Ütopyayı Eleştirmek Yetmez: Teori ve Eylem'in 73. Sayısına Yoldaşça Bir Okuma
Post-Kapitalizm Dosyası ve On Dört Yazı Üzerine Genç Yoldaşlar İçin Sınıfsal Notlar

Ütopyayı Eleştirmek Yetmez: Teori ve Eylem'in 73. Sayısına Yoldaşça Bir Okuma
Bir derginin gücü, haklı olduğu yerlerde değil, eksik kaldığı yeri kendisinin görebilmesinde ölçülür.
Künye. Teori ve Eylem, üç aylık sosyalist teori ve politika dergisi, Sayı 73, Güz 2026, 234 sayfa. Kapak dosyası: "Bir Modern Tekno-Ütopya: Post-Kapitalizm". Açılış epigrafı Lenin'in Marksizm ve Revizyonizm'inden. Sayıda on dört metin var: iki neoliberalizm yazısı, bir ABD-İsrail ekonomi politiği incelemesi, beş yazıdan oluşan post-kapitalizm dosyası (üçü telif, biri Morozov çevirisi, biri Fuchs eleştirisi), bir Lenin çevirisi, jineoloji eleştirisinin ikinci bölümü, Ekim Devrimi üzerine bir deneme ve üç güncel analiz (Koç, NATO, inşaat rantı).
Sevgili Genç Yoldaşlar,
Bu yazı bir dergi tanıtımı değil, bir okuma defteridir. Daha önce Birlik ve Mücadele'nin Temmuz sayısını okurken yaptığımız gibi burada da bir dergiyi baştan sona okuyup notlarımızı sizinle paylaşıyoruz. Bu kez tonu biraz değiştiriyoruz: övgü ile eleştiriyi aynı sayfada tutacağız. Çünkü Teori ve Eylem bizim için karşı cephenin yayını değil; aynı soruları soran, çoğu zaman aynı yanıtlara varan yoldaşların dergisi. Yoldaşın yazısını eleştirmek, düşmanınkini eleştirmekten daha çok özen ister. Düşmanın metninde yanlışı bulursunuz; yoldaşın metninde ise eksik olanı bulmanız gerekir. Eksik olan, çoğu zaman yanlış olandan daha önemlidir.
Bu sayıyla ilk karşılaşmamız değil. 19 Eylül'de yayımladığımız "Neoliberalizm Bitti mi?" yazısında derginin 73. sayısını tanıtmış, Mustafa Yalçıner'in açılış yazısını ayrıntılı okumuş ve yazıyı bir çağrıyla bitirmiştik: bu sayıyı okuyun, tartışın, yazın. O yazıda derginin on dört kapıdan aynı soruyu sorduğunu söylemiştik. Bu yazı, o çağrıya kendimizin verdiği yanıt: bu kez on dört kapının hepsinden giriyoruz. Yalçıner bölümünde 19 Eylül yazısında söylediklerimizi tekrarlamayacağız, özetleyip üzerine kuracağız. Önce o yazıyı okumanızı öneririz.
Neden bu sayı? Çünkü kapak dosyası, bizim de aylardır üzerinde çalıştığımız soruya ayrılmış: teknoloji kapitalizmi kendiliğinden aşıyor mu? Paul Mason'ın "bilgi değer yasasını çözüyor" tezi, Srnicek-Williams'ın "tam otomasyon", Varoufakis'in "tekno-feodalizm" kavramı, Fuchs'un "kullanıcı emeği" teorisi: hepsi bu sayıda masaya yatırılıyor. Biz de Karaburun bildirimizde ve Sosyalist Yapay Zekâ Manifestosu'nda aynı tartışmaya "genel zekânın gaspı" ve "zihinsel Taylorizm" kavramlarıyla girmiştik. Bu sayıyı okumak, kendi çizgimizi sınamak demek.
Okuma yöntemimiz: dört soru
Her yazıya aynı dört soruyu sorduk. Bunlar, Acemoğlu tartışmasındaki yanıtları sınıflandırırken kullandığımız ölçütlerin genişletilmiş hâli.
Sınıfı görüyor mu? Analiz, toplumsal olguyu sınıf ilişkisine bağlıyor mu, yoksa "devlet", "piyasa", "teknoloji" gibi soyutlamalarda mı kalıyor?
Mülkiyeti soruyor mu? Üretim araçlarının, bilginin, toprağın, verinin kimde olduğu analizin merkezinde mi?
Özneyi kuruyor mu? İşçi sınıfı metinde yalnızca sömürülen bir nesne olarak mı geçiyor, yoksa örgütlenen, direnen, talep eden bir özne olarak mı?
Veriyle mi konuşuyor? İddialar olgu ve rakamla destekleniyor mu, olgular doğru mu, kaynaklar izlenebilir mi?
Aşağıdaki harita, sayının genel görünümünü veriyor. Ayrıntıları her yazının kendi bölümünde tartışıyoruz.
| Yazı | Sınıfı görüyor mu | Mülkiyeti soruyor mu | Özneyi kuruyor mu | Veriyle mi konuşuyor |
|---|---|---|---|---|
| Yalçıner, Neoliberalizmin Sonu mu? | Güçlü | Güçlü | Çağrı düzeyinde | Zayıf |
| Sancar, Türkiye'de Devletin Dönüşümü | Güçlü | Orta | Zayıf | Orta |
| Güler, ABD-İsrail İttifakı | Orta | Güçlü | Yok | Orta |
| Cengiz, Modern Ütopyacılık | Güçlü | Orta | Kavramsal düzeyde | Yok |
| Alikoç, Paul Mason | Güçlü | Güçlü | Zayıf | Kitap içi |
| Koşar, İşin Sonu | Güçlü | Orta | Orta | Güçlü |
| Morozov (çeviri) | Orta | Güçlü | Yok | Orta |
| Deniz, Fuchs Eleştirisi | Güçlü | Orta | Zayıf | Zayıf |
| Lenin (çeviri) | Güçlü | Güçlü | Güçlü | Tarihsel |
| Alikoç, Jineoloji-2 | Orta | Zayıf | Zayıf | Arkeolojide güçlü |
| Akdağ, Ekim Devrimi | Güçlü | Orta | Tarihsel | Zayıf |
| Bal, Koç'un Yüzüncü Yılı | Güçlü | Güçlü | Dipnot düzeyinde | Orta |
| Yaşar, NATO 3.0 | Orta | Orta | Slogan düzeyinde | Kaynaksız |
| Araman, İnşaat Rantı | Orta | Güçlü | Yok | Güçlü |
Tablonun ilk iki sütunu genellikle dolu, son iki sütunu genellikle boş. Bu, sayının genel karakterini özetliyor: teşhis güçlü, özne zayıf, veri dağınık. Şimdi yazı yazı gidelim.
Mustafa Yalçıner: "Neoliberalizmin Sonu mu?"
Ne diyor? Yalçıner, 2000'lerden bu yana üç dalga hâlinde gelen "neoliberalizmin sonu" ilanlarını ele alıyor: Latin Amerika'daki sol hükümetler ve Syriza/Podemos, 2008 sonrasındaki Obama kurtarma paketleri, pandemi yardımları. Son olarak da Trump'ın gümrük korumacılığı. Tezi şu: neoliberalizm bir iktisat politikası paketi ya da Mont Pelerin'de doğmuş bir ideoloji değildir. Tekelci kapitalizmin bugünkü biçimidir, emperyalist burjuvazinin kazanılmış haklara karşı "azgın saldırısı"dır. Devlet müdahalesi neoliberalizmin karşıtı değil, aracıdır. O yüzden neoliberalizmin sonunu ancak "işçi hareketinin başarıyla gelişmesi" getirebilir.
İyi yanları. Yazının en değerli hamlesi, tartışmayı politika düzleminden sınıf gücü düzlemine taşıması. "Devlet müdahale ediyor, demek ki neoliberalizm bitti" diyen sol iyimserliğe karşı sağlam bir düzeltme bu: 2008'de devlet müdahale etti ama parayı GM'ye ve bankalara verdi. "Küçük devlet" aldatmacasını çözmesi de isabetli. Yalçıner, Marx'ın 18. Brumaire'deki devlet makinesinin sürekli "yetkinleştirilmesi" pasajından yola çıkarak küçülenin sosyal devlet, büyüyenin şiddet ve maliye aygıtı olduğunu gösteriyor. "Serbest piyasa" sloganının tekelci kapitalizmde "bir yalandan ibaret" olduğunu köylünün tohum ve girdi tekellerine bağımlılığıyla örneklemesi, genç okur için akılda kalıcı. Korumacılığı da emperyalist paylaşım kavgasının bir aracı olarak okuyor. 19 Eylül yazımızda aynı şeyi başka bir cümleyle söylemiştik: gümrük duvarı neoliberalizmin sonu değil, yeni üniformasıdır. Bu yaklaşım, BRICS yazımızda kurduğumuz çerçeveyle örtüşüyor.
Eksik yanları. Birincisi, kavram sorunu. Neoliberalizm tekelci kapitalizmle neredeyse özdeş tutulunca, kavramın tekelci kapitalizme ne kattığı belirsizleşiyor. Yalçıner dönemleştirmeyi reddediyor, ama kendi anlatısı 1945-75'teki "tavizler dönemi" ile 1980 sonrasını ayırıyor. Bu ayrımın ölçütleri açıkça konmalıydı: ücret payı, sendikal yoğunluk, kamu harcamasının bileşimi. İkincisi, yazıda neredeyse hiç seri veri yok. Reel ücretler, emeğin milli gelirdeki payı, grev sayısı, sendikalaşma oranı gibi veriler, "saldırı" tezini sayıyla kanıtlayacak malzemeydi. Türkiye verisi 12 Eylül, SEK ve Et Balık Kurumu örnekleriyle sınırlı. Üçüncüsü, yazının tezi David Harvey'in "sınıf gücünün restorasyonu" tanımına çok yakın, ama Harvey anılmıyor. Duménil-Lévy de yok. Bu yüzden yazı, muhataplarını büyük ölçüde blog ve dergi yazıları arasından seçen, "herkes yanılıyor" tonunda bir polemiğe dönüşüyor.
Olgu düzeyinde de düzeltilmesi gereken yerler var. Chrysler 1979'da, GM ise 2009'da kurtarıldı. "Önce Chrysler ve GM, '80'lerde bankalar" sıralaması kronolojiyi karıştırıyor. Thatcher'ın "ilk iki yılında kapattığı ocaklarla iki milyon işçinin işsiz kalması" ifadesi, dönemin toplam işsizlik artışını maden kapanışlarına mal ediyor gibi görünüyor. Toplu kapanışlar asıl 1984-85 grevinden sonra geldi, son derin ocak 2015'te kapandı. Podemos ise hiçbir zaman hükümetin lideri olmadı, 2020-23 arasında küçük koalisyon ortağıydı. Bu tür hatalar tezi çürütmüyor, ama tezin inandırıcılığını zayıflatıyor.
Yazara sorumuz. Hangi somut göstergelerde değişiklik olursa "neoliberalizmin sonu"ndan söz edebiliriz? Bu soruya yanıt verilmezse kavram hiçbir olguyla sınanamaz hâle gelir. Böyle bir kavram da analiz aracı olmaktan çıkar, bir tutum beyanına dönüşür. Bu soruya 19 Eylül yazımızda kendi yanıtımızı önermiştik. Yanıtımız iki adımdan oluşuyordu. Birincisi, bir ayrım: tekelci kapitalizm bir çağdır, Lenin'in 1916'da çözümlediği çağ. Neoliberalizm ise o çağın içinde bir evre, 1970'lerin krizine verilmiş sınıfsal bir yanıttır. Çağ ancak devrimle kapanır. Evre ise sınıf mücadelesinin güç dengesine göre geriletilebilir. Yalçıner'in iki kavramı neredeyse özdeşleştirmesi, bu ikinci olasılığı görünmez kılıyor. İkincisi, bir ölçüt: neoliberalizm yenilgilerle açıldı (PATCO, İngiliz madencileri, 12 Eylül). O hâlde kapanışı da ancak kazanımlarla ölçülebilir. 19 Eylül yazısındaki soru hâlâ geçerli: "Kim bitirdi, hangi grevle, hangi kazanımla? Yanıt yoksa, biten bir şey yoktur." Somut göstergeler de belli: reel ücretler, asgari ücretin açlık sınırına oranı, sendikalaşma oranı, kamu hizmetlerinin paralı hâle gelmesi ve Orta Vadeli Program'ın esnek istihdam ve emeklilik hedefleri. Bu göstergelerin hiçbiri bugün tersine dönmüş değil. Yalçıner'in sonucuna, yani neoliberalizmin bitmediği sonucuna katılıyoruz. Ama bu sonuca, kavramı tekelci kapitalizme eritmeden, ölçülebilir bir yoldan varmak mümkün ve gerekli.
Nuray Sancar: "Neoliberalizm ve Türkiye'de Devletin Dönüşümü"
Ne diyor? Sancar, "otoriterleşme" ve "illiberal demokrasi" kavramlarını, dönüşümün sınıfsal koşullarını gizledikleri için reddediyor. Türkiye'deki "saray rejimi"ni neoliberal birikimin kurumsal ihtiyaçlarından türetiyor. Bu ihtiyaçlar, uluslararası mali sermayenin bürokratik ve demokratik engelleri aşma talebi ile Türkiye burjuvazisinin bağımlılık içindeki yayılma arayışından doğuyor. Hayek ile Schmitt arasında bir ortak payda kuruyor: devleti toplumsal mücadelelere karşı bir güvenlik aygıtına dönüştürmek. Yazının sonucu, devletin "faşizmin lehine" ilerlediği.
İyi yanları. Yazının en güçlü bölümü, yönetişim mimarisinin çözümlemesi. Üst kurullar, Yatırım Danışma Konseyi, serbest bölgeler, organize sanayi bölgeleri ve yap-işlet-devret garantileri, sermayenin devlete dolaysız katılımının kanalları olarak gösteriliyor. Sancar'ın deyişiyle "küçük devlet", "kapitalist devletin özündeki sınıf ilişkisini dolaysızlaştıran" bir müdahale. Parlamentonun fiilen ötelenmesini sermayenin karar alma süreçlerine doğrudan girişiyle açıklaması, Poulantzas'a yakın ve verimli bir sezgi. "Sivil toplum"un yardım dağıtımı üzerinden klientalizme dönüştürülmesi, yani yardım alanların "siyaseten rehin alınması", AKP hegemonyasını anlamak için temel bir mekanizma. Bu mekanizmayı İşçiler Neden Sağa Oy Veriyor? yazımızda da ele almıştık. Yazının en güncel ve en değerli kısmı ise el koyma bölümü. Orman yasaları, HES ve JES'ler, ÇED muafiyetleri, İliç, rezerv yapı alanı yasası ve Kürt bölgelerindeki maden sahaları aynı "el koyma yoluyla birikim" mantığı altında toplanıyor. Kürt sorununu ekonomi politik düzlemde, toprak ve doğa üzerinden okumak, solun Türkiye'de ender yaptığı bir şey.
Eksik yanları. Yazıda bir iç gerilim var. "Otoriterleşme" kavramı liderin keyfiyetine odaklandığı için eleştiriliyor. Ama saray rejimi bölümü büyük ölçüde Erdoğan'ın hamleleri, akraba vakıfları ve yolsuzluk üzerinden anlatılıyor. Sermaye fraksiyonları arasındaki çatışma ve uzlaşma yazıda yok: TÜSİAD-MÜSİAD, "yandaş" inşaat ve enerji grupları, ihracatçı sanayi. Dönüşüm büyük ölçüde "uluslararası tekellerin talebi"ne bağlanıyor. Türkiye burjuvazisinin kendi iç dinamiği, yani hangi fraksiyonun neden bu rejime ihtiyaç duyduğu, arka planda kalıyor.
İkinci eksik daha ağır: rejim neye karşı kuruldu? Gezi 2013, Soma 2014, Metal Fırtına 2015, 7 Haziran-1 Kasım 2015 dönemeci ve çözüm sürecinin sona ermesi yazıda anılmıyor. Rejimin karşısındaki toplumsal hareket görünmeyince, rejim tek taraflı bir sermaye projesi gibi görünüyor. Oysa her rejim bir sınıf mücadelesinin sonucudur. 12 Eylül Dosyamızda göstermeye çalıştığımız gibi, darbeyi anlamak için darbeden önceki grevleri de anlamak gerekir. Üçüncü eksik kadın boyutu: İstanbul Sözleşmesi'nden çekilme, "aile yılı" ideolojisi ve kadın emeğinin hane içine itilmesi rejimin kurucu parçaları, ama yazıda hiç geçmiyor. Dördüncü eksik kavramsal: "faşizmin lehine" deniyor, ama faşizm tanımlanmıyor. Dimitrov'un tanımı ya da kitle hareketi tartışması yapılmadan bu niteleme havada kalıyor.
Olgu düzeyinde de düzeltilmesi gereken yerler var. Milton Friedman Şili ekonomisinin "başına geçmedi". 1975'te Pinochet'yi ziyaret edip danışmanlık yaptı, ekonomiyi "Chicago Boys" yönetti. DTÖ'nün Doha Turu hiç sonuçlanmadı, yani Türkiye tarımındaki dönüşümün kaynağı Doha "şartnameleri" olamaz. Dönüşümün asıl kaynakları Dünya Bankası'nın ARIP programı ile 2001'deki şeker ve tütün yasalarıydı. Atalık tohumun "kullanımı" yasaklanmadı, kayıtsız tohumun ticareti kısıtlandı. Bu ayrım, köylü mücadelesinin talebini doğru kurmak için önemli.
Yazara sorumuz. "Faşizmin lehine" nitelemesinin ölçütleri nedir? Kitle tabanı, parti-devlet ilişkisi, şiddetin biçimi bakımından bugünkü rejim faşizmden nerede ayrışıyor? Bu soru akademik değil, pratik bir soru. Yanıtı, hangi ittifakın kurulacağını ve hangi mücadele biçiminin seçileceğini belirler.
Hüseyin Sinan Güler: "1985 Sonrasında ABD-İsrail İttifakının Ekonomi Politiği"
Ne diyor? Güler, ABD-İsrail ilişkisini açıklayan üç yaklaşımı eleştiriyor: İsrail lobisi (Mearsheimer-Walt), realizm ve ortak değerler/Evanjelik ideoloji. Bunların ilişkinin görünümlerini açıkladığını, ama sermaye birikimini merkeze almadığını söylüyor. 1985'i bir dönüm noktası olarak öne çıkarıyor: aynı yıl ABD'nin ilk serbest ticaret anlaşması İsrail'le imzalandı ve İsrail'in Ekonomik İstikrar Programı başladı. O tarihten sonra İsrail, askeri "ileri karakol" işlevini koruyarak finans, yüksek teknoloji, savaş sanayii ve lojistik alanlarında ABD mali sermayesiyle iç içe geçmiş bölgesel bir birikim merkezine dönüştü. Abraham Anlaşmaları ve Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) bu yeniden yapılanmanın güncel biçimleri.
İyi yanları. Sayının yöntem bakımından en derli toplu yazısı bu. Açık bir problem, açık bir plan ve izlenebilir kaynaklar var. Üç yaklaşımı "zaman" sorusuyla sınaması iyi bir tarihsel materyalist hamle: lobi 1960'larda da vardı, o hâlde 1990'lardaki niteliksel sıçramayı nasıl açıklayacak? Realizm, SSCB'nin çöküşünden sonra İsrail'in öneminin azalmasını bekler, oysa önemi arttı. Askeri yardımın (FMF) ABD silah tekellerine geri akışını, ortak üretimi ve devletin talep güvencesini somut olarak gösteriyor. Bunu yaparken komplo indirgemeciliğine de açıkça karşı çıkıyor: ittifakın sürekliliği bir grubun iradesinden değil, yapısal ihtiyaçlardan doğuyor. Filistin'in bir "güvenlik teknolojisi laboratuvarı" olarak kullanılması ve "combat proven" (savaşta denenmiş) pazarlaması, sömürgecilik ile sermaye birikimi arasındaki bağı sarsıcı biçimde gösteriyor. Bu tespit, Palantir yazımızda anlattığımız gözetim ekonomisinin kökenlerinden birini de açıklıyor.
Eksik yanları. Yazının merkezî iddiası, yani "mali sermayelerin iç içe geçmesi", neredeyse verisiz bırakılmış. Karşılıklı doğrudan yatırım tutarları, NASDAQ'ta işlem gören İsrail şirketlerinin sayısı, büyük satın almalar, ABD girişim sermayesinin İsrail'deki payı gibi veriler bu tezi kanıtlayacak malzemeydi. 2016 anlaşmasıyla belirlenen yıllık üç virgül sekiz milyar dolarlık askeri yardım bile yazılmamış. Konunun kritik Marksist literatürü de eksik. Nitzan ve Bichler'in The Global Political Economy of Israel çalışması ve "silah-dolar/petrol-dolar koalisyonu" tezi tam bu yazının konusu, ama anılmıyor.
Daha önemli eksik ise sınıf boyutu. 1985 İstikrar Programı'nın merkezinde hükümet, Histadrut ve işverenler arasında imzalanan bir ücret dondurma anlaşması vardı. Programın sınıfsal içeriği tam da buydu: İsrail işçi sınıfının örgütlü gücünün kırılması. Yazı bu anlaşmayı atlıyor. Program ABD'nin bir buçuk milyar dolarlık acil yardımıyla ve ABD'li iktisatçıların danışmanlığıyla hazırlanmıştı. Bu bilgi Güler'in bütünleşme tezini güçlendirirdi, ama o da yazıda yok. Filistinli işçilerin emeği, yani işgal altındaki emek, izin rejimi ve 7 Ekim sonrası çalışma yasakları, yazıda hiç yer almıyor. Bir yerleşimci sömürge ekonomisinin ekonomi politiği, toprağa el koyma ve sömürge emeği olmadan eksik kalır.
Olgu düzeyinde de bir düzeltme gerekiyor. ABD 1947'de BM bölünme planına oy verdi ve İsrail'i 1948'de ilk tanıyan ülkeydi. Ama bölgeye silah ambargosu uyguladı ve İngiltere daha çok Ürdün ordusu üzerinden Arap tarafına yakındı. İsrail 1948'de silahlarını Çekoslovakya'dan aldı. ABD'nin kitlesel askeri desteği 1967'den, özellikle 1973'ten sonra geldi. Bu kronoloji, zaten yazarın "işlev zamanla arttı" tezini destekliyor.
Yazara sorumuz. İsrail emperyalist hiyerarşinin neresinde duruyor? Bağımlı bir ileri karakol mu, alt-emperyalist bir bölgesel güç mü, yoksa kendi sermaye ihracı olan küçük bir emperyalist ülke mi? "Bölgesel birikim merkezi" nitelemesi bu soruyu açıyor, ama yanıtlamıyor.
Post-kapitalizm dosyası
Beş yazıdan oluşan kapak dosyasına geçmeden önce bir genel not düşelim. Dosyada bir iş bölümü var: Cengiz çerçeveyi ve stratejiyi, Alikoç Mason'ı ve değer yasasını, Koşar istihdam verisini, Morozov tekno-feodalizmi, Deniz dijital emeği tartışıyor. Bu iş bölümü tutarlı, ama dosyanın bir sunuş yazısı yok. Okur, beş yazının neden bu sırayla dizildiğini, birbirleriyle hangi noktalarda anlaştığını ya da ayrıştığını kendisi çıkarmak zorunda kalıyor. Aşağıda göstereceğimiz gibi yazılar bazı yerlerde birbiriyle çelişiyor bile.
Ahmet Cengiz: "Modern Ütopyacılık Olarak Post-Kapitalizm"
Ne diyor? Cengiz iki olguyu birlikte ele alıyor: 1989-91'deki politik yenilgi ve 2008'deki ekonomik kriz. Bunların bir "tarihsel asimetri" yarattığını söylüyor: sosyalizmin maddi ön koşulları olgunlaşmış, ama devrimci özne olarak işçi sınıfı zayıflamış. Post-kapitalist tezler bu asimetri döneminin ütopyacılığı. Ortak paydaları, devrimden ve iktidar sorunundan kaçınmak. Cengiz, Srnicek-Williams'ın Geleceği İcat Etmek'ini ve Holloway ile Drau-Klick'in "müşterekleştirme" önerilerini inceliyor. Müşterekleri, kooperatifleri ve mahalle ağlarını meşru buluyor, ama iktidar hedefinden koparıldıklarında "adacık" olarak kalacaklarını söylüyor. Kapitalizm kendiliğinden ölmez. Maddi ön koşullar ancak devrimle yeni toplumun dayanağına dönüşür.
İyi yanları. "Asimetri" kavramı dosyanın en verimli fikri. Post-kapitalizmi bir düşünce hatası olarak değil, belirli bir sınıf güç ilişkisinin ideolojik ürünü olarak açıklıyor. İdeolojinin maddi kökenini aramak, tam da tarihsel materyalizmin yapması gereken şey. Maddi ön koşul ile politik eylem arasındaki ayrım sade ve işlevsel: kendiliğindenci determinizme karşı iyi bir panzehir. Srnicek-Williams'ı kendi metinlerinden, uzun alıntılarla okuması ve tam otomasyonu "politik bir talep" olarak sunduklarını dürüstçe aktarması hakkaniyetli. "Marksistler gündelik kazanımları küçümser" suçlamasına SPD'nin 1890-1914 arasındaki kooperatifleri, yardımlaşma sandıkları ve kulüpleriyle somut bir tarihsel yanıt veriyor: bu yapıları var eden, sınıf mücadelesiydi. Bizim Yerel Yönetime Katılmak kılavuzunda savunduğumuz "adacık değil ağ" tezi de bununla aynı yönde.
Eksik yanları. SPD örneğinin öbür yüzü anılmıyor. O "örgütsel dünya", aynı zamanda Bernstein revizyonizmini ve 1914'te savaş kredilerine verilen onayı doğuran dünyaydı. Kooperatif ve sandık ağının devrimci güce mi, yoksa sisteme entegrasyona mı hizmet ettiği sorusu, tam da Cengiz'in tartıştığı sorunun kalbinde duruyor. Yazı bu soruyu açmıyor.
İkinci eksik: iş haftasının kısaltılması ve temel gelir talepleri hiç tartışılmıyor. Oysa bu talepler işçi hareketinin tarihsel talepleriyle kesişiyor. Sekiz saatlik iş günü mücadelesi de bir "boş zaman" mücadelesiydi. Post-kapitalistlerin ütopyacılığını eleştirirken bu talepleri sınıf programına nasıl alacağımızı göstermek, eleştiriyi yıkıcı olmaktan kurucu olmaya taşırdı. "Reformist olmayan reform" kavramının kaynağı André Gorz, ama yazıda anılmıyor.
Üçüncü eksik: yapay zekâ, platform emeği ve "genel zekâ" tartışması derginin bir önceki sayısına ve dosyadaki öbür yazılara havale ediliyor. Çerçeve yazısının 2026'da en azından büyük dil modellerinin yarattığı yeni durumu tek paragrafta konumlaması beklenirdi. Sonuç bölümü de "devrimci politikada ustalaşma" çağrısıyla bitiyor. Doğru bir çağrı, ama genç bir okur bu çağrıyı pratikte neye çevireceğini bilemiyor.
Yazara sorumuz. Tam otomasyon ve iş haftasının kısaltılması talebi, bir işçi partisinin geçiş programına eklemlenebilir mi? Eklemlenebilirse bu talepleri post-kapitalist ütopyacılıktan ne ayırır?
Fulya Alikoç: "Paul Mason ve Post-Kapitalizmi"
Ne diyor? Alikoç, Mason'ın Postkapitalizm kitabının teorik soy ağacını çıkarıyor. Mason kapitalizmi uzun dalgalarla uyum sağlayan "karmaşık bir sistem" olarak görüyor ve bilgi teknolojisinin bu uyum kapasitesini tükettiğini, değer yasasını aşındırdığını, devrimci özneyi "ağ bağlantılı birey"e kaydırdığını söylüyor. Alikoç'a göre bu tezin özgün pek az yanı var. Tez; Drucker'ın bilgi toplumu, Romer'in bilgi malları ve Benkler'in eşler arası üretim kavramlarının, çarpıtılmış bir Marx okumasıyla birleştirilmesinden ibaret. Grundrisse'nin ünlü "Makineler Üzerine Fragman"ı değer yasasının geçersizleştiğini söylemez. Bilginin üretici güç olarak gelişimini sermaye ilişkisine bağlar. Mason'ın post-kapitalizmi, Lenin'in tarif ettiği anlamda revizyonizmin güncel bir biçimi.
İyi yanları. Soy ağacı çıkarma yöntemi etkili: Mason'ın "yeni" diye sunduğu tezlerin burjuva iktisatçılarından ve yönetim kuramcılarından ödünç alındığını gösteriyor. Grundrisse'yi birincil metinden okuyor ve "makine ancak işçiler yığınsal olarak bulunduğu zaman işlerlik kazanabilir" pasajını güçlü bir karşı kanıt olarak kullanıyor. Asıl sorunu, bilginin toplumsal doğası ile özel mülkiyet arasındaki çelişki olarak yeniden kuruyor, yani üretim ilişkilerinin üretici güçleri frenlemesi olarak. Bu klasik, ama bugün hayati bir yeniden çerçeveleme. Ham veri, dijital üretim materyali ve dijital meta arasında yaptığı ayrım da önemli bir analitik katkı. Bu ayrım bizim distilasyon tartışmamızda sezdiğimiz ama adını koymadığımız bir şeye ad veriyor.
Eksik yanları. Hakkaniyet sorunu burada daha belirgin. Mason'ın dayandığı en güçlü Grundrisse pasajı ele alınmıyor. Bu, emek zamanının zenginliğin ölçüsü olmaktan çıkacağını ve sermayenin "kendi çözülmesine" çalıştığını söyleyen pasaj. Mason'ı çürütmenin en ikna edici yolu, onun en güçlü dayanağıyla yüzleşmektir. Fragman üzerine Marksist tartışmanın kendisi de yazıda yok: otonomcular (Virno, Vercellone) bir yanda, Heinrich gibi eleştirmenler öbür yanda. Okur, Fragman'ın yalnızca Mason tarafından değil, geniş bir Marksist akım tarafından farklı okunduğunu öğrenmiyor.
"Sıfır marjinal maliyet" yanıtı da eksik kalıyor. Alikoç, dijital kopyanın değerinin sıfıra yakınsadığını, ama "her satılan kopyayla geri kazanıldığını" söylüyor. Oysa Marksist literatürde bilgi metalarının fiyatının esas olarak fikri mülkiyete dayanan bir tekel rantı olduğu uzun süredir tartışılıyor. Alikoç'un kendi tekel argümanı doğrudan bu sonuca çıkıyor, ama rant kategorisi hiç kullanılmıyor. Yapay zekâya ise yalnızca tek bir cümleyle değiniliyor. Büyük dil modelleri, "Fragman"ın bugün en çok tartışılan uygulama alanı. İnsanlığın ortak ürettiği metnin, kodun ve bilginin bir modele sıkıştırılıp tekel mülkü hâline getirilmesi, bizim "genel zekânın gaspı" dediğimiz süreç, Mason'a verilecek en güncel yanıttı. Kullanılmamış. Rifkin'in Sıfır Marjinal Maliyet Toplumu da bu tartışmanın doğal muhatabıydı, ama anılmıyor.
Yazara sorumuz. Dijital metanın fiyatı bir değer ifadesi mi, yoksa bir tekel rantı mı? Yanıt, platform tekellerine karşı hangi talebi yükselteceğimizi belirler: ücret mi, kamulaştırma mı, müştereğe açma mı?
Arif Koşar: "Post-Kapitalist Bir Varsayım: İşin Sonu"
Ne diyor? Koşar, Musk'ın The Economist söyleşisinden ve büyük dil modellerinin beyaz yakalılarda yarattığı kaygıdan yola çıkıyor. Post-kapitalist kuramcıların otomasyonu sermaye birikiminden koparıp tek yönlü bir teknoloji-istihdam nedenselliği kurduğunu savunuyor. Marx'ın birikim yasasına göre otomasyon tekil işletmede işçi sayısını göreli olarak düşürür. Ama toplam sermayenin büyümesi, yeni sektörlerin doğması ve küçük mülk sahiplerinin mülksüzleşmesi, mutlak işçi sayısını artırır. Asıl tehlike toplumu saran bir işsizlik değil, yoğunlaşan sömürü, güvencesizlik ve "iş dayatması".
İyi yanları. Dosyanın ampirik açıdan en güçlü yazısı. Tekil sermaye ile toplam sermaye arasındaki ayrım, Marx'ın birikim yasasını otomasyon tartışmasına doğru biçimde uyguluyor. Rakamlar da bu ayrımı somutlaştırıyor. Amazon'un robot sayısı 2015'te otuz binken 2025'te bir milyonu aştı, aynı dönemde çalışan sayısı bir buçuk milyonu geçti. Dünyada ücretli çalışan sayısı 1991'de bir milyardı, 2024'te 1,78 milyara çıktı. Çin'de ücretli çalışanların oranı yüzde 30'dan yüzde 62'ye yükseldi. Bu veriler, Batı merkezli "işin sonu" anlatısını Küresel Güney'in gerçekliğiyle kırıyor. Rifkin'in 1990'larda depo işlerinin azalacağı öngörüsünün tam tersinin gerçekleştiğini göstermesi de öğretici. Frey-Osborne'un "işlerin yüzde 47'si risk altında" tahmininin metodolojik zaafını ve Mason'ın bu tahmine bağımlılığını göstermesi somut bir çürütme. Yedek sanayi ordusunun disiplin işlevini vurgulaması, bizim İşsizlik Dosyamızda kurduğumuz çerçeveyle birebir örtüşüyor.
Eksik yanları. Birincisi, saman adam riski. "Post-kapitalist kuramcıların büyük mutlulukla karşıladıkları işin yok oluşu" genellemesi, kuramcıların hepsine uymuyor. Aynı dosyada Cengiz, Srnicek-Williams'ın tam otomasyonu olası bir gelecek olarak değil, politik bir talep olarak sunduğunu gösteriyor. Koşar ise onları işin kendiliğinden yok olduğuna inananlar arasında sayıyor. Dosya içinde iki farklı Srnicek-Williams okuması var ve editörlük bu gerilimi fark edip yazarlar arasında diyaloğa çevirebilirdi. Benanav yalnızca bir verimlilik verisi için anılıyor. Oysa Benanav'ın ana tezi, yani sorunun otomasyon değil durgunluk ve eksik istihdam olduğu, Koşar'ın kendi tezine çok yakın ve tartışılmayı hak ediyordu.
İkincisi, üretken yapay zekânın 2023-2026 arasındaki istihdam etkisine dair hiçbir veri yok. Yazı büyük dil modelleriyle açılıyor, ama örnekler Amazon deposu ve Güney Kore fabrikası. Oysa giriş düzeyi beyaz yakalı işlerde, özellikle genç yazılımcı istihdamında, belgelenmiş düşüşler var. Bunları Fiziksel Yapay Zekâ yazımızda derlemiştik. Bu veriler Koşar'ın tezini çürütmüyor, tersine incelikli hâle getiriyor: yapay zekâ mevcut işçiyi topluca atmıyor, girişi kapatıyor. Platform ve veri emeği de hiç ele alınmıyor: Küresel Güney'deki veri etiketleyiciler, içerik moderatörleri, "hayalet işçiler". Oysa bunlar, "işin sonu" anlatısının tam tersini, yani yapay zekâ için yaratılan yeni ve görünmez bir işçi katmanını temsil ediyor.
Üçüncüsü, ücretli istihdamın artışı ile kayıt dışılığın artışı birlikte düşünülmüyor. Dünya işçilerinin yaklaşık yarısı düzenli ücret ve sosyal koruma dışında çalışıyor. "İşçileşme" ile "artık nüfus" aynı anda büyüyorsa, bu ikisinin ilişkisi tezin kalbinde yer almalı. Küçük bir teknik not da düşelim: sayısal organik bileşim örneğinde "değişmeyen sermaye" yazan yerde "değişen sermaye" olması gerekiyor. Genç okur için Kapital'e giriş niteliği taşıyan bir örnekte bu karışıklık öğretici olmaz.
Yazara sorumuz. Üretken yapay zekânın bilişsel emeği ikame hızı, Amazon ve Kore örüntüsünü değiştirir mi? Bu soru ancak 2023 sonrası veriyle yanıtlanabilir ve dergi bu veriyi toplayacak en uygun yerlerden biri.
Evgeny Morozov: "Tekno-Feodal Akıl Üzerine Eleştiri" (çeviri)
Ne diyor? Bu, Morozov'un New Left Review'un 133/134. sayısında (2022) yayımlanan uzun makalesinin çevirisi (çevirenler Ebrar Kamcı ve Ada Gökduman). Morozov, sağda ve solda yaygınlaşan "tekno-feodalizm" teşhisinin analitik olarak çürük olduğunu savunuyor. Teknoloji şirketleri rantiye değil, kapitalist üreticiler. Rant ve mülksüzleştirme feodalizme dönüşün işareti değil, kapitalist birikimin baştan beri kurucu parçası. Morozov bu tezi Brenner-Wallerstein tartışmasından, Harvey'in "mülksüzleştirme yoluyla birikim" kavramından, bilişsel kapitalizm teorisyenlerinden, Zuboff'tan ve Durand'dan geçerek kuruyor. Sonunda Fraser ve Moore çizgisinde, sömürü ile el koymayı birlikte kavrayan genişletilmiş bir kapitalizm kavramı öneriyor.
İyi yanları. Çeviri, dosyanın teorik omurgası ve Türkçe okur için önemli bir kazanım. Metnin son cümlesi tezini açıkça söylüyor: feodalizm söylemi, kapitalizmin itibarını aklamaya yarar. Bu tespiti biz de kendi deneyimimizle doğruluyoruz. Temmuz 2026'daki ilk yazılarımızda "tekno-feodalizm" kavramını kullanmıştık, Eylül'de bu çerçeveyi açıkça terk ettik ve tekelci kapitalizm çerçevesine döndük. Morozov'un argümanı bu özeleştirinin teorik gerekçesini veriyor. Kâr oranlarının eşitlenmesi üzerinden, işçi çalıştırmayan otomatik bir firmanın bile kâr elde edebileceğini göstermesi sağlam bir Kapital III okuması. Google'ın "orijinal günahı" tespiti ise bugün kehanet gibi okunuyor: Spotify içerik için lisans ödüyor, Google indekslediği içerik için ödemiyor. Morozov bunu 2022'de yazdı. 2026'da aynı günah, internetin tamamının yapay zekâ eğitim verisi olarak izinsiz kazınmasına dönüştü.
Eksik yanları. Eksiklerin bir kısmı Morozov'un, bir kısmı derginin.
Morozov'un metninde sınıf öznesi yok. İşçiler, platform emekçileri ve mücadele neredeyse hiç geçmiyor, "sosyalist kurtuluş" tek bir cümlede anılıyor. Daha önemlisi, Morozov tekel, mali sermaye, rantiye devlet ve devlet-sermaye kaynaşmasını birlikte düşünmek için Fraser, Moore ve Braudel'e yöneliyor. Oysa bu iş için hazır bir çerçeve zaten var: Lenin'in emperyalizm teorisi. Lenin metinde yalnızca bir dipnotta, "parazitizm" bağlamında geçiyor. Morozov bir anlamda tekeri yeniden icat ediyor. Rant ile kâr ayrımı da eksik kalıyor. Yüksek Ar-Ge harcaması, bir şirketin rant elde etmediğini kanıtlamaz, çünkü toprak sahibi de toprağına yatırım yapar. Tekel fiyatı ve artık kâr kategorileri tartışılmıyor.
Derginin eksiği ise çerçeve notu. 2022 tarihli bir metin, dört yıl sonra, hiçbir sunuş olmadan yayımlanıyor. Bu dört yılda Varoufakis'in Technofeudalism kitabı (2023) ve Durand'ın kitabının İngilizce baskısı çıktı, üretken yapay zekâ patladı. Veri merkezlerine yüz milyarlarca dolar akıyor, Pentagon ile yapay zekâ şirketleri arasında dev sözleşmeler imzalanıyor. Bu gelişmeler Morozov'un "yatırım yapıyorlar" ve "devlet merkezde" tezlerini güçlendiriyor. Ama "orijinal günah"ın büyümesi, el koyma boyutunu yazının öngördüğünden daha merkezî hâle getiriyor. Bir sayfalık bir sunuş, okura bunu söyleyebilirdi. Metnin bir dipnotunda Durand'ın kitabının "İngilizce baskısının henüz yayımlanmadığı" yazıyor. Bu not güncellenmeden bırakılmış.
Çeviri kalitesi de ciddi bir sorun. "Userism" karşılığı dört farklı biçimde geçiyor: "kullanıcıcılık", "Kullanıcı-izm", "kullanıcı-merkezcilik", "kullanıcı merkezci". "Operaizm" de tutarsız çevrilmiş. En ağır hata ise Fraser bağlamındaki expropriation teriminin "kamulaştırma" diye çevrilmesi. Fraser'ın "exploitation and expropriation", yani sömürü ve el koyma ikilisi, Türkçede "sömürü ile kamulaştırma"ya dönüşmüş. Oysa metnin bütün argümanı bu ayrıma dayanıyor. "Kamulaştırma" sözcüğü Türkçede devletin özel mülke el koyması anlamına gelir. Burada söz konusu olan ise sermayenin ücretsiz el koyması. Bu hata metnin sonucunu tersine çeviriyor. Biçimsel ve gerçek boyun eğdirme (subsumption) kavramlarının "tahakküm" diye çevrilmesi, "bi proje" ve "tabii ki de" gibi gündelik dil kaçakları, yedinci bölümün numarasının atlanması da redaksiyonun aceleye geldiğini gösteriyor.
Dergiye sorumuz. Morozov'un metni Lenin'in emperyalizm teorisini gereksiz mi kılıyor, yoksa ona dolambaçlı bir dönüş mü? Bu soruyu bir sunuş yazısında sormak, çeviriyi bir tercüme olmaktan çıkarıp bir müdahaleye dönüştürürdü.
Engin H. Deniz: "Zorunluluktan Fetişizme: Boş Zaman Tartışması ve Fuchs'un Dijital Emek Teorisi"
Ne diyor? Deniz, boş zamanın sermaye tarafından biçimlendirilmesinin yeni bir olgu olmadığını E. P. Thompson'ın zaman disiplini çalışmasından yola çıkarak gösteriyor. Ardından Christian Fuchs'un, Dallas Smythe'den devraldığı "izleyici/kullanıcı emeği" kavramıyla değer teorisini "esnettiğini" savunuyor. Fuchs'un formülünde kullanıcıların ödenmemiş emeği bir değişken sermaye kalemi olarak görünüyor ve "sömürü oranı sonsuzdur" sonucuna varılıyor. Deniz'e göre bu, emek gücünü emekle, dolaşımı üretimle karıştırmak demek. Kullanıcı, fabrikadan artı değer üretmiş ve ücretini almış olarak çıkan somut işçidir. Onun boş zamanını üretim zamanına çevirmek, sınıf ilişkisini siler. Platformlar, başka sektörlerde üretilen artı değerden reklam bütçeleri yoluyla pay alan dev dolaşım aygıtlarıdır.
İyi yanları. Emek gücü ile emek ayrımını ve ücret ilişkisini merkeze koyması doğru. "Veri bırakmak artı değer üretmek değildir" tezi, "Instagram'da gezinen herkes sömürülen işçidir" türünden popüler bir sol söyleme karşı gerekli bir fren. Ölçülebilirlik itirazı da yerinde: toplumsal olarak gerekli emek zamanı kurulamayan bir "emek", değer teorisinin kategorisi olamaz. Platformların dolaşım aygıtı olarak işlevine dair tespit güçlü ve aynı sayıdaki Morozov'un kâr oranlarının eşitlenmesi argümanıyla örtüşüyor. Dergi bu bağı kurmamış, ama okur kurabilir. Deniz, gerçek üretken emeğin platformların ücretli çalışanlarında olduğunu vurguluyor ve Meta'nın toplu işten çıkarmalarını örnek veriyor. Böylece görünmez kılınan ücretli emeği görünür kılıyor.
Eksik yanları. Yazının en önemli eksikliği, tartışmanın çekirdeği olan üretken/üretken olmayan emek ayrımını açıkça bir dipnotla başka bir yazıya ertelemesi. "Artı değer üretmiyoruz!" cümlesi bu yüzden bir argüman olarak değil, bir iddia olarak kalıyor. Fuchs'a yönelik Marksist karşı eleştiriler de literatürde zengin, özellikle reklam gelirini bir rant biçimi olarak okuyan çalışmalar (Rigi, Prey ve başkaları). Bunlar anılmıyor. Deniz'in kendi "dolaşım aygıtı" tezi bu literatürle birleşse çok daha güçlü olurdu.
İkinci eksik, bizim açımızdan en önemlisi: yapay zekâ. Yazı, kullanıcı emeği kavramını reddederken bir şeyi görünmez kılma riski taşıyor. Kullanıcının bir sosyal medya platformunda gezinmesi artı değer üretmeyebilir. Ama milyonlarca insanın yazdığı metin, kod, çeviri ve sanat eserinin bir yapay zekâ modelinin eğitim verisi olarak mülk edinilmesi başka bir şey. Burada söz konusu olan, zaten üretilmiş toplumsal bilgiye, yani genel zekâya el konulması. Bu, değer üretimi değil, bir el koyma ve rant sorunu. "Kullanıcı emeği değildir" demek doğru olabilir. Ama "o hâlde ortada bir sorun yok" sonucu çıkarılırsa, veri müşterekleri ve eğitim verisi üzerindeki toplumsal hak talepleri de dayanaksız kalır. Deniz bu sonuca varmıyor, ama yazı bu kapıyı kapatmıyor da. Distilasyon yazımızda gösterdiğimiz çelişki tam burada: herkesin emeğinden öğrenmek "adil kullanım", tekelin çıktısından öğrenmek "hırsızlık" sayılıyor.
Üçüncü eksik, başlıkla ilgili. Başlık "zorunluluktan" diyor, ama Marx'ın Kapital III'teki zorunluluk alanı/özgürlük alanı pasajı ve Grundrisse'deki "kullanılabilir zaman" kavramı hiç kullanılmıyor. İş gününün kısaltılması da tartışılmıyor. "Fetişizm" kavramı da meta fetişizmi teorisinden türetilmiyor, bir nitelemede kalıyor. Yazının bir bölümünü neoklasik iktisadın emek-boş zaman tercihine ayırmak yerine, Marx'ın özgür zaman kavramını kurmak, yazıyı Cengiz'in yazısıyla da bağlardı. Dipnotlarda da dikkat gerektiren yerler var. Fuchs'tan yapılan bir alıntı Mattelart'a atfedilmiş, "Karl Max" gibi yazım hataları var ve Smythe'nin adı üç farklı biçimde yazılmış.
Yazara sorumuz. Veri bir emek ürünü mü, bir hammadde mi, yoksa bir rant nesnesi mi? Yanıt, platformlara karşı hangi talebi yükselteceğimizi belirler.
Lenin: "Marksizm ve Revizyonizm" (çeviri: Fulya Alikoç)
Ne diyor? Lenin 1908'de, Marx'ın ölümünün yirmi beşinci yılında yazdığı bu kısa metinde şunu söylüyor: Marksizm, dışarıdaki rakip öğretileri (Proudhon, Bakunin, Dühring) yendikten sonra, o öğretilere ait eğilimler Marksizmin içine "revizyonizm" olarak geçti. Revizyonizm felsefede Kant'a dönüş, ekonomi politikte "küçük üretim dayanıklıdır, krizler sönümleniyor" iddiası, siyasette ise "demokrasi sınıf mücadelesini gereksiz kılıyor" tezi olarak ortaya çıkıyor. Kaynağı sınıfsal: kapitalizm, küçük üretimi ve küçük burjuvaziyi sürekli yeniden üretir.
İyi yanları. Metnin kendisi bir klasik ve dosya için doğru seçilmiş. "Yeni veri" adına kuramı revize etme eleştirisi, Mason'ın "bilgi teknolojisi değer yasasını aşındırıyor" tezine doğrudan uyuyor. Lenin'in revizyonizmin sınıf temelini "yeni orta tabakalar"da, yan işlerde ve evde çalışmada araması bugün de verimli. Platform emeği, "esnaf kuryelik" ve taşeron zincirleri, GİG Ekonomisi Dosyamızda gösterdiğimiz gibi, "yeni küçük üreticinin" bugünkü biçimleri. Revizyonizmin "sonsuz çeşitlilikte biçimler alabileceği" uyarısı, derginin kapak epigrafı olarak da iyi seçilmiş. Çeviri genel olarak akıcı.
Eksik yanları. Metnin Türkçede birden fazla çevirisi zaten var. Yeni çevirinin ne getirdiği, öncekilerde neyin eksik olduğu söylenmiyor. Çeviri Rusça aslından değil, İngilizce Collected Works'ten yapılmış. Asıl eksik ise bağlam: metin tek satırlık bir sunuş olmadan, yalnızca bir kaynak dipnotuyla yayımlanıyor. Dosyayla bağı epigraf ve Alikoç'un Mason yazısının sonundaki alıntıyla dolaylı olarak kuruluyor. Okur, 1908'deki Bernstein ve Böhm-Bawerk tartışmasının 2026'daki tekno-ütopyayla ilişkisini kendisi kurmak zorunda kalıyor.
Bu bağlam eksikliğinin bir sonucu daha var. Klasik bir metni bir dosyanın "sonucu" gibi kullanmak, kanıtlanması gereken yargıyı, yani "post-kapitalizm revizyonizmdir" yargısını, baştan kabul ettirme riski taşıyor. Lenin'in metni bir argümanın yerine değil, bir argümanın ardından gelmeli. Redaksiyon düzeyinde de sorunlar var. Aynı pasaj epigrafta ve metnin içinde iki farklı çeviriyle geçiyor. İngilizce baskının editör notları kaynak belirtilmeden eklenmiş. "Bkz. mevcut baskı, Cilt 14" ibaresi Türkçe okuru İngilizce baskının cildine gönderiyor. "Sosyal-Narodnik", "Broussistler" gibi adlar açıklanmamış. Genç bir okur bunlar karşısında yalnız kalıyor.
Dergiye sorumuz. Lenin 1914'ten sonra revizyonizmin sınıf temeline işçi aristokrasisini ekledi. Bugünkü revizyonizmin, yani tekno-ütopyacılığın, sınıf temeli küçük burjuvazi mi, yoksa yüksek ücretli bilişim emekçilerinden oluşan yeni bir işçi aristokrasisi mi? İllüzyonun Yırtılışı yazımızda tartıştığımız "zihinsel proletarya" kavramı bu soruya bir yanıt denemesiydi. Dergi bu soruyu bir sonraki sayıda açabilir.
Fulya Alikoç: "Jineoloji: Eleştirel Bir Analiz-2"
Ne diyor? Alikoç, Kürt kadın hareketinin kuramsal çerçevesi olan jineolojiye yönelik eleştirisinin ikinci bölümünde, jineolojinin tarih anlatısını ele alıyor. Paleolitik ve Neolitik dönemler, "ilk kadın devrimi", "erkek karşı-devrimi" ve 21. yüzyılda öngörülen "ikinci kadın devrimi" başlıklarını inceliyor. Tezi şu: jineoloji "kadın doğası" ve "erkek doğası" özcülüğüne dayanıyor ve bu özü tarihin belirleyeni yapıyor. Böylece üretim tarzıyla üstyapı arasındaki belirlenim tersine çevriliyor. Sonuçta kadın hareketi, kapitalizmi yıkma hedefinden uzaklaştırılıp "devletin yanına komün" projesinin meşrulaştırıcısı hâline getiriliyor.
İyi yanları. Özcülük eleştirisi tutarlı ve iyi belgelenmiş. Yazının en güçlü yeri, jineolojinin erkek egemenliğinin "nasıl" kurulduğuna ayrıntılı, "neden" kurulduğuna ise boş yanıt verdiğini gösteren iç çelişki analizi. Yanıt, Alikoç'un deyişiyle, "öfke, korku, bazen kıskançlık" ya da "kurnaz erkek" düzeyinde kalıyor. Bu da örtük bir "erkek doğası" varsayımına dönüşüyor. Yazar güncel arkeoloji ve antropoloji literatürünü kullanıyor, 2024-2025 yayınlarını da izliyor. Kollontay'dan yapılan bir alıntının 1909 tarihli olduğunu, yani Sovyet dönemine değil burjuva toplumuna ait olduğunu belgelemesi, dikkatli bir kaynak eleştirisi.
Eksik yanları. Bu yazı, sayının en hassas ve en çok özen isteyen metni. Eksikleri de o ölçüde önemli.
Birincisi, hakkaniyet sorunu. Kürt kadın hareketinin düşüncesi neredeyse yalnızca bir eğitim derlemesi (Jineoloji Ders Notları) üzerinden okunuyor. Hareketin pratikleri değerlendirilmiyor: kadın kooperatifleri, kadın meclisleri, çok eşliliği ve başlık parasını yasaklayan düzenlemeler, eşbaşkanlık. Bir hareketin ideolojik söylemi ile fiilen verdiği eşitlik mücadelesi ayrıştırılmalı. Marksistler bir hareketi yalnızca kendi hakkında söylediğine göre değil, yaptığına göre de yargılar.
İkincisi, Marksist feminizmle bağ kurulmamış. Jineolojinin "analık emeği" ve "işçi sınıfı ailesindeki cinsiyetçilik sorgulanmadı" tespitleri, Marksist feminizmle konuşmak için doğal bir fırsattı. Ev içi emek tartışması, Lise Vogel'in çalışmaları ve sosyal yeniden üretim kuramı hiç anılmıyor. Oysa kapitalizmin ücretsiz bakım emeğine bağımlılığı, jineolojinin özcülüğüne verilebilecek en güçlü materyalist yanıttı. Kadının ezilmesini "zihniyet"te değil, yeniden üretimin örgütlenmesinde aramak. Bu yanıt verilmeyince, Alikoç'un eleştirisi de kadın emeğini yalnızca tarih öncesinde tartışan bir metne dönüşüyor.
Üçüncüsü, Sovyet aile hukukuna dair bir savunma sorunu. Yazar, jineolojinin Sovyet aile politikasına yönelik eleştirisini "temelsiz ve yanlış" buluyor. Kollontay alıntısının bağlamından koparıldığını göstermek doğru. Ama 1936'da kürtajın yasaklandığı, boşanmanın zorlaştırıldığı ve 1944 aile yasasının evlilik dışı çocuklar için babalık davasını kaldırdığı tarihsel olgular. Bu olguları kabul etmek ve açıklamak, Marksist özeleştirinin gereği. İnkâr etmek ise karşı tarafa kolay bir koz veriyor.
Dördüncüsü, benzer bir yöntem sorunu. Yazar jineolojinin etimolojik spekülasyonlarını haklı olarak eleştiriyor. Ama kendisi Morgan-Engels'in aile aşamaları şemasını, güncel antropolojinin büyük ölçüde geride bıraktığı biçimde ve kaynaksız bir "Sovyet etnografisi" göndermesiyle savunuyor. Engels'in Köken'inin yöntemi bugün de değerli, ama ayrıntıdaki şeması eleştirel bir güncellemeyi hak ediyor.
Beşincisi, ulusal-demokratik boyut ve ittifak siyaseti. Jineoloji bir ulusal hareketin kadın politikası. Hangi toplumsal tabakanın ideolojisi olduğu ve ulusal hareketin hangi ihtiyaçlarına yanıt verdiği sorulmadan yapılan eleştiri, tarih dışı bir fikir eleştirisine dönüşüyor. 2025-26 süreci ve bu sürecin siyasi metinleri de tartışılmıyor. Ton da bir sorun. "Meleklerin cinsiyetini tartışmak" benzetmesi, AfD'nin eşbaşkanlık uygulamasıyla kurulan karşılaştırma ve bir AfD liderinin cinsel yönelimine yapılan dipnot göndermesi, bilimsel hesaplaşmanın önüne geçiyor. Emek ve kadın platformlarında birlikte hareket edilen bir hareketin kadın politikasını, ortak bir zemin önerisi olmadan bütünüyle "sapma" diye nitelemek, sokaktaki pratik ittifakları zorlaştırabilir. Kitle tabanı ile ideolojik önderlik arasında ayrım yapmak gerekir.
Son olarak yazı, ilk bölümde kurulmuş kavramları açıklamadan kullanıyor ve sonuç bölümü olmadan bitiyor. Bağımsız okunması güç.
Yazara sorumuz. Jineolojinin Engels'e yaklaştığı yerleri siz de kabul ediyorsunuz. Bu yakınlıklar bir diyalog zemini olarak kullanılabilir mi? "Devletin yanına komün" stratejisini eleştirmek ile ulusal baskı koşullarında demokratik özerklik talebini desteklemek birbiriyle nasıl bağdaşır?
Yusuf Akdağ: "Ekim Devrimi'nin 109. Yıldönümünde, Eskimeyen Tartışmaya Notlar"
Ne diyor? Akdağ üç soruyu tartışıyor: Geri bir ülkede devrim "erken" miydi? Sosyalizm tek ülkede inşa edilebilir mi? Sovyet yenilgisinin nedeni neydi? Yanıtları şöyle: Ekim zamansız değildi, emperyalizmin eşitsiz gelişimi onu zincirin en zayıf halkasında mümkün kıldı. Sosyalizm 1950'lerin ortasına kadar başarıyla inşa edildi. Yenilgi kaçınılmaz değildi. 20. Kongre'den sonra "modern revizyonist-bürokrat burjuvazi" devleti ele geçirip tekelci devlet kapitalizmine geçişe kumanda etti. Yeni devrimlerin nesnel koşulları bugün daha olgun.
İyi yanları. "Erken devrim" tezine karşı eşitsiz gelişim argümanı iyi kurulmuş. Marx'ın ve Engels'in Vera Zasuliç'le yazışması, Kautsky'nin 1902'deki "devrimin merkezi Doğu'ya kayıyor" tespiti ve Lenin'in Suhanov'a yanıtı, şabloncu ilerlemeciliğe karşı yerinde kullanılmış. İnsanı tarihin öznesi olarak koruyan, ekonomizme karşı vurgu doğru. Yenilgiyi "sosyalizm imkânsızdır" diye okuyan liberal anlatıya karşı restorasyonu bir sınıf mücadelesinin sonucu olarak görmek önemli bir tutum. SBKP 19. Kongre Raporu'ndaki özeleştirinin ayrıntılı aktarılması da değerli: eleştiriden öç alan yöneticiler, kayırmacılık, plan rakamlarının şişirilmesi. Bu, genç okura Sovyet deneyiminin iç çelişkilerini Sovyet belgelerinin kendisinden gösteriyor.
Eksik yanları. Yazının tarih yazımı büyük ölçüde tek kaynaklı: Lenin'in, Stalin döneminin ve partinin resmî metinleri. Arşiv araştırmaları, Sovyet tarih yazımı ve eleştirel Marksist literatür, örneğin Bettelheim'ın ya da Lewin'in çalışmaları, kullanılmıyor. "Troçkist" ve "sol liberal-postmodern" nitelemeleri tartışmanın yerini alıyor. Etiket, argümanın yerine geçiyor.
Asıl sorun ise açıklanmayan bir geçiş. Yazar, 1952'de bürokratik bir tabakanın, eleştirinin bastırılmasının ve kitle denetiminin zayıflamasının var olduğunu 19. Kongre belgesinden kabul ediyor. Ama bunların 1930'lardaki yapıdan nasıl doğduğunu sormuyor. "Bürokrat burjuvazi" bir sınıf olarak nasıl oluştu? Hangi mülkiyet ve bölüşüm ilişkisine dayanıyordu? Stalin'in ölümünden sonraki üç yılda iktidarı nasıl ele geçirebildi? Yazının açıklaması bir iradeye dayanıyor: "politika terk edildi". Bu açıklama, yazının girişte ilan ettiği materyalist yöntemle çelişiyor. Bir sınıfın iktidarı üç yılda ele geçirmesi, o sınıfın daha önce oluşmuş olmasını gerektirir. Lenin'in bürokrasi üzerine son yazıları, "Az olsun, iyi olsun" ve Kongre'ye Mektup, yazarın kendi tezini güçlendirirdi, ama kullanılmıyor. Sovyet demokrasisinin çözülmesi, 1932-33 kıtlığı, 1937-38 tasfiyeleri ve sürgün edilen halklar gibi konular da hiç anılmıyor. "Kadınlar üzerindeki baskıya son verildi" ifadesi ise 1936'daki geri adımları görmezden geliyor. Aynı sayıdaki jineoloji yazısıyla birlikte okunduğunda, bu konuda derginin bir özeleştiri borcu olduğu açık.
Olgu düzeyinde de küçük ama göze batan hatalar var. Parti 19. Kongre'de (1952) adını değiştirdi, "(B)" ibaresi kalktı. "SBKP(B) 20. Kongresi" ifadesi bu yüzden yanlış. Ekim dönemi için "SBKP(B)" kullanmak ise anakronizm, o zaman partinin adı RSDİP(B) idi. Günümüzle bağ da zayıf. "İşçi sınıfı dünya nüfusunun yarısına yaklaşıyor" iddiası verisiz. Koşar'ın aynı sayıdaki verileri bu iddiayı destekleyebilirdi. Türkiye'deki somut sınıf mücadelesi ve dosyanın konusu olan teknoloji tartışmasıyla hiçbir bağ kurulmuyor.
Yazara sorumuz. Proletarya diktatörlüğünde işçi demokrasisinin kurumsal güvenceleri ne olmalı? Bu soru "uyanıklık ve ideolojik eğitim" çağrısıyla yanıtlanabilir mi? 109 yıl sonra Ekim'den çıkarılacak en önemli ders belki de bu sorunun yanıtında.
Ekin Bal: "Anıtkabir'den ATO Congresium'a: Koç'un Yüzüncü Yılı ve Sermaye-İktidar İttifakının Yeni Fotoğrafı"
Ne diyor? Bal, Koç Topluluğu'nun Haziran 2026'daki yüzüncü yıl kutlamasının iki sahnesini ele alıyor: 3 Haziran'da Anıtkabir ziyareti, 4 Haziran'da ATO Congresium'daki davet. Bu sahnelemeyi, Türkiye'nin en büyük sermaye grubunun kendini "sınıflar üstü" ve "devletin ta kendisi" olarak sunduğu ideolojik bir gösteri olarak okuyor. Protokol masasında hükümet, MHP ve CHP liderleri yan yana. Koç hem AKP rejimiyle kurumsallaşmış bir işbirliği içinde, hem de muhalefetle köprüleri açık tutuyor. Yazının merkezî tezi şu: "yandaş sermaye" eleştirisi doğru, ama yetersiz. Çünkü köklü büyük sermayeyi görünmez kılıyor.
İyi yanları. Sayının en cesur güncel analizi bu. "Eski/laik sermaye masumdur" yanılsamasını hedef alması, muhalefet içindeki liberal körlüğe karşı yerinde bir sınıfsal müdahale. Bal'ın deyişiyle, "azıcık kazınınca her köklü holdingin altından bir zamanların 'kaba' kurucusu çıkar". Vehbi Koç'un devlet gölgesinde büyümesini ithalat lisansları, ihaleler ve temsilcilikler üzerinden anlatması öğretici. Koç'un 12 Eylül'e verdiği desteği Evren'e yazdığı mektupla belgelemesi, 12 Eylül Dosyamızdaki sermaye-cunta ilişkisi bölümüyle örtüşüyor. TÜSİAD-MÜSİAD ayrımını kültürel kimliğe değil, birikim tarzına dayandırması ve Gültekin-Karakaş'ın "hem hasım hem hısım" çözümlemesini kullanması isabetli. Tüpraş özelleştirmesinin zirveyi bizzat inşa ettiğini göstermesi, devleti sermayenin kurucu ortağı olarak konumluyor. "Büyük sermaye için rejimin niteliği, kural olarak, ikincil bir meseledir" cümlesi, yazının en keskin ve en doğru tespiti.
Eksik yanları. Yazının en büyük eksiğini yazar kendisi kabul ediyor: işçiler dipnot düzeyinde kalıyor. "Koç işçilerinin yüzyılı" kısa bir notla geçiliyor. Oysa bir sermaye grubunun yüzüncü yılını sınıfsal olarak okumanın en doğrudan yolu, o grubun işçilerinin yüzyılını anlatmak. Tofaş, Ford Otosan, Arçelik ve Tüpraş'ta ücret düzeyleri, taşeron ve esnek çalışma, iş cinayetleri, MESS toplu sözleşmeleri, Türk Metal'in işlevi yazıda yok. Birleşik Metal-İş'in Ocak 2015 grevi, Koç işyerlerini de kapsıyordu ve Bakanlar Kurulu tarafından "milli güvenlik" gerekçesiyle ertelendi. Bu erteleme, "sermaye-iktidar ittifakı"nın en somut fotoğrafıydı.
2015 Metal Fırtınası ise tek cümleyle geçiliyor ve o cümlede bir olgu hatası var. Devletin 2015'te "olağanüstü hâl yetkileriyle" müdahale ettiği yazılıyor. Oysa 2015'te OHAL yoktu, OHAL Temmuz 2016'da ilan edildi. Grev ertelemesi olağan yetkiyle, Bakanlar Kurulu kararıyla yapıldı. Bu ayrım önemli, çünkü grev ertelemesinin olağan bir yetki olduğunu bilmek, bu yetkinin kaldırılması talebini de mümkün kılar.
İkinci eksik, Koç'un ulusötesi boyutu. Ford Otosan'ın Romanya yatırımı ve Arçelik/Beko'nun Avrupa'daki satın almaları ve fabrika kapatmaları anılmıyor. Bu boyut, Koç'un yalnızca "devlet gölgesinde büyüyen" bir grup olmadığını, kendi sermaye ihracı olan bir tekel olduğunu gösterirdi. Aynı sayıdaki NATO yazısının açmadığı "Türkiye sermayesinin emperyal yayılımı" sorusu da burada somutlaşabilirdi. Üçüncü eksik, gerilim tarihinde 2025 boşluğu. TÜSİAD yöneticilerinin 2025'teki kovuşturması, "sorunsuz ilişki" tezini sınayacak en taze kanıttı. Dipnotlarda da tutarsızlıklar var. Metin "Financial Times" diyor, dipnot başka bir gazeteyi gösteriyor. Butlan kararının hangi mahkemeden çıktığı metin ile dipnot arasında farklı veriliyor. "Milli gelirin yüzde 7'si" oranı şirketin kendi beyanı ve sorgulanmadan aktarılıyor.
Yazara sorumuz. Koç işçilerinin yüzyılı nasıl yazılır? Bu soru bir dipnot değil, bir dosya konusu. Dergi Koç işyerlerinden işçi tanıklıklarıyla bir devam yazısı yayımlayabilir.
Ali Yaşar: "NATO Zirvesi, NATO 3.0 ve Türkiye"
Ne diyor? Yaşar, 7-8 Temmuz 2026 Ankara Zirvesi'nin "birlik" görüntüsünün yanıltıcı olduğunu söylüyor. "NATO 3.0", ABD'nin zayıflayan hegemonyası ve Çin'in yükselişi karşısında ABD ile Avrupalı emperyalistler arasındaki ayrışmanın kabul edilmesi, ama bu ayrışmanın şimdilik kopuşa dönüşmemesi demek. Zirvede sağlanan tek gerçek uzlaşı, silahlanma ve halklara karşı ortaklık. Türkiye'deki "saray rejimi" ise ülkeyi ordusu, savunma sanayii ve Suudi Arabistan ile Pakistan'la imzalanan "Mekke Anlaşması" aracılığıyla ABD stratejisine daha sıkı bağlıyor. Görev, NATO'dan çıkış ve bağımsızlık ile barış mücadelesi.
İyi yanları. NATO'yu bir "değerler ittifakı" olarak değil, emperyalistler arası rekabetin yönetim aracı olarak okuması Leninist açıdan tutarlı. Yazarın ifadesiyle bu ittifakta "rekabet esas, birlikte davranma ve müttefiklik ise konuya göre esneklik gösteren bir tutum." Hegemonyanın gerilemesini dünya üretimindeki paylarla maddi bir temele oturtma çabası doğru bir yöntem. Bu okuma, 19 Eylül yazımızdaki tespitle de örtüşüyor: savaş ekonomisi neoliberalizmin karşıtı değil, onun bugünkü biçimlerinden biri. Silahlanmanın faturasının işçilere kesileceğini vurgulaması ve Mekke Anlaşması'nın mezhepçi potansiyeline dikkat çekmesi, ana akım basının görmediği noktalar.
Eksik yanları. Yazının en temel sorunu, hiç kaynak göstermemesi. Rakamların, alıntıların ve "NATO 3.0" kavramının kökeni belgelenmiyor. Bir teori dergisinde güncel bir analizin dipnotsuz yayımlanması, okurun iddiaları sınamasını imkânsız kılıyor. Kronolojide de dikkat gerektiren bir nokta var. Yüzde 5'lik savunma harcaması hedefi (yüzde 3,5 çekirdek artı yüzde 1,5 ilgili harcama, 2035'e kadar) ve İspanya'nın bu hedefe itirazı, 2025 Lahey Zirvesi'nin konularıydı. Ankara'nın bu hedefe ne eklediği ya da neyi değiştirdiği ayırt edilmeli. Aksi hâlde okur bir yıl önceki kararı yeni bir karar sanabilir. Dünya üretimi payları verilirken GSYH payı ile imalat payının karıştırıldığı izlenimi de var.
Daha önemli eksik ise Türkiye'nin konumu. Türkiye yazıda bir yandan saf bir "işbirlikçi" ve "aparat" olarak çiziliyor. Öbür yandan kendi bölgesel yayılmacılığı hiç analiz edilmiyor: Suriye, Libya, Irak, Somali'deki askeri varlık, Azerbaycan'a verilen destek. Savunma sanayii "kırıntı" alan bir taşeron olarak tanımlanıyor. Ama Baykar'ın İtalya'da Piaggio Aerospace'i satın alması ve Leonardo ile ortak girişim kurması, bir sermaye ihracı örneği. ASELSAN, TUSAŞ ve Roketsan'ın sermaye yapısı ve savunma ihracatının büyüklüğü, "bağımlılık" tezini karmaşıklaştıran olgular. Bunlara değinilmeden verilen hüküm eksik kalıyor. Alt-emperyalizm ya da "ara emperyalizm" tartışması, aynı sayıdaki Güler'in İsrail yazısının da açık bıraktığı bir soru. Derginin bu soruya bir sonraki sayıda özel bir dosya ayırması yerinde olur.
İşçi sınıfının görevleri ise tek paragrafta, slogan düzeyinde kalıyor. Somut adımlar yazıda yok. Savaş bütçesi ile asgari ücret ve emekli aylıkları karşılaştırılabilirdi. Savunma sanayii işçilerinin sınıfsal durumu anlatılabilirdi. Liman işçilerinin İsrail'e silah sevkiyatını reddetmesi gibi enternasyonal örnekler hatırlatılabilirdi. "Bağımsızlık" çerçevesinin de açıklanması gerekiyor: ulusal kurtuluşçu bir dil, sınıf çizgisiyle nasıl bağdaşıyor? "NATO'dan çıkış" talebi tek başına enternasyonalist bir talep mi, yoksa ulusalcı bir çizgiye kayabilir mi? Bu sorular yazıda sorulmuyor.
Yazara sorumuz. Türkiye emperyalizmin işbirlikçisi mi, yoksa kendi hesabı olan bir bölgesel güç mü? Yazının vardığı sonuç, yani "NATO'dan çıkış", bu soruya verilecek yanıta göre farklı bir anlam kazanır.
Sinan Araman: "Rant ve Bir İnşaat Sahası Olarak Türkiye - 3"
Ne diyor? Dizinin üçüncü bölümünde Araman, AKP döneminde Türkiye'nin bir "müteahhitler cumhuriyeti"ne dönüştüğünü savunuyor. İnşaat, kriz dönemlerinde birikimin sığınağı ve ekonominin lokomotifi olarak araçsallaştırıldı. Devlet bunun için kaynak aktardı: düşük faiz, kamu-özel işbirliği (KÖİ) garantileri, TOKİ ve Emlak Konut üzerinden arazi transferi, vergi ve imar afları. Rekor konut üretimine rağmen konut spekülatif bir yatırım aracına dönüştü. Kiracılık arttı, ev sahipliği düştü, barınma krizi derinleşti, servet gayrimenkulde yoğunlaştı.
İyi yanları. Sayının veri bakımından en zengin yazısı. Bazı rakamlar tek başına bir tez: 2010-2025 arasında yüz metrekarelik bir dairenin fiyatı yaklaşık kırk kat arttı, aynı dönemde genel fiyat düzeyi yaklaşık on altı kat. Müteahhit sayısı 2020'de 450 bini aştı. TOKİ'nin ürettiği 1,34 milyon konut, toplam stokun yalnızca yüzde 3,4'ü. Kiracı-ev sahibi uyuşmazlıklarında arabuluculuk dosyası 440 bini geçti. Yavuz Sultan Selim Köprüsü'nde gerçekleşen geçişler, garanti edilen geçişlerin yüzde 30'unda kaldı ve aradaki farkı kamu ödedi. 1981'de çıkan ve kooperatiflere öncelik tanıyan 2487 sayılı yasanın müteahhit baskısıyla 1984'te 2985 sayılı yasayla değiştirilmesi, devletin sermaye fraksiyonu baskısıyla konut politikasını nasıl değiştirdiğini gösteren öğretici bir örnek. İnşaat sermayesi fraksiyonunun adıyla anılması da önemli: Cengiz, Kolin, Kalyon, Limak, MAPA. 2018 sonrası düşük faiz politikasının arkasında inşaat sektörünü ayakta tutma gayesini görmesi, para politikasını sınıf çıkarıyla ilişkilendiren tartışmaya değer bir hipotez.
Eksik yanları. Yazının büyük eksiği, inşaat işçilerinin tümüyle yok olması. "Beton ekonomisi"nin emek tarafı hiç işlenmiyor. İnşaat, İSİG Meclisi'nin verilerinde her yıl iş cinayetlerinin en yoğun olduğu sektörlerden biri. İstanbul Havalimanı yazıda yalnızca bir KÖİ örneği olarak geçiyor. Oysa o şantiye, onlarca işçinin öldüğü ve 2018'de büyük bir işçi direnişinin yaşandığı yer. Taşeronluk, göçmen ve kayıt dışı işgücü, sendikasızlık da yazıda yok. Rant analizi, artı değer üretiminden koparıldığında eksik kalır. Rantın kaynağı, en sonunda inşaat işçisinin ve kiracının emeğidir.
İkinci eksik, deprem. 6 Şubat 2023'te resmî rakamlarla elli üç bini aşkın insanı kaybettik. İmar barışıyla "affedilen" yapılar ile bu yıkım arasındaki bağ, "rant" kavramının en trajik somutlaşması. Deprem sonrası TOKİ'nin rolü, rezerv alanlar ve acele kamulaştırmalar da bir rant analizinin merkezinde olmalıydı. Kentsel dönüşüm yazıda sürekli anılıyor, ama çözümlenmiyor. 6306 sayılı yasa, Fikirtepe, Tarlabaşı ve Sulukule gibi mülksüzleştirme vakaları ve kiracıların dönüşümden dışlanması, konut krizinin sınıfsal yüzü.
Üçüncü eksik, direniş ve alternatif. Gezi, Validebağ, Akbelen gibi kent ve doğa mücadeleleri, kiracı ve barınma örgütlenmeleri yazıda yer almıyor. Kooperatifçilik yalnızca 1981 öncesinin tarihi olarak geçiyor ve bir program önerisine dönüşmüyor. Oysa 1970'lerin konut kooperatifleri ve bugün Avrupa'daki kiracı sendikaları, sosyalist bir konut programının somut malzemesi.
Kuramsal düzeyde de bir sorun var. Yazı Lefebvre ve Harvey'in "ikincil çevrim" tezine dayanıyor. Bu teze göre aşırı birikim döneminde sermaye yapılı çevreye kayar. Ama yazıdaki veriler inşaatın krizlerde daha çok daraldığını, yani döngüsel davrandığını gösteriyor. Bu, tezin doğrulanması değil, en azından nitelendirilmesi gereken bir gerilim. Rant türleri (mutlak, farklılık, tekel rantı) önceki bölümlere havale edildiği için bu bölüm bağımsız okunduğunda kuramsal omurgası eksik kalıyor. Veri düzeyinde de kontrol edilmesi gereken yerler var. "sekiz buçuk milyon boş konut" rakamı bir köşe yazısına dayanıyor, TÜİK resmî bir boş konut istatistiği yayımlamıyor. Ülkeler arası müteahhit sayısı karşılaştırması, "müteahhit" tanımları ülkeden ülkeye farklı olduğu için yanıltıcı olabilir. Metinde yarım kalmış bir cümle ve karışmış grafik numaraları da var.
Yazara sorumuz. Ev sahipliği oranının düşmesi konutta tekelleşme mi, yoksa orta sınıf çoklu konut sahiplerinin, yani küçük rantiyelerin yaygınlaşması mı? İkincisi doğruysa, bu sınıf ittifakları açısından ayrı bir sorun. Bir kiracı hareketi, iki dairesini kiraya veren emekli öğretmenle nasıl bir ilişki kurar?
Sayının söylediği ve eksik kalan
Buraya kadar söylediklerimizi tek bir tabloda toplayalım.
| Sayının güçlü söylediği | Eksik ya da zayıf kalan |
|---|---|
| Neoliberalizm bir politika değil, sınıf saldırısıdır | Bu saldırının ölçütleri ve seri verisi |
| "Küçük devlet" sosyal devletin küçülmesidir, şiddet aygıtı büyür | Rejimin neye karşı kurulduğu: Gezi, Soma, Metal Fırtına, 2015 |
| Post-kapitalizm, yenilgi döneminin ütopyacılığıdır | İş haftasının kısaltılması gibi talepleri sınıf programına alma önerisi |
| Bilgi değer yasasını geçersiz kılmaz, sorun özel mülkiyettir | Bilgi metalarında tekel rantı; yapay zekâ ve genel zekânın gaspı |
| İş bitmiyor, dünya işçileşiyor | Üretken yapay zekânın 2023 sonrası etkisi; veri etiketleyiciler, hayalet işçiler |
| Tekno-feodalizm kapitalizmi aklar | Morozov'a Lenin'in emperyalizm teorisiyle yanıt; çeviriye sunuş |
| Veri bırakmak artı değer üretmek değildir | Eğitim verisi üzerindeki el koyma ve müşterek talebi |
| Revizyonizmin sınıf kökleri vardır | Bugünkü revizyonizmin sınıf temeli: küçük burjuvazi mi, işçi aristokrasisi mi? |
| Jineoloji özcüdür | Sosyal yeniden üretim kuramı; Sovyet aile hukukunun özeleştirisi; ittifak dili |
| Ekim zamansız değildi, yenilgi kaçınılmaz değildi | Bürokrasinin 1930'lardaki maddi temeli; işçi demokrasisinin güvenceleri |
| "Yandaş sermaye" eleştirisi köklü sermayeyi aklar | Koç işçilerinin yüzyılı; Koç'un sermaye ihracı |
| NATO rekabetin yönetim aracıdır | Türkiye'nin kendi yayılmacılığı; kaynak ve kronoloji |
| Türkiye bir müteahhitler cumhuriyetidir | İnşaat işçileri, iş cinayetleri, deprem, kiracı hareketi |
Sol sütun, sayının bize kazandırdıkları. Sağ sütun ise bir sonraki sayının gündemi olabilir.
Dergi için genel geliştirme önerileri
Buraya kadar yazıları tek tek okuduk. Şimdi dergiye bir bütün olarak bakalım. Aşağıdaki öneriler yoldaşça bir katkı olarak okunmalı. Hepsi, aynı sorunlarla kendi yayınlarımızda boğuştuğumuz için bildiğimiz şeyler.
Her dosyaya bir sunuş yazısı
Beş yazılık post-kapitalizm dosyası, sayının en değerli kısmı. Ama dosyanın bir kapısı yok. Bir sayfalık bir editoryal sunuş şunları söyleyebilirdi: dosya neden şimdi hazırlandı, yazılar neden bu sırayla dizildi, hangi noktada birbirleriyle anlaşıyor ve hangi noktada ayrışıyorlar. Cengiz ile Koşar'ın Srnicek-Williams'ı farklı okuması gibi gerilimler bir sunuşta açıkça işaretlenirse, bir kusur olmaktan çıkıp tartışmanın zenginliğine dönüşür. Aynı şey çeviriler için de geçerli. Morozov'un 2022 tarihli metni ve Lenin'in 1908 tarihli metni, neden bu sayıda yayımlandıklarını ve bugün nasıl okunmaları gerektiğini anlatan birer sunuşla okura verilmeli.
Olgu denetimi ve redaksiyon
Bu sayıda tespit ettiğimiz olgu hatalarının hiçbiri yazıların tezini çürütmüyor. Ama hepsi, bir karşıtın eline "bunlar olguları bile bilmiyor" diyebileceği bir koz veriyor. Birkaç örnek: Friedman'ın Şili ekonomisinin "başına geçmesi", 2015'te OHAL olduğu iddiası, SBKP'nin adındaki "(B)" ibaresi, Chrysler ve GM kurtarmalarının kronolojisi, Fraser'daki "expropriation" teriminin "kamulaştırma" diye çevrilmesi, organik bileşim örneğindeki değişen ve değişmeyen sermaye karışıklığı. Önerimiz basit: her yazıyı, yazarı dışında en az bir kişinin, yalnızca olgu ve kaynak açısından okuması. Bu okur bir "olgu editörü" olarak künyede anılabilir. Yazım birliği için de bir kılavuz gerekli: özel adların yazımı (Slobodian, Thatcher, Smythe), "artı değer" ile "artık değer" gibi terimlerin tutarlılığı, kesme işareti kullanımı.
Dipnot ve kaynak standardı
Sayıdaki güncel analizlerden birinde hiç dipnot yok. Bazılarında ise kaynaklar köşe yazılarına, ikincil bloglara ya da çalışmayan bağlantılara dayanıyor. Bir teori dergisinin gücü, okurun her iddiayı izleyebilmesinden gelir. Önerimiz: her güncel analizde en az birincil kaynak (resmî belge, bildirge, istatistik kurumu verisi) zorunlu olsun. Çevrimiçi kaynaklar için erişim tarihi verilsin, çalışmayan bağlantılar yayından önce kontrol edilsin.
Çeviri politikası
Çeviriler derginin önemli bir katkısı, ama bir politika gerektiriyor. Önerilerimiz şunlar. Her çeviriye bir terim listesi eklensin ve dergi zamanla kendi terim sözlüğünü oluştursun: expropriation, subsumption, userism, operaismo. Klasik metinler, eldeyse özgün dilinden çevrilsin. Aynı metnin Türkçede başka çevirileri varsa, yeni çevirinin gerekçesi açıklansın. Editör notları, özgün metinden ayrı bir biçimde işaretlensin.
Özneyi metnin merkezine almak
Bu sayının en yaygın eksiği, işçi sınıfının yalnızca bir nesne olarak görünmesi. Sömürülüyor, saldırıya uğruyor, yoksullaşıyor. Ama örgütlenen, direnen, grev yapan, talep eden bir özne olarak görünmüyor. Koç yazısında Koç işçileri dipnotta. İnşaat rantı yazısında inşaat işçileri yok. NATO yazısında savunma sanayii işçileri yok. Türkiye'de devletin dönüşümünü anlatan yazıda ise rejimin karşısındaki toplumsal hareket yok. Önerimiz: her güncel analizin sonunda "sınıf ne yapabilir?" başlıklı kısa bir bölüm olsun. Bu bölümde somut talepler, mevcut örgütlenme deneyimleri ve enternasyonal örnekler yer alsın. Derginin adı Teori ve Eylem. "Eylem" kısmı her yazıda görünür olmalı.
Güncel veriyle çalışmak
Sayının en güçlü yazıları, Koşar'ın ve Araman'ın yazıları, güncel veriyle konuşanlar. Bunu bir standart hâline getirmek mümkün. Dergi her sayıda bir "sınıf göstergeleri" sayfası yayımlayabilir: reel ücretler, emeğin milli gelirdeki payı, sendikalaşma oranı, grev sayısı, iş cinayetleri, geniş tanımlı işsizlik, konut fiyatı-ücret oranı. Böyle bir sayfa hem yazarlar için ortak bir veri tabanı olur, hem de okur için dergiyi bir başvuru kaynağına dönüştürür. İSİG Meclisi, DİSK-AR ve TÜİK verileri bu iş için hazır malzeme.
Yapay zekâ ve platform emeğiyle doğrudan hesaplaşma
Post-kapitalizm dosyası, tartışmayı Mason'ın 2015 tarihli kitabı ve Morozov'un 2022 tarihli makalesi üzerinden yürütüyor. Oysa 2023'ten bu yana üretken yapay zekâ, tartışmanın zeminini değiştirdi. Büyük dil modelleri, Grundrisse'deki "genel zekâ" kavramının en somut, en tartışmalı karşılığı. İnsanlığın ortak ürettiği bilgi bu modellere sıkıştırılıyor ve birkaç tekelin mülkü hâline geliyor. Aynı modeller, giriş düzeyi beyaz yakalı işlerde istihdamı daraltıyor ve Küresel Güney'de milyonlarca görünmez veri işçisi yaratıyor. Bunlar dosyanın tezlerini çürütmüyor, tersine güçlendiriyor. Ama bu gelişmelerle doğrudan hesaplaşmak gerekiyor. Önerimiz: bir sonraki sayılarda "Yapay Zekâ ve Emek" başlıklı bir dosya hazırlansın. Bu dosya genel zekânın gaspı, eğitim verisi ve fikri mülkiyet, veri etiketleme emeği, algoritmik yönetim ve bilişim emekçilerinin örgütlenmesi gibi başlıkları kapsasın. Bu tartışmaya biz de Kristalleşmiş Emeğin İsyanı bildirisiyle ve Bilişim Emekçisinin El Kılavuzu ile katkı sunmaya hazırız.
Kadın emeği ve toplumsal yeniden üretim
Sayıda kadın sorunu yalnızca jineoloji eleştirisinde ve orada da tarih öncesi düzeyinde tartışılıyor. Neoliberalizm, devletin dönüşümü, inşaat rantı ve işin geleceği yazılarında kadın emeği hiç görünmüyor. Oysa bakım emeğinin hanelere devredilmesi, "aile yılı" ideolojisi ve kadınların kayıt dışı ve yarı zamanlı işlere itilmesi, neoliberal saldırının kurucu parçaları. Jineolojiye verilecek en güçlü yanıt da bir Marksist kadın emeği analizi. Önerimiz: sosyal yeniden üretim kuramını ve Türkiye'deki kadın emeği verilerini ele alan bir dosya.
Özeleştiri kültürü
Sayının iki yazısı, Akdağ'ın Ekim yazısı ve Alikoç'un jineoloji eleştirisi, Sovyet deneyiminin kadın politikasındaki geri adımlar ya da bürokrasinin 1930'lardaki maddi temeli gibi konularda savunmacı bir tutum alıyor. Kendi geleneğinin hatalarını açıkça tartışabilen bir dergi, karşıtlarına karşı çok daha güçlü olur. Biz de kendi yayınlarımızda bunu deniyoruz. Temmuz yazılarımızdaki "tekno-feodalizm" çerçevesini Eylül'de açıkça terk ettik ve bunu okurlarımıza yazdık. 12 Eylül Dosyamızda "ne aziz ne cani" ilkesini kullandık. Önerimiz: dergide "Tartışma" ya da "Özeleştiri" başlıklı, farklı görüşlere ve karşı yazılara açık bir bölüm açılsın. Örneğin Srnicek-Williams'ın ya da jineolojinin bir savunucusuna yanıt hakkı tanınabilir. Güçlü bir tez, en güçlü karşı tezle yüzleşmekten korkmaz.
Genç okura ulaşmak
Sayı 234 sayfa ve dili ağırlıklı olarak akademik. Uzun cümleler, açıklanmayan kavramlar ve adlar ("Broussistler", "İntegralistler", "sübjektivist determinizm") genç bir okuru kapıda bırakabiliyor. Önerilerimiz şunlar:
- Her yazının başına beş-altı cümlelik bir özet ve üç-dört anahtar kavram eklensin.
- Dizi yazılarının (Jineoloji-2, Rant-3) başına önceki bölümlerin kısa bir özeti konsun.
- Her sayıda bir "kavram kutusu" yayımlansın: tekel rantı, genel zekâ, yedek sanayi ordusu, ilkel birikim gibi.
- Dergi çevrimiçi olarak açık erişimle ve CC lisansıyla yayımlansın, EPUB biçimi de sunulsun. Bilgi, çitlenmediği ölçüde çoğalır.
Enternasyonal bağ
Dergi, Birlik ve Mücadele'nin on dokuz ülkeden yazarları buluşturan Temmuz sayısını Türkçe okura ulaştıran yayınlardan biri. Bu uluslararası ağ, derginin elindeki en büyük olanaklardan biri. Teori ve Eylem bu ağın içinden farklı ülkelerin yazarlarına daha sık yer vererek, örneğin post-kapitalizm tartışmasının Hindistan'da, Brezilya'da ya da Almanya'da nasıl yürüdüğünü göstererek, tartışmayı Türkiye'nin sınırlarının ötesine taşıyabilir.
Genç yoldaşlar için somut görevler
Bu sayıyı okurken şunları öneriyoruz.
- Okuma sırası. İşe 19 Eylül tarihli "Neoliberalizm Bitti mi?" yazımızla ve Yalçıner'in açılış yazısıyla başlayın. Ardından sırasıyla Cengiz'in çerçeve yazısını, Koşar'ın ampirik yazısını ve Alikoç'un Mason eleştirisini okuyun. Morozov'u en sona bırakın ve okurken yanınıza Kapital III'ün kâr oranlarının eşitlenmesi bölümünü alın. Lenin'in metnini ise bu dört yazıdan sonra okuyun.
- Okuma grubu. Dosyadaki iki Srnicek-Williams okumasını, yani Cengiz'inkini ve Koşar'ınkini, yan yana koyun ve kitabın kendisinden kısa bir bölümle karşılaştırın. Kim haklı? Sonuçlarınızı yazın.
- Veri defteri. Koşar'ın ve Araman'ın verilerini alın, kendi şehrinizin ya da işkolunuzun verileriyle güncelleyin. Kira artışı mı, iş cinayeti mi, genç işsizliği mi? Sınıfın verisini sınıfın kendisi toplamalı.
- Karşı yazı. Bu sayıdaki bir yazıya yanıt yazın ve dergiye gönderin (teorieylem@gmail.com). Dergiler, okurları yazdığı ölçüde canlıdır.
- Soru listesi. Bu yazıdaki "yazara sorumuz" bölümlerini bir tartışma toplantısının gündemi olarak kullanın.
- Yapay zekâ bağlantısı. Dosyayı okuduktan sonra bizim Distilasyon yazımızı ve Sosyalist Yapay Zekâ Manifestosu'nu okuyun. Dosyanın açık bıraktığı soruların bir kısmına orada yanıt aramaya çalıştık.
Sevgili Genç Yoldaşlar,
Teori ve Eylem'in 73. sayısı, teknolojinin kapitalizmi kendiliğinden aşacağı yanılsamasına karşı güçlü bir cephe kuruyor. Neoliberalizmin bir sınıf saldırısı olduğunu, "tekno-feodalizm"in kapitalizmi akladığını, işin bitmediğini ve dünyanın işçileştiğini ikna edici biçimde gösteriyor. Bu tespitler bizim de tespitlerimiz ve onları bu kadar derli toplu bir arada görmek sevindirici.
Ama ütopyayı eleştirmek yetmez. Post-kapitalistlerin yanlışı, özneyi teknolojiye devretmekti. Bu yanlışı eleştirirken özneyi yeniden sahneye çıkarmak gerekir: grevdeki metal işçisini, şantiyedeki inşaat işçisini, algoritmanın denetimindeki kuryeyi, veri etiketleyen genç kadını, kira artışıyla evinden çıkarılan aileyi. Bu sayıda özne, çoğu zaman bir çağrı cümlesinde ya da bir dipnotta kalıyor. Derginin adı bir programdır: teori ve eylem. Bu sayı teorinin hakkını büyük ölçüde veriyor. Bir sonraki sayıdan beklentimiz, eylemin de aynı ağırlıkla sayfalara girmesi.
Yoldaşça eleştiri, birlikte yürümenin bir biçimidir. Bu notları o duyguyla yazdık.
Yoldaşça.
Bilgi herkesindir.
Kaynaklar
İncelenen dergi
- Teori ve Eylem, Sayı 73, Güz 2026, EOS İletişim Yayıncılık, İstanbul, ISSN 2547-992X. İletişim: teorieylem@gmail.com
Dergide tartışılan temel metinler
- Evgeny Morozov, "Critique of Techno-Feudal Reason", New Left Review 133/134, 2022
- V. I. Lenin, "Marxism and Revisionism", 1908
- V. I. Lenin, Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, 1916
- Karl Marx, Grundrisse, "Makineler Üzerine Fragman"
- Karl Marx, Kapital III, 48. bölüm, "Üçlü Formül", zorunluluk alanı ve özgürlük alanı
- Karl Marx, Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'i, 1852
- Paul Mason, Postkapitalizm: Geleceğimiz İçin Bir Rehber, 2015
- Nick Srnicek ve Alex Williams, Geleceği İcat Etmek: Postkapitalizm ve Çalışmanın Olmadığı Bir Dünya, 2015
- Aaron Benanav, Automation and the Future of Work, Verso, 2020
- Christian Fuchs, Digital Labour and Karl Marx, Routledge, 2014
- Yanis Varoufakis, Technofeudalism: What Killed Capitalism, 2023
- Cédric Durand, How Silicon Valley Unleashed Techno-Feudalism, Verso, 2024
- Nancy Fraser, Cannibal Capitalism, Verso, 2022
- David Harvey, Neoliberalizmin Kısa Tarihi, 2005
- Jonathan Nitzan ve Shimshon Bichler, The Global Political Economy of Israel, Pluto, 2002
- Lise Vogel, Marxism and the Oppression of Women, 1983 (yeni baskı Haymarket, 2013)
Bilgi Müşterekleri'nden ilgili yazılar
- Kristalleşmiş Emeğin İsyanı: 20. Karaburun Bilim Kongresi’ne Çağrı
- Genel Zekânın İadesi İçin: Sosyalist Yapay Zekâ Manifestosu Yayında
- Herkesten Öğrenmek Serbest, Tekelden Öğrenmek Suç, 9 Eylül 2026
- İllüzyonun Yırtılışı: Dijital Kapitalizmin "İyilik" Mitine ve "Sınırı Belirlemek" Çağrısına Materyalist Bir Müdahale, 29 Temmuz 2026
- Neoliberalizm Bitti mi?, 19 Eylül 2026. Bu yazının ilk bölümü: dergi tanıtımı, Yalçıner okuması, çağ/evre ayrımı
- Acemoğlu'nu Kurtarmak, Sınıfı Kurtarmaz, 9 Eylül 2026
- İşçiler Neden Sağa Oy Veriyor?, 19 Eylül 2026
- 12 Eylül: Bir Sınıf Darbesinin Tarihi, Bilançosu ve Bugünü, 11 Eylül 2026
- TÜİK: İki Rakam, Tek Ülke: %8,1 ve %30,6, 31 Ağustos 2026
- GİG Ekonomisi Dosyası, 31 Ağustos 2026
- "Fiziksel Yapay Zekâ" Kime Karşı Silahlanıyor?, 17 Eylül 2026
- Bilişim Emekçisinin El Kılavuzu, 2 Eylül 2026
- Perdenin Arkasındaki BRICS
- Tekno-Faşizmin İlanı: Palantir Manifestosu ve Dijital Çağda Sınıf Mücadelesinin Diyalektiği, 11 Ağustos 2026
- Dünyanın Nabzını On Dokuz Ülkeden Dinlemek
- Yeni Dosyamız Yayında: Yerel Yönetime Katılmak
- Bilgi Müşterekleri Kılavuzları
Bu yazı, derginin yazarlarından ya da editörlerinden gelecek yanıtlarla güncellenecektir. Yanıt hakkı her zaman açıktır. bilgimusterekleri.org







