Silivri'de Kimin Davası Görülüyor?
İBB ve İmamoğlu Davasını Hiç Bilmeyen Genç Yoldaşlara

Silivri'de Kimin Davası Görülüyor?
İBB ve İmamoğlu Davasını Hiç Bilmeyen Genç Yoldaşlara
Kentin Rantı, Rakipsizleştirme ve Hukukun Sınıfı - Savunma Sürdükçe Güncellenen Canlı Bir Yazı
Güncellemeler
Bu yazı canlı bir belgedir. Ekrem İmamoğlu'nun ve avukatlarının savunması 17 Ekim Cumartesi gününe kadar sürecek; mahkemenin ara kararı ise savunmalar bittikten sonra açıklanacak. Davadan yeni bir gelişme geldikçe bu bölüme en yenisi en üstte olacak şekilde kayıt düşeceğiz, gerekirse yazının ilgili bölümünü de güncelleyeceğiz.
- 15 Ekim 2026, 16.00 — Savunmanın ikinci günü sürüyor (duruşmanın 99. günü). Öğleden sonra İmamoğlu, 19 Mart'ı "adliye koridorlarında yürütülen bir darbe" diye niteledi. Dönemin İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek'ten 30 Ekim 2024 için aldığı randevunun bir gün önce iptal edildiğini, aynı sabah Esenyurt Belediyesi'ne operasyon yapıldığını anlattı. İddianamenin imzacısının bugün adalet bakanı ve HSK başkanı olduğunu, geçen hafta kendisini "suç örgütü lideri" diye andığını söyledi. Dosyaya cezaevinde haftada iki saatlik bilgisayarla bakabildiğini ileri sürdü. Ayrıntılar aşağıda, "İkinci Gün" başlığında. Bunlar sanık beyanıdır; mahkeme henüz karar vermedi.
- 15 Ekim 2026 — Tepkiler derlendi. Davanın Türkiye'deki meslek örgütleri, sendikalar ve insan hakları kuruluşları ile uluslararası kurumlardan gelen açıklamalarını aşağıdaki bölüme aldık. Savunma bitene kadar yeni açıklama çıkarsa bu bölümü güncelleyeceğiz.
- 15 Ekim 2026, 14.30 — Savunmanın ikinci günü sürüyor (duruşmanın 99. günü). İmamoğlu, iddianameyi "hukuk kılıfına sokulmuş bir siyasi operasyon" diye niteledi; itirafların nasıl üretildiğini "Tutukla, aileyi al, şablonu koy, kapıyı aç" diye özetledi ve "Tehditle alınan ifade kanunen delil olmaz" dedi. CHP İstanbul İl Başkanlığı binasının alımıyla ilgili olarak Kemal Kılıçdaroğlu'nun tanık olarak dinlenmesini istedi. İstanbul'daki sel felaketini dere yataklarındaki yapılaşmaya ve plansız kentleşmeye bağladı. Ayrıntılar aşağıda, "İkinci Gün" başlığında.
- 14 Ekim 2026 — Savunmanın ilk günü (duruşmanın 98. günü). Tutuklanmasından 19 ay sonra İmamoğlu ilk kez bu davada savunma yaptı. Aynı sabah Halk TV'ye polis baskını yapıldı ve kayyım atandı. Savunmada "Türkiye Cumhuriyeti bir operasyon cumhuriyetine döndü", "Devlet başkadır, iktidar başkadır" ve fon krizi için "Bu düzende zarar paylaştırılıyor millete, kâr paylaştırılmıyor" cümleleri öne çıktı. Ayrıntılar aşağıda, "Birinci Gün" başlığında.
- Sırada: 16 Ekim Cuma İmamoğlu'nun savunmasının devamı, 17 Ekim Cumartesi avukatların savunması, ardından mahkemenin ara kararı (tutukluluk durumu dâhil).
Tepkiler: Türkiye'den ve dünyadan
Aşağıdakiler kurumların kendi açıklamalarıdır. Bunları kayda geçirmek, İmamoğlu'nu adayımız ilan etmek değildir. Ortak nokta, yazının başından beri söylediğimiz şeydir: tutukluluk cezaya dönmüş, delil büyük ölçüde gizli tanıkta toplanmış, duruşma ise izlenemez ve savunulamaz hâle getirilmiştir. Avrupa kurumlarının dayanışması bir düzen siyasetçisine yöneliktir. Biz onlardan adayı değil, kayıt altına aldıkları ihlali alıyoruz. Kentin rantının kimin elinde olduğu sorusuna bu açıklamalar girmez; o soru bizimdir.
Türkiye'den
- 19 Mart 2025 — KESK. Gözaltı sabahı konfederasyon, diploma iptalini "hukuktan tamamen yoksun" diye niteledi; kayyımları, tutuklamaları ve bu operasyonu tesadüf saymadı. Gerekçe olarak gösterilen "kent uzlaşısı"nı, itirazın susturulmak istendiğinin işareti olarak okudu. (KESK açıklaması) Aynı gün Samsun'da KESK, DİSK ve TMMOB ortak açıklama yaptı. (Samsunanaliz)
- 9 Mart 2026 — İHD. Davanın ilk duruşmasında tutuklamanın tedbir olmaktan çıkıp cezalandırmaya ve masumiyet karinesini hiçe sayan bir pratiğe dönüştüğünü söyledi. Bu pratiğin özellikle muhalif siyasetçilere, gazetecilere ve insan hakları savunucularına uygulandığını hatırlatarak tutuklu yargılanan bütün siyasetçilerin tahliyesini istedi. (Cumhuriyet)
- 12 Mart 2026 — TGC, TGS ve DİSK Basın-İş. Gazeteciler basın bölümünden, duruşmayı izlemeyi güçleştiren kör bir noktaya alınmak istendi; yerlerinden kalkmayınca mahkeme "düzenin sağlanamaması" gerekçesiyle duruşmayı 16 Mart'a erteledi. Üç örgüt bunu aleniyetin ve halkın haber alma hakkının ihlali saydı. (bianet, TGC)
- 13 Mart 2026 — İstanbul Barosu, ilk gözlem raporu. 9 Mart'tan beri duruşmaları izleyen heyet, ilk haftada savunma hakkı, aleniyet, silahların eşitliği, masumiyet karinesi ve sanık–avukat iletişimi bakımından ciddi sorunlar tespit etti. Soruşturmayı yürüten savcının daha sonra adalet bakanı atanmasının, mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığı bakımından tartışma yarattığını kaydetti. Rapor, davanın esasına ilişkin bir hüküm değildir. (BirGün)
- 9 Nisan 2026 — TMMOB Bilgisayar Mühendisleri Odası. Davadaki tutuklu üyesi için masumiyet karinesini ve uzun tutukluluğun cezaya dönüşmemesini hatırlattı; teknik iddianın somut delille, bağımsız bilirkişiyle sınanmasını istedi. Dosya bir belediye başkanında bitmiyor: bilişim emekçisi de aynı şablonun içinde. (BMO)
- 13 Nisan 2026 — İstanbul Barosu, ikinci ön rapor. İddialar somutlaştırılmadığı için sanıkların neye karşı savunma yapacağını bilemediğini, dijital delillere erişilemediğini yazdı. Aylık tutukluluk incelemesi üç güne sıkıştırılmış, avukatlara sanık başına 15 dakika verilmiş, sanıklara söz hakkı tanınmamış, duruşmalar yaklaşık 12 saat sürmüştü. (Evrensel)
- 7 Eylül 2026 — Türk Tabipleri Birliği. 14–15 saate varan ve ardışık günlerde süren duruşmaların sanıkların, avukatların ve diğer yargılama öznelerinin fiziksel, ruhsal ve bilişsel bütünlüğünü bozabileceğini; savunma yapma kapasitesini düşürebileceğini bildirdi. Bu koşulların CMK 148'deki yorma yasağı ve kötü muamele açısından ele alınması gerektiğini, DSÖ sınıflandırmasında "işkence ve diğer zalimane, insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele" kapsamında değerlendirilebileceğini yazdı. Bu, mahkeme kararı değil, hekim örgütünün tıbbi değerlendirmesidir. (T24)
- 9 Eylül 2026 — İstanbul Barosu, gece yargılaması. Duruşmayı yerinde izleyen baro, gece yarısını aşan oturumlar için mahkemeye başvurdu. Uygulamanın uyku ve dinlenmeyi ortadan kaldırdığını, Anayasa'nın 13, 17 ve 36. maddeleri ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 3 ve 6. maddelerine dokunduğunu savundu. (BirGün)
- 14 Ekim 2026 — İstanbul Barosu, savunmanın ilk sabahı. Halk TV'ye şafak operasyonunu ve kayyım atanmasını Anayasa'ya aykırı ilan etti. Zamanlamanın ayrıca önemli olduğunu yazdı: savunmanın duyulmasının beklendiği gün basının polis ablukasına alınması, demokratik hukuk devletiyle bağdaşmaz. Kamu görevlilerini, Anayasa'nın 137. maddesi uyarınca hukuka aykırı emri yerine getirmemeye çağırdı. (Evrensel)
Dünyadan
- 19 Haziran 2025 — BM özel raportörleri. İşkence, keyfî gözaltı, ifade ve toplanma özgürlüğü alanlarındaki raportörler, İmamoğlu'nun gözaltısının ardından Mart 2025 protestolarında orantısız güç, kötü muamele ve keyfî özgürlükten yoksun bırakma iddialarını Türkiye'ye iletti. Mektup davanın iddianamesi hakkında değildir; operasyonun sokağa yansıması hakkındadır. Hükûmetin yanıtından sonra Ağustos 2025'te kamuoyuna yansıdı. (Turkish Minute)
- 3 Mart 2026 — Human Rights Watch. Duruşma öncesi açıklamada davayı siyasi amaçlı bir toplu yolsuzluk yargılaması olarak niteledi. Savcılığın İmamoğlu'nu siyasetten çıkarmaya ve partisini itibarsızlaştırmaya çalıştığı sonucundan kaçınmanın zor olduğunu yazdı; gizli tanık, sanık yapılan avukat ve yüzlerce sanık nedeniyle adil yargılanma hakkının zedelendiğini, sınırlamanın Sözleşme'de öngörülenden başka bir amaçla kullanılmasının 18. maddeye aykırı düşebileceğini belirtti. (HRW)
- 6 Mart 2026 — Uluslararası Af Örgütü. Avrupa direktör yardımcısı Dinushika Dissanayake, yaklaşık 4 bin sayfalık iddianamede 142 isnat ve 2 bin 300 yılı aşan hapis istemini "akıl dışı" diye niteledi. Davanın neredeyse tümüyle gizli tanık ifadesine dayandığını, yüz binlerce sayfalık delil karşısında etkin savunmanın fiilen olanaksız olduğunu ve bunun adalet sisteminin silah haline getirilmesinin en uç örneği olduğunu söyledi. (Amnesty International)
- 23 Mart 2026 — Human Rights Watch. Avukatların, gazetecilerin ve kamuoyunun duruşmayı izlemesine konan keyfî kısıtları, yargılamanın aleni olması yükümlülüğünün ihlali saydı. Boş duran salon varken basının kör noktaya itilmesini, güveni ve haber alma hakkını zedeleyen bir uygulama olarak yazdı. (HRW)
- 6 Temmuz 2026 — Avrupa Bölgeler Komitesi ve Avrupa Parlamentosu raportörleri. Türkiye çalışma grubu başkanı Jelena Drenjanin, Parlamentonun Türkiye daimi raportörü Nacho Sánchez Amor ve milletvekili Magdalena Adamowicz, aynı gün üç ayrı davada savunmaya çıkarılmayı adil yargılanma bakımından sorunlu buldu. İmamoğlu'nun ve tutuklu diğer belediye başkanlarının tahliyesini istedi. Açıklama açıkça siyasi bir dayanışma metnidir; bunu da öyle okumak gerekir. (Avrupa Bölgeler Komitesi)
- 10 Temmuz 2026 — Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komiseri. Michael O'Flaherty, silahların eşitliği ve yargı bağımsızlığı dâhil adil yargılanma bakımından "ciddi sorunlar" olduğunu yazdı. Savunmanın dosyaya erişiminin kısıtlandığını, bazı tanık ifadelerinin baskıyla alındıktan sonra geri çekildiğinin bildirildiğini, 6 Temmuz'da üç davanın aynı güne bindirildiğini ve 8 Temmuz'da İmamoğlu'nun savunmasını sunmasına izin verilmediğini kaydetti. Kötü muamele iddialarının 3. maddeye göre soruşturulmasını, tutukluluğun istisna kalmasını ve 6. maddedeki savunma hakkının tanınmasını istedi. (Komiserlik açıklaması)
15 Ekim saat 16.00 sıraları itibarıyla, sürmekte olan savunmaya ilişkin yeni bir uluslararası açıklama görmedik. Çıkarsa bu bölümün başına ekleyeceğiz.
Özet: Beş Dakikada Dava
Sevgili genç yoldaşlar, bu yazıyı İBB davasını hiç takip etmemiş, adını duymuş ama neyin ne olduğunu bilmeyen arkadaşlarımız için yazıyoruz. Kısa hâli şöyle:
Ne oldu? İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu 19 Mart 2025'te gözaltına alındı, 23 Mart'ta tutuklandı ve görevden uzaklaştırıldı. Bir gün önce de İstanbul Üniversitesi onun diplomasını iptal etmişti; diploma, cumhurbaşkanı adaylığı için şarttı. Kasım 2025'te savcılık, İmamoğlu'yu bir "çıkar amaçlı suç örgütünün lideri" olarak tanımlayan dev bir iddianame hazırladı. Dava 9 Mart 2026'da Silivri'de başladı ve bugün 99. gününde.
Rakamlar ne diyor? Bugün 436 sanık var, 53'ü tutuklu. İlk iddianamede İmamoğlu için 849 yıldan 2 bin 430 yıl 6 aya kadar hapis isteniyor. Ağaç A.Ş. dosyasına dair ek iddianamede 29 kişi var, aralarında o da; bu dosyada istem 62 yıldan 168 yıla kadar. İlk iddianame 143 eylem ve yaklaşık 160 milyar lira ile 24 milyon dolar sayıyor. Savunmada İmamoğlu eylem sayısını 155 diye andı; iki sayıyı burada eşitlemiyoruz.
Bu iki gün ne oldu? İmamoğlu 14 ve 15 Ekim'de savunma yaptı. Davayı baştan sona siyasi bir operasyon olarak nitelendirdi, itirafçı ifadelerinin baskıyla alındığını savundu, fon krizi üzerinden de ekonomi yönetimine yüklendi. İkinci günün öğleden sonrasında 19 Mart'ı adliye koridorlarında yürütülen bir darbe diye anlattı, bir başsavcı randevusu ile Esenyurt operasyonunu aynı sabaha bağladı ve on binlerce sayfalık dosyaya cezaevinde haftada iki saatlik bilgisayarla bakabildiğini söyledi.
Bizim çizgimiz ne? Daha önce Tayfun Kahraman yazısında söylediğimizi tekrarlıyoruz: İmamoğlu'nu savunmuyoruz, ama hukuk herkese lazım. İmamoğlu bir düzen siyasetçisidir; onun belediyeciliği de, yeni partisi de sermaye düzeninin içinde bir alternatiftir. Ama seçilmiş bir yöneticiyi gizli tanık ifadeleri, itirafçı şablonları ve bitmeyen tutuklulukla siyasetten silmeye çalışan aygıt, yarın sendikacıya, gazeteciye, grevdeki işçiye çevrilecek olan aygıtın ta kendisidir. Bu davayı izlerken iki şeyi aynı anda görmek zorundayız: iki sermaye kanadı arasındaki bir iktidar kavgası ile işçi sınıfının da yaşayacağı bir hukuk tasfiyesi.
Neden önemli? Çünkü bu dava üç soruyu açıkça ortaya koyuyor: İstanbul'un 609 milyar liralık bütçesi kimin elinde? Yargı kimin denetiminde? Ve muhalefetin bütün bu kavgası kimin yararına?
Şimdi ayrıntılara geçelim.
Önce Bir Çizgi Koyalım
Bu dava Türkiye'de neredeyse herkesi iki kampa bölüyor. Bir kampa göre İmamoğlu bir yolsuzluk şebekesinin başıdır ve hak ettiğini bulmaktadır. Öbür kampa göre İmamoğlu demokrasinin son umududur ve onu savunmak demokrasiyi savunmaktır.
Marksist bir bakış ikisine de "hayır" der; ama bu "hayır", "ikisi de aynı" diyen ucuz bir kaçış değildir. Daha zor bir şeyi yapmamız gerekiyor:
- Bir yandan, İmamoğlu'nun temsil ettiği siyaseti eleştirmeye devam ediyoruz. Belediyeyi sınıf ilişkilerine dokunmadan "daha iyi yönetmek", rantı "daha adil dağıtmak", sermayeyle "daha şeffaf" çalışmak; bunların hepsi kapitalizmin içinde bir yönetim tarzıdır. Bu siyasetin sınırlarını Rozet Değişti, Sınıf Değişmedi yazısında ayrıntısıyla tartışmıştık.
- Öbür yandan, bir siyasetçinin sandıkta yenilemediği bir rakibi mahkeme salonunda yenmeye çalışmasının bütün topluma, en çok da örgütsüz ve korumasız emekçilere yönelmiş bir tehdit olduğunu söylüyoruz.
Bu iki cümle birbirini çürütmez, tamamlar. Burjuva demokrasisinin kırıntı hakları da (toplanma, örgütlenme, savunma, masumiyet karinesi) işçi sınıfının yüz elli yıllık mücadelesiyle kazanılmıştır. O hakların kimin için ve nasıl budandığını izlemek, bizim işimizdir.
Bir de önemli bir not: Bu yazıda iddianamenin iddialarını da, İmamoğlu'nun savunmasındaki iddiaları da taraf beyanı olarak aktarıyoruz. Mahkeme henüz karar vermedi. Biz kimin suçlu olduğuna değil, bu yargılamanın neyi gösterdiğine bakıyoruz.
Hiç Bilmeyenler İçin: Kim Bu İmamoğlu, Ne Bu İBB?
İBB, İstanbul Büyükşehir Belediyesi'dir. Yaklaşık 16 milyon insanın yaşadığı bir kentin suyunu, ulaşımını, otobüsünü, metrosunu, imar planını, parkını, çöpünü yöneten dev bir kurumdur. 2026 yılı bütçesi 609 milyar lira olarak kabul edildi. Bu, Türkiye'deki pek çok bakanlığın bütçesinden büyüktür. Onlarca şirketi (iştirakleri) vardır: Metro İstanbul, İETT, İSKİ, İGDAŞ, Kültür A.Ş., Ağaç A.Ş., Medya A.Ş. ve daha niceleri. On binlerce işçi bu kurumlarda çalışır.
Kapitalizmde büyükşehir belediyesi masum bir hizmet kurumu değildir. Kentsel rantın, inşaat sermayesinin, ihalenin, reklam panosunun, hafriyatın, arsanın ve imar değişikliğinin dağıtıldığı yerel bir sermaye birikimi düğümüdür. Kim belediyeyi tutarsa, hangi müteahhidin iş alacağına, hangi arazinin imara açılacağına, hangi semtin dönüşüme gireceğine de büyük ölçüde o karar verir. Bu yüzden İstanbul'u kaybetmek, bir siyasi parti için yalnızca prestij kaybı değil, bütün bir sermaye çevresinin beslenme kanalını kaybetmektir.
Ekrem İmamoğlu ise bir inşaat ailesinden gelen, önce Beylikdüzü Belediye Başkanı olan, sonra 2019'da (iptal edilip yenilenen seçimle birlikte iki kez) ve 2024'te İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı seçilmiş bir CHP'li siyasetçiydi. 2025 başında CHP'nin cumhurbaşkanı adayı olarak öne çıkıyordu. Bugün artık CHP'de değil; aşağıda anlatacağımız "mutlak butlan" kararından sonra Özgür Özel'in kurduğu YENİ Parti'ye geçti.
Yani bu dava, aynı anda hem Türkiye'nin en büyük kentinin yönetimiyle, hem de bir sonraki cumhurbaşkanlığı seçiminin en güçlü muhalefet adayıyla ilgilidir. Bu iki boyutu birbirinden ayırmadan okumak gerekir.
Kronoloji: On Dokuz Ay, Bir Dava
Davayı anlamak için olayları sırasıyla görmek iyi gelir.
- Kasım 2024 — Soruşturma başlıyor. (Medyascope)
- 18 Mart 2025 — İstanbul Üniversitesi, İmamoğlu dâhil 28 kişinin diplomasını 1990'daki yatay geçişlerde "mevzuata aykırılık" gerekçesiyle iptal ediyor. Türkiye'de cumhurbaşkanı adayı olmak için yükseköğrenim diploması şarttır.
- 19 Mart 2025 — Sabah saatlerinde İmamoğlu gözaltına alınıyor. Türkiye'nin dört bir yanında, özellikle üniversite gençliğinin öncülük ettiği büyük protestolar başlıyor.
- 23 Mart 2025 — İmamoğlu tutuklanıyor; İçişleri Bakanlığı onu görevden uzaklaştırıyor. Aynı günlerde CHP ön seçiminde cumhurbaşkanı adayı ilan ediliyor.
- 11 Kasım 2025 — İddianame hazırlanıyor: 402 şüpheli, 105 tutuklu, 143 eylem, yaklaşık 160 milyar lira ve 24 milyon dolar kamu zararı iddiası, İmamoğlu için 2 bin 430 yıla kadar hapis istemi. (Diken)
- 9 Mart 2026 — Dava Silivri'de, Marmara Cezaevi yerleşkesindeki salonda başlıyor.
- 21 Mayıs 2026 — Ankara Bölge Adliye Mahkemesi, CHP'nin 2023 kurultayı hakkında "mutlak butlan" kararı veriyor; Özgür Özel yönetiminin tedbiren görevden alınmasını, Kemal Kılıçdaroğlu ve eski yönetimin göreve dönmesini öngörüyor. (NTV)
- 8 Temmuz 2026 — İlk celsenin son günü (64. duruşma günü). İmamoğlu savunma yapmak istiyor; süre ve takvim konusunda mahkeme başkanıyla tartışıyor, salondan çıkarılıyor ve "susma hakkını kullandığı" tutanağa geçiriliyor. Avukatlar bunu kabul etmiyor.
- 24 Temmuz 2026 — Özgür Özel ve 91 milletvekili CHP'den istifa edip YENİ Parti'yi kuruyor. (Euronews)
- 12–13 Ağustos 2026 — İmamoğlu CHP'den istifa ediyor ve YENİ Parti'ye üyelik çağrısı yapıyor. (Euronews)
- 17 Ağustos 2026 — Davanın ikinci celsesi başlıyor.
- Eylül 2026 — Fon krizi patlıyor; borsada sert kayıplar, tasfiye edilen fonlar. (Bu süreci Kontrol Sermaye İçin, Patlama Bizim İçin yazısında anlatmıştık.)
- 11 Eylül 2026 — Ayrı bir hakaret davasında (Şadi Yazıcı davası) İmamoğlu'na 2 yıl 1 ay hapis ve siyasi yasak kararı çıkıyor; avukatlar 13 Ekim'de istinafa gidiyor.
- 13 Ekim 2026 — Davanın 97. günü. Mahkeme savunma için 14–17 Ekim arasındaki dört günü ayırıyor. (Diken)
- 14 Ekim 2026 — Sabah Halk TV'ye kayyım atanıyor; öğleden itibaren İmamoğlu savunmasına başlıyor.
- 15 Ekim 2026 — Savunmanın ikinci günü. Öğleden sonra İmamoğlu 19 Mart'ı adliye koridorlarında bir darbe olarak anlattı; ayrıntı aşağıda.
Bu kronolojide dikkat edilmesi gereken şey şudur: Hukuk takvimi ile siyaset takvimi neredeyse kusursuz biçimde üst üste biniyor. Diploma iptali, gözaltından bir gün önce; gözaltı, ön seçimden birkaç gün önce; mutlak butlan, ana muhalefetin yeni bir lider ve aday etrafında toparlandığı dönemde; Halk TV'ye kayyım, savunmanın ilk sabahında. Tek bir tesadüf olabilir; bu kadar tesadüf bir yöntemdir.
Davanın Rakamları
| Ne | Rakam |
|---|---|
| Duruşma günü (15 Ekim itibarıyla) | 99 |
| Sanık sayısı | 436 |
| Tutuklu sanık | 53 |
| İddianamedeki eylem sayısı | 143 |
| İddia edilen kamu zararı | ~160 milyar TL + 24 milyon $ |
| İmamoğlu için istenen ceza (ilk iddianame) | 849 yıl – 2.430 yıl 6 ay |
| Ağaç A.Ş. ek iddianamesi | 29 sanık; İmamoğlu için 62–168 yıl |
| "Örgüt yöneticisi" olarak suçlanan kişi | 7 (İmamoğlu dâhil) |
| İBB 2026 bütçesi | 609 milyar TL |
| Tutuklulukta geçen süre | ~19 ay |
Kaynaklar: Diken (13 Ekim), Diken (iddianame), Diken canlı blog (15 Ekim, 15.54), Cumhuriyet, Yeniçağ. Kasım iddianamesindeki eylem sayısı 143'tür. 15 Ekim savunmasında İmamoğlu bu sayıyı 155 diye andı. İki sayıyı eşitlemiyoruz.
İki bin yılı aşan bir hapis istemi, hukuki bir ölçü olmaktan çok siyasi bir mesajdır. Hiçbir insan bu cezayı yatamaz; istemin işlevi cezalandırmak değil, korkutmak ve "bu adam bir daha asla" demektir.
İddianame Ne Diyor, Savunma Ne Diyor?
İddianame, İmamoğlu'nun Beylikdüzü'nden başlayarak İBB'ye uzanan bir "çıkar amaçlı suç örgütü" kurduğunu ileri sürüyor. Suçlamalar arasında örgüt kurma ve yönetme, rüşvet, irtikap, ihaleye fesat karıştırma, kara para aklama, nitelikli dolandırıcılık ve kişisel verilerle ilgili suçlar var. Örgütün "yöneticileri" olarak İmamoğlu'nun yanında Fatih Keleş, Murat Ongun, Adem Soytekin, Murat Gülibrahimoğlu, Ertan Yıldız ve Hüseyin Gün sayılıyor.
En büyük kamu zararı kalemi (160 milyar lira) aslında bir maden sahasına hafriyat dökülmesiyle ilgili. Medyascope'un aktardığına göre bu dökümü MAPEG heyelan riski gerekçesiyle onaylamış, İstanbul Valiliği'nin de payı olduğu ileri sürülmüş; ama iddianame kararın tek sorumlusu olarak İBB'yi gösteriyor. Reklam panosu ihaleleri (Medya A.Ş.) ve 21/B pazarlık usulü ihaleler de suçlamalar arasında; eleştirmenler aynı ihale usulünü AKP'li belediyelerin ve bakanlıkların da kullandığını hatırlatıyor. (Medyascope)
Delil yapısı da tartışmalı. Aynı habere göre iddianamede "duydum" ifadesi 564 kez, "hatırladığım kadarıyla" 969 kez geçiyor; duyuma dayalı cümle sayısı 691. Telefonların baz kayıtları delil olarak sunuluyor, ama bu konumların çoğu kişilerin iş yerleri. 15 Ekim savunmasında İmamoğlu, iddianamenin örgüt şemasını anlatan cümlenin başta belgeyi değil etkin pişmanlık beyanını saydığını okudu. Adem Soytekin'in, Beylikdüzü'nde cumhurbaşkanlığı için sermaye toplamak üzere örgüt kurulduğuna dair cümleyi ifade sonrasında bir şablon olarak gördüğünü tutanaktan aktardı. Bunlar sanık beyanıdır.
| İddianamenin dili | Savunmanın dili |
|---|---|
| "Çıkar amaçlı suç örgütü" ve örgüt lideri | "Hukuk kılıfına sokulmuş bir siyasi operasyon" |
| İtirafçı ve gizli tanık beyanları delildir | "Tehditle, baskıyla, vaatle alınan ifade kanunen delil olmaz" |
| 160 milyar liralık kamu zararı | Kararlar kurumlar arası ortak kararlardır, sorumluluk tek başına İBB'ye yüklenemez |
| Örgütsel hiyerarşi | "Organizasyon şeması" bir belediyenin olağan yönetim yapısıdır |
| Tutukluluk delillerin karartılmasını önler | "Tutuklu yargılama bir cezalandırma yöntemine dönüştürüldü" |
| Yargılama hukuki bir süreçtir | "Amacı beni siyaseten ortadan kaldırmak" |
| Etkin pişmanlık beyanı delilin başındadır | "Belge bizde, dedikodu onlarda" |
Bu tablo kimin haklı olduğunu söylemiyor; iki dilin nasıl hiç kesişmediğini gösteriyor. Savcılık bir ceza davası anlatıyor, sanık bir siyasi dava anlatıyor. Mahkemenin işi bu iki anlatıyı delille sınamaktır. Bizim işimiz ise bu iki anlatının da göstermediği şeyi, yani sınıfı görünür kılmaktır.
Birinci Gün: 14 Ekim 2026
İmamoğlu, tutuklanmasından yaklaşık 19 ay sonra bu davada ilk kez savunma yaptı. Gün, savunmanın kendisinden önce bir başka olayla başladı: sabah Halk TV'ye polis baskını yapıldı ve kanala kayyım atandı. İmamoğlu bu zamanlamaya özellikle dikkat çekti. (Cumhuriyet)
Savunmanın tam metnini Medyascope yayımladı. Öne çıkan başlıklar şunlardı:
Siyasi dava iddiası. "Bu tamamen siyasi bir davadır ve amacı beni siyaseten ortadan kaldırmak" dedi. Günün en çok alıntılanan cümlesi de bu çerçevedeydi: "Aynaya baktılar, gördüklerini benim adıma iddianameye yazdılar." Ve daha da sert bir cümle: "Türkiye Cumhuriyeti, bir operasyon cumhuriyetine döndü."
Tutanak meselesi. 8 Temmuz'da salondan çıkarılmasını ve "savunma yapmak istemedi" diye tutanak tutulmasını reddetti: "Savunma yapmayacağımı söylediğim şeklindeki tutanak tamamen gerçeğe aykırıydı."
Tutukluluk ve aileler. Tutuklu yargılamanın "bir cezalandırma yöntemine dönüştürüldüğünü", masumiyet karinesinin çiğnendiğini söyledi; avukatlara ve ailelere yönelik baskıları anlattı, eşi Dilek İmamoğlu'na ve tutuklu yakınlarının kurduğu dayanışma ağına teşekkür etti.
Kitap yasağı. Savunmasının özetini içeren "Millet Şahidimdir" kitabının bandrollerinin yasal yollarla alındığını, buna rağmen matbaaya polis gelerek baskının durdurulduğunu ve soruşturmanın "bandrolsüz basım" iddiasından kitabın içeriğine kaydığını anlattı.
Basın ve Halk TV. "Bir televizyon kanalının yaşayıp yaşamamasına siyasi iktidar değil, izleyiciler, yani millet karar verir" dedi. Gazetecilerin tutuklanmasını, erişim engellerini eleştirdi.
Fon krizi ve ekonomi. Kur korumalı mevduattan fon krizine uzanan bir çizgi çizdi ve krizi "asrın soygunu" olarak niteledi. İki cümlesi bizim açımızdan özellikle önemli: "Kur riski, büyük mevduat sahiplerinin bilançosundan alınıp halkın sırtına yüklendi" ve "Bu düzende zarar paylaştırılıyor millete, kâr paylaştırılmıyor!" Fon krizinin maliyetine dair verdiği rakamlar (örneğin 107 milyar doları aşan kayıp) onun kendi hesabıdır, bağımsız olarak doğrulanmış değildir.
Devlet ve iktidar. "Devlet başkadır, iktidar başkadır", "Devletin sahibi net olarak millettir" dedi. Rakipsizleştirmenin cazibesinden ve hesap verme mekanizmalarının çökertilmesinden söz etti, bugünkü uygulamaları 12 Eylül'ün siyasi ve sendikal mirasıyla karşılaştırdı.
Kürt meselesi ve "kent uzlaşısı". Kendisi hakkındaki "kent uzlaşısı" soruşturmasını siyasi bir kurgu olarak nitelendirdi; "Terörsüz Türkiye" sürecinin ana muhalefetin katılımıyla yürütülmesi gerektiğini, Kürt meselesinin demokrasi ve ifade özgürlüğü boyutları olduğunu söyledi, Selahattin Demirtaş'ın tutukluluğuna atıf yaptı.
Gün, İmamoğlu'nun ertesi gün devam edeceğini söylemesiyle 17.30 civarında sona erdi. Salonda İmamoğlu ve Özgür Özel lehine sloganlar atıldı. Özgür Özel de Silivri'deydi ve Halk TV'ye kayyım atanmasını iktidarın çaresizliği olarak yorumladı.
İkinci Gün: 15 Ekim 2026
Duruşmanın 99. günü, İmamoğlu'nun savunmasının ikinci günüydü. Bu yazı yazılırken savunma sürüyor; aşağıdakiler 15 Ekim saat 16.00 sıralarına kadar aktarılanlardır. (Diken canlı blog, Cumhuriyet, Medyascope)
"Hukuk kılıfına sokulmuş bir siyasi operasyon." İmamoğlu iddianameyi böyle tanımladı ve ekledi: "hem de vahşi bir operasyon." İstanbul'da kendisine yönelik bir operasyonun hazırlandığını 2024 Mayıs-Haziran'ında, yani yerel seçim sonuçlarının hemen ardından duyduğunu, bu iş için bir başsavcının İstanbul'a atandığını ileri sürdü.
İtirafçılık şablonu. Günün en çok konuşulan cümlesi buydu: "Tutukla, aileyi al, şablonu koy, kapıyı aç." İmamoğlu'na göre yöntem dört adımlıdır: toplu gözaltı, yakınlar üzerinden baskı, önceden hazırlanmış bir ifade kalıbı ve ifade karşılığında tahliye. "Tehditle, baskıyla, vaatle alınan ifade kanunen delil olmaz" dedi.
Örgüt iddiası. "Suç örgütü" suçlamasını reddetti; kendisinin "sistem" değil "organizasyon şeması" dilini kullandığını, bir belediyenin doğal yönetim yapısının örgüt hiyerarşisi gibi okunduğunu savundu.
Gözaltı koşulları ve aileler. Vatan Emniyet'te dört gün tutulduğunu, avukatlarının kendisine ulaşmak için uzun yollar yürümek zorunda kaldığını anlattı. Tutuklu yirmi annenin çocuklarından ayrılıp uzak illere gönderildiğini, bir daire başkanına eşinin doğumu sırasında izin verilmediğini ileri sürdü.
Kılıçdaroğlu tanık olsun. CHP İstanbul İl Başkanlığı binasının alımına ilişkin suçlamada, Kemal Kılıçdaroğlu'nun "binanın alımıyla ilgili her şeyden haberdar" olduğunu söyleyerek onun tanık olarak dinlenmesini istedi. İddianamede ilçe belediye başkanı adaylarına para ya da araç desteği verildiğine dair somut bir örnek olmadığını savundu.
Sel felaketi ve Sazlıdere. İstanbul'daki son seli yalnızca yağışa değil, 1986'da 6 milyon olan nüfusun 2019'da 15 milyonu aşmasına ve Kâğıthane, Ayazağa gibi bölgelerde dere yataklarına yapılan yapılaşmaya bağladı. Sazlıdere Barajı çevresinde yaklaşık 136 milyon metrekarelik bir su havzasının tek imzayla yok edildiğini ve oraya 2 milyona yakın nüfus hazırlandığını söyledi; kurulan yerlerin kanalizasyonunun hangi arıtmaya gideceğinin belli olmadığını ileri sürdü. Seli, Halk TV'ye kayyım atanmasını ve fon dosyasını kendisine yönelik daha geniş bir operasyonun parçaları olarak okudu. Bu metrekare ve nüfus rakamları onun hesabıdır.
"Üç kişi" ve Esenyurt. Aklanması gerekenin kendisi olmadığını, ama adlarını vermeyeceği üç kişinin bu sorumluluğu taşıdığını söyledi. Dönemin İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı, bugünün Adalet Bakanı Akın Gürlek'i aradığını, 30 Ekim 2024 Çarşamba günü için randevu aldığını, randevunun bir gün önce iptal edildiğini ve aynı sabah Esenyurt Belediyesi'ne operasyon yapıldığını anlattı. "Siz Türk milletine ihanet etmiş insanlarsınız" dedi. Randevunun kaydı olduğunu söyledi; bu anlatı onun beyanıdır.
"Adliye koridorlarında bir darbe." 19 Mart'ı tankla ya da muhtırayla değil, adliye koridorlarında yürütülen bir darbe olarak niteledi. Yassıada'yı, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'a verilen idamları, 12 Mart'ı, 12 Eylül'ü ve 28 Şubat'ı saydı; 19 Mart ile 21 Mayıs'taki mutlak butlan kararını aynı yöntemler arasına koydu. Hükmün sanıklara değil, hâkimlere ve hâkim güçlere yazıldığını söyledi.
Dosya, denetim, makam. İddianameyi yaklaşık 4 bin sayfa, ekini 80 bin sayfa diye andı; cezaevinde haftada iki saat bilgisayar hakkı olduğunu, bu sürede on binlerce sayfanın okunamayacağını söyledi. İştiraklerde Sayıştay denetimini önceki beş yılda 5, kendi döneminde 82; savcılık soruşturmasını 0'a karşı 26; bakanlık müfettişi denetimini 0'a karşı 378 diye saydı. Bir başka tabloda İBB'nin 2014-2019'da 147, 2019-2025'te 1.590 kez denetlendiğini ve kamu zararı çıkmadığını ileri sürdü. Bu rakamlar bağımsız olarak doğrulanmış değildir. İddianamenin imzacısının bugün hem adalet bakanı hem HSK başkanı olduğunu, geçen hafta Anadolu Ajansı'nda kendisini "suç örgütü lideri" diye andığını söyledi. Sorgusunu yapan savcının bugün Adalet Bakanlığı Personel Genel Müdürü olduğunu, iki davada karşısına çıkan hâkimin eşinin de adalet bakan yardımcısı olduğunu ileri sürdü. Örgüt suçunun katalog suç olduğunu, bu kelime yazılınca tutuklamanın kapısının açıldığını savundu.
Siyaset, iddianamenin içinde. İddianamenin ikinci amacını, suç gelirleriyle CHP'yi ele geçirmek diye okuduğunu aktardı; parti içi seçim kazanmanın örgüt amacı yazıldığını söyledi. 4-5 Kasım 2023 kurultayında delegelerin satın alındığı iddiasında bir delegenin adının, bir tutarın ve bir günün bulunmadığını, delil diye kurultay görüntülerinin konduğunu belirtti. "2 milyar fon" cümlesini Sarp Yalçınkaya adlı birinden duyulmuş bir duyuma bağladı; tanımadığını söyledi. Murat Gülibrahimoğlu'nun 42 milyon lirayı kendi kampanyasına değil, rakibi Murat Kurum'un hesabına yatırdığını ileri sürdü. Hüseyin Gün'ü tanımadığını, bağı beş dakikalık bir fotoğrafa indirgediğini ve ayrı casusluk dosyasının da bu fotoğrafa yazıldığını söyledi. Bir yolsuzluk iddianamesinin, partinin kapatılması için Yargıtay'a bildirime nasıl bağlandığını sordu.
Savunmanın geri kalanı geldikçe bu bölümü ve en üstteki Güncellemeler kısmını güncelleyeceğiz.
Sınıfsal Okuma: Bu Dava Bize Ne Anlatıyor?
Şimdi asıl işimize gelelim. Bir burjuva mahkemesinde, bir burjuva siyasetçinin yargılanması, işçi sınıfına ne söyler?
Kentin Rantı Kimin Elinde?
Kapitalist bir ülkede büyük kentler, sermaye birikiminin en yoğun yaşandığı yerlerdir. Toprak, konut, altyapı, ulaşım ve imar, birer rant kaynağıdır. Belediye bu rantın dağıtım masasıdır: kim ihale alacak, hangi arsa imara açılacak, hangi semt dönüşecek, reklam panoları kime verilecek, hafriyat nereye dökülecek?
Türkiye'de 1980'lerden bu yana, özellikle 2000'lerde, inşaat ve kentsel dönüşüm ekonomik büyümenin lokomotifi yapıldı. İstanbul bu modelin kalbiydi. 1994'ten 2019'a kadar İstanbul'u yöneten siyasi kadro, bu çeyrek yüzyılda kendi çevresinde bir inşaat, medya ve hizmet sermayesi büyüttü. 2019'da İstanbul el değiştirdiğinde el değiştiren yalnızca makam değildi; belediye kaynaklarının hangi sermaye çevresine akacağı da yeniden belirlenecekti.
İmamoğlu yönetimi bu ilişkiyi kökten değiştirmedi; daha çok, rantın dağıtımını farklı bir sermaye çevresi lehine ve daha "kurumsal", daha "şeffaf" görünen bir dille yeniden düzenledi. Kreşler, öğrenci bursları, Halk Ekmek büfeleri, ulaşım indirimleri gibi sosyal politikalar elbette emekçilerin gündelik hayatına dokundu; bunları küçümsemiyoruz. Ama bu politikalar mülkiyet ilişkilerine, yani kentin toprağının ve altyapısının kimin malı olduğuna ve kimin yararına işletildiğine dokunmadı. Sosyal belediyecilik, rant düzeninin üstüne serilmiş bir halıdır; halının altındaki zemin aynı kalır.
O yüzden bu davayı "temiz yönetim ile kirli yönetim" arasındaki bir kavga olarak okumak yanıltıcıdır. Asıl soru şudur: Türkiye'nin en büyük yerel bütçesinin denetimi, hangi sermaye çevresinin elinde olacak?
Rakipsizleştirme: Seçimle Yenilemeyeni Mahkemede Yenmek
İmamoğlu savunmasında "rakipsizleşmenin cazibesi" dedi. Bu ifade, Marksist teoride uzun bir geçmişi olan bir olguyu tarif ediyor.
Marx, 1851'de Fransa'da Louis Bonaparte'ın darbesini incelerken, yürütme gücünün parlamentodan, partilerden, hatta egemen sınıfın kendi siyasi temsilcilerinden bağımsızlaşarak kendini "toplumun üstünde" konumlandırdığı bir rejim tipini tarif etti. Buna Bonapartizm diyoruz. Bonapartist eğilimde yürütme, egemen sınıfın genel çıkarını korumak adına egemen sınıfın kendi içindeki rekabeti de bastırır; rakip burjuva kanatları siyasetten tasfiye eder, parlamentoyu işlevsizleştirir, yargıyı kendi aygıtı hâline getirir.
Türkiye'de son on yılda yaşanan budur. Meclis kararnamelerle işlevsizleştirildi (Meclis Açıldı Ama yazısında anlatmıştık); Anayasa Mahkemesi kararları alt mahkemelerce uygulanmadı (Anayasa Kimin Sözleşmesi?); seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyımlar atandı. İBB davası ve CHP'ye yönelik mutlak butlan kararı bu sürecin en üst basamağıdır: Artık yalnızca Kürt illerindeki belediyeler değil, ana muhalefetin kendisi ve en güçlü adayı hedeftedir.
Bu bir "sapma" değil, krizdeki bir kapitalizmin siyasi biçimidir. Ekonomik büyümenin dağıtacak pay bulamadığı, enflasyonun ücretleri erittiği, fon krizinin birikimleri buharlaştırdığı bir dönemde egemen kanat, siyasi rekabeti tolere edemez hâle gelir. Seçimle kaybetme riskini taşıyamayan bir iktidar, sandığı değil sandığa girecek olanı yönetmeye başlar.
İtirafçılık Aygıtı: Bugün Belediyede, Yarın Fabrikada
"Tutukla, aileyi al, şablonu koy, kapıyı aç." İmamoğlu bunu kendi davası için söyledi, ama bu cümle Türkiye'de hiç de yeni bir yöntemi tarif etmiyor.
Gizli tanık, duyuma dayalı ifade, itiraf karşılığı tahliye, uzun tutukluluk; bu yöntemler bu ülkede yıllarca sol örgütlere, Kürt siyasetçilere, gazetecilere, Gezi sanıklarına, sendikacılara uygulandı. O zaman bu yöntemlere ses çıkarmayanlar, bugün aynı yöntemin kendilerine uygulandığını görüyor. Tayfun Kahraman'ın, Can Atalay'ın, Osman Kavala'nın dosyalarında olan buydu.
Marksist açıdan burada önemli olan şudur: Burjuva hukuku sınıfsal bir hukuktur, ama biçimsel güvenceleri işçi sınıfının mücadeleyle kazandığı mevzilerdir. Masumiyet karinesi, tutukluluğun istisna olması, delilin somut olması, savunma hakkı; bunlar burjuvazinin bize lütfu değil, işçi hareketinin ve demokratik mücadelenin dayattığı sınırlardır. Bu sınırlar bir sermaye kanadı için kaldırıldığında, işçi sınıfı için çoktan kaldırılmış demektir. Bir grevi "örgüt faaliyeti", bir sendika toplantısını "suç planı", bir WhatsApp grubunu "hücre" diye yazmak için aynı şablon yeter.
İşte bu yüzden "İmamoğlu'nu savunmuyoruz, ama hukuk herkese lazım" diyoruz. Bu cümle bir taktik değil, bir sınıf hesabıdır.
Savunmanın Söylediği ve Söylemediği
İmamoğlu'nun savunması güçlü bir siyasi metindi. Ama bir Marksistin, bir metne yalnızca ne söylediğiyle değil ne söylemediğiyle de bakması gerekir.
Söylediği doğru şeyler. "Bu düzende zarar paylaştırılıyor millete, kâr paylaştırılmıyor" cümlesi, fon krizinin ve kur korumalı mevduatın sınıfsal özünü yakalayan doğru bir tespittir. Kur korumalı mevduatta büyük mevduat sahiplerinin kur riski hazineye, yani vergi ödeyen emekçilere yüklendi. Fon krizinde küçük yatırımcının, emeklinin, birikimini korumaya çalışan ücretlinin parası eridi. Bunu yüksek sesle söylemek önemlidir. 12 Eylül'ün siyasi ve sendikal mirasına yapılan atıf da önemlidir.
Söylemediği şeyler. Ama savunmanın kurduğu özne "sınıf" değil, "millet"tir. "Devletin sahibi millettir" cümlesi, liberal demokrasinin en temel yanılsamasıdır. Marksist açıdan devlet, sınıfların üstünde duran tarafsız bir hakem değil, egemen sınıfın genel çıkarlarını örgütleyen bir aygıttır. "Devlet başkadır, iktidar başkadır" ayrımı, devletin sınıf karakterini değil, yalnızca hangi partinin onu yönettiğini tartışmaya açar. İmamoğlu'nun önerdiği çözüm, aygıtın sınıf karakterini değiştirmek değil, aygıtı "doğru ellerde" ve "kurallara uygun" işletmektir.
12 Eylül'ü eleştirmek önemlidir, ama 12 Eylül'ün sendika yasalarını, taşeron düzenini ve grev yasaklarını kimin sürdürdüğü sorusu yalnızca iktidara sorulamaz. Muhalefet belediyelerinde de taşeron çalıştırma, düşük ücret ve grevdeki işçilere karşı sert tutumlar yaşandı; İzmir Büyükşehir'deki grev ve grev kırıcılık tartışması bunun yakın bir örneğidir. Bir savunmada işçi sınıfı "millet"in içinde eritildiğinde, belediyenin kendi işçileriyle kurduğu ilişki de görünmez olur.
Fon krizinde "zarar millete" diyen bir siyasetçinin, "o zaman bankalar, fonlar, büyük sermaye kamulaştırılsın, birikimler kamusal güvenceye alınsın" demediğini de not etmeliyiz. Eleştiri, kötü yönetilen bir piyasaya yöneliyor; piyasanın kendisine değil.
İki Kanat, Tek Düzen
Mutlak butlan kararıyla CHP'nin bölünmesi ve YENİ Parti'nin kurulması, bu davanın arka planındaki en önemli siyasi gelişmedir. Burada yaşanan, burjuva siyasetinin kendi içindeki yeniden düzenlenmedir: bir yanda yargı eliyle "uysallaştırılmış" bir resmî muhalefet, öbür yanda bu müdahaleye karşı yeni bir parti çatısı altında toplanan bir muhalefet.
Gençlerin bu süreçte YENİ Parti'ye ve İmamoğlu'na umut bağlaması anlaşılır bir şeydir; 19 Mart 2025'te sokağa çıkan, okulunu, sınavını, işini riske atan gençlerin cesareti gerçekti ve saygıyı hak ediyor. Ama bu cesaretin bir düzen partisinin seçim kampanyasına kanalize edilmesi, o enerjinin en büyük kaybı olur. Rozet değişebilir; sınıf değişmez. Sorun yalnızca kimin İstanbul'u yöneteceği değil, İstanbul'un kimin için yönetileceğidir.
Kavram Kutuları
Rant. Toprak, konum ya da ayrıcalıklı erişim gibi tekelleştirilebilir bir kaynaktan, üretime doğrudan katkı yapmadan elde edilen gelir. Kentte imar değişikliği, bir arsanın değerini bir gecede katlayabilir; bu değer artışı kimin emeğiyle değil, kimin kararıyla oluşur.
Sermaye fraksiyonu. Egemen sınıfın tek parça olmadığını anlatan kavram. İnşaat sermayesi, finans sermayesi, sanayi sermayesi, ihracatçı ve ithalatçı kesimler, devlete yakın olanlar ve olmayanlar arasında çıkar çatışmaları vardır. Siyasi partiler çoğu zaman bu fraksiyonların sözcüsü gibi davranır.
Bonapartizm. Yürütme gücünün parlamentodan ve partilerden bağımsızlaşarak egemen sınıfın kendi içindeki rekabeti de bastırdığı, kendini "milletin tek temsilcisi" olarak sunduğu rejim eğilimi. Marx'ın Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'i kitabında incelediği bu olgu, bugünkü otoriterleşmeyi anlamak için hâlâ çok verimlidir.
Burjuva hukuku. Biçimde herkese eşit, içerikte mülkiyet ilişkilerini koruyan hukuk. Ama içindeki biçimsel güvenceler (savunma hakkı, masumiyet karinesi) işçi hareketinin de dayanağıdır; onları savunmak, burjuva hukukunu kutsamak anlamına gelmez.
İtirafçılık. Tutuklu birinin, kendi durumunu hafifletmek karşılığında başkaları hakkında ifade vermesi. Uzun tutukluluk ve aile üzerinden baskıyla birleştiğinde, delil üretmenin değil, ifade üretmenin aracına dönüşür.
Sık Duyulan İtirazlar ve Yanıtlarımız
"Yolsuzluk varsa yargılansın, ne var bunda?" Yolsuzluk varsa elbette yargılansın; ama bağımsız bir yargı önünde, somut delillerle, tutukluluğun cezaya dönüşmediği bir süreçte ve aynı ölçüyle herkese. İktidara yakın belediyelerde aynı ihale usulleri kullanılırken yalnızca muhalefete yönelen bir yargılama, yolsuzlukla değil rakiple mücadele eder. Yolsuzluğun gerçek ilacı da mahkeme salonu değil, belediye bütçelerinin halk meclisleri ve işçi denetimi altına girmesidir.
"Bu burjuvaların kendi kavgası, bize ne?" Kavga burjuvaların kendi kavgası olabilir, ama kavganın silahları herkese yönelir. Bugün belediye başkanına uygulanan şablon dün sendikacıya uygulandı, yarın da uygulanacak. Hukuksuzluğa kayıtsız kalmak, işçi sınıfının kendi savunma mevzilerini teslim etmesi demektir. Ayrıca bu kavganın sonucu, işçi sınıfının örgütlenme koşullarını doğrudan etkiler.
"O zaman İmamoğlu'nu desteklemeliyiz." Hayır. Hukuksuzluğa karşı çıkmak bir siyasetçinin programını desteklemek anlamına gelmez. İmamoğlu'nun programı, sermaye düzeninin daha "düzgün" yönetilmesidir. Biz hukuk güvencelerini savunurken bağımsız sınıf tutumumuzu korumak zorundayız; aksi takdirde gençliğin öfkesi bir kez daha bir düzen partisinin oy deposuna dönüşür.
"Ama İmamoğlu kazanırsa en azından nefes alırız." Belki biraz daha geniş bir siyasi alan açılabilir; bunu küçümsemiyoruz. Ama o alanı dolduracak olan kendiliğinden bir "nefes" değil, örgütlü bir işçi hareketidir. Örgütsüz bir halk için iktidar değişikliği, yalnızca yöneticilerin değişmesidir.
Genç Yoldaşlar İçin Somut Görevler
- Davayı birincil kaynaktan izleyin. Savunmanın tam metinlerini ve iddianame özetlerini okuyun; sosyal medyadaki tek cümlelik paylaşımlarla yetinmeyin. Tarafların iddialarını iddia olarak, mahkeme kararlarını karar olarak ayırt edin.
- Hukuk güvencelerini ilke olarak savunun. Tutuklu yargılamanın cezaya dönüşmesine, gizli tanık ve duyuma dayalı delil kullanımına, avukatlara ve ailelere yönelik baskılara karşı, sanık kim olursa olsun aynı ilkeyle durun.
- Basın özgürlüğünü sahiplenin. Halk TV'ye kayyım, T24'ün kapatılması (Satın Alınamayanı Kapatırlar) ve gazeteci tutuklamaları aynı zincirin halkalarıdır. Bağımsız ve emekten yana yayın organlarını takip edin, destekleyin.
- Kendi belediyenizin bütçesini sorun. Hangi parti yönetirse yönetsin, belediye meclisi toplantılarını izleyin, ihale ilanlarına, imar değişikliklerine, belediye işçilerinin koşullarına bakın. Kent konseylerinde ve semt meclislerinde söz alın.
- Belediye işçileriyle bağ kurun. İBB'de, iştiraklerde ve ilçe belediyelerinde çalışan işçilerin sendikal mücadelelerini takip edin. Belediye kimin olursa olsun, işçinin ücreti, kadrosu ve iş güvencesi bizim gündemimizdir.
- Öfkeyi örgüte çevirin. 19 Mart'ta sokağa çıkan cesaret, bir seçim kampanyasının malzemesi olmaktan çıkıp kalıcı örgütlenmelere (sendikalara, öğrenci topluluklarına, mahalle dayanışmalarına) dönüşmedikçe, her dalga kıyıya vurup çekilir.
Hukuk Herkese, Kent Emekçiye
Sevgili genç yoldaşlar, Silivri'deki salonda bugün bir belediye başkanı yargılanıyor. Ama o salonda aynı zamanda bu ülkenin hukuku, basını, seçim hakkı ve muhalefet etme hakkı da yargılanıyor. Bizim tutumumuz açık: Bu davada hukuk güvencelerinin çiğnenmesine karşı duruyoruz; ama bu duruşu bir düzen partisine teslim etmiyoruz.
Bu dava bize bir kez daha şunu gösterdi: Kentin kaynakları sermayenin elinde kaldıkça, kimin belediye başkanı olacağı kavgası sermaye kanatları arasında sürecek; kaybeden kanat cezaevine, kazanan kanat ihale masasına oturacak. Bu döngüyü kırmanın yolu, kenti onu her gün yeniden üreten emekçilerin denetimine açmaktır: bütçesiyle, toprağıyla, ulaşımıyla, suyuyla.
Kentin rantı kimin elinde? Yargı kimin denetiminde? Bu kavga kimin yararına? Bu soruları sormaya devam edeceğiz. Savunma sürdükçe, ara karar geldikçe, bu yazının başındaki Güncellemeler bölümüne geri döneceğiz.
Hukuk herkese lazım; kent emekçinindir.
Önümüzdeki Günler
- 16 Ekim Cuma — İmamoğlu'nun savunmasının devamı.
- 17 Ekim Cumartesi — Avukatların savunması.
- Savunmalar tamamlandıktan sonra — Mahkemenin ara kararı (tutukluluk incelemesi dâhil).
- Paralel dosyalar — Diploma davası (zincirleme resmî belgede sahtecilik, 8 yıl 9 aya kadar istem), "siyasal casusluk" davası, Şadi Yazıcı davasının istinaf süreci, CHP kurultay ceza davası ve mutlak butlan kararının Yargıtay aşaması.
Bu Yazının Üzerine Kurulduğu Yazılarımız
- Tayfun Kahraman ve Herkese Lazım Olan Hukuk (7 Ekim 2026)
- Rozet Değişti, Sınıf Değişmedi (7 Ekim 2026)
- Kontrol Sermaye İçin, Patlama Bizim İçin (30 Eylül 2026)
- Satın Alınamayanı Kapatırlar (1 Ekim 2026)
- Meclis Açıldı Ama (1 Ekim 2026)
- Anayasa Kimin Sözleşmesi? (4 Ekim 2026)
Kaynaklar
- Medyascope, İmamoğlu İBB davasında savunma yapacak: İşte bilmeniz gerekenler, 13 Ekim 2026
- Medyascope, Ekrem İmamoğlu'nun savunmasının tam metni (14 Ekim 2026), 14 Ekim 2026
- Medyascope, Tarihi dava başlıyor: İşte İBB davası hakkında bilmeniz gerekenler, 6 Mart 2026
- Cumhuriyet, İBB davasında 98. gün sona erdi: İmamoğlu'ndan 19 ay sonra tarihi savunma, 14 Ekim 2026
- Diken, İBB davası: İmamoğlu ve avukatlarına savunma için dört gün, 13 Ekim 2026
- Diken, Canlı blog: İmamoğlu savunmada, 15 Ekim 2026, saat 15.54
- Cumhuriyet, İBB davası 99. günde: Ekrem İmamoğlu savunmasına devam ediyor, 15 Ekim 2026
- Medyascope, İmamoğlu'nun savunmasında 2. gün, 15 Ekim 2026
- Diken, İmamoğlu savunmada: İstanbul'da bir operasyona başlanacağını 2024 Haziranı'nda duydum, 15 Ekim 2026
- Diken, İBB iddianamesi: Kamu zararı 160 milyar lira ve 24 milyon dolar, 11 Kasım 2025
- Yeniçağ, İBB Davası'nın 99. günü: Kılıçdaroğlu tanık olarak dinlensin, 15 Ekim 2026
- NTV, CHP'de mutlak butlan kararı: Süreç nasıl işledi?, 21 Mayıs 2026
- Euronews, Özgür Özel ve 91 milletvekili CHP'den istifa etti: Yeni Parti kuruluyor, 24 Temmuz 2026
- Euronews, Ekrem İmamoğlu CHP'den istifa etti, 13 Ağustos 2026
- Haber7, İBB'nin 2026 bütçesi 609 milyar lira
- soL Haber, İzmir'de 23 bin işçi grevde: İzBB'den grev kırıcılık ve üstü kapalı tehdit
- Karl Marx, Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'i (1852)
Bu yazı Bilgi Müşterekleri tarafından CC BY-SA 4.0 lisansıyla yayımlanmıştır. Canlı belgedir; dava sürdükçe güncellenecektir.







