Belgeye Bakmak, Aynı Safta Durmakla Başlar

Yasemin Giritli İnceoğlu'nun kapanış cümlesine dönelim. Ortak gerçeklik, farklı şeylere inanırken aynı belgelere bakabilmektir. Katılıyoruz.

Ama şunu ekliyoruz: O belgeleri kim yazıyor, kim saklıyor, kim gösteriyor, kim gizliyor? Belgelerin durduğu raf kimin mülkü? Bu soruları sormadan yapılan her ortak gerçeklik savunması, iyi niyetli ama yarım kalır.

Bu ülkede işçiler, kadınlar, Kürtler, LGBTİ+'lar, yoksullar hiçbir zaman "aynı gerçekliğe" bakmadılar; onlara hep başkasının gerçekliği gösterildi. Şimdi duvarlar herkese doğru yükselirken, belki ilk kez gerçekten ortak bir şeyi paylaşıyoruz: Görünmez kılınma deneyimini. Bu deneyimden bir yenilgi değil, bir örgütlenme çıkarmak bizim elimizde.

Gerçeklik parçalanmıyor, sevgili yoldaşlar. Gerçeklik zaten bölünmüştü. Bizim görevimiz onu yeniden bir araya getirmek; bir savcılık kararını ya da bir şirketin iyi niyetini bekleyerek değil, kendi ellerimizle, kendi ağlarımızla, kendi örgütlülüğümüzle.

Yoldaşça.

Bilgi herkesindir. Ama herkesin olması için, herkesin onu birlikte savunması gerekir.


Kaynaklar

Araçlar ve Rehberler
Etiketler:#yapayzeka#gerçeklik#medya#sosyalmedya#sansür#türkiye#avrupa#Berlin#Almanya#sınıf#dijitalhaklar

İlgili Başlıklar

Haber Bülteni Aboneliği