Bilgi Müşterekleri
AnasayfaHakkımızdaKılavuzlarPopüler İçeriklerİletişim

Dünyanın Nabzını On Dokuz Ülkeden Dinlemek

Birlik ve Mücadele'nin Temmuz 2026 Sayısı Genç Yoldaşlara Anlatılıyor

Yazar: Oğuz Demirkapı
Dünyanın Nabzını On Dokuz Ülkeden Dinlemek

Dünyanın Nabzını On Dokuz Ülkeden Dinlemek

Birlik ve Mücadele'nin Temmuz 2026 sayısı genç yoldaşlara anlatılıyor

Sevgili Genç Yoldaşlar,

Bir dergiyi tanıtmak, aslında bir bakış açısını tanıtmaktır. Elimizde, dünyanın on dokuz ülkesinden Marksist-Leninist parti ve örgütlerin aynı aylarda, aynı dünyaya bakıp yazdıkları on dokuz yazının bir araya geldiği bir sayı var: Birlik ve Mücadele (Unity & Struggle – Unité et Lutte – Unidad y Lucha), Uluslararası Marksist-Leninist Parti ve Örgütler Konferansı'nın (CIPOML) yayın organı. Türkçe, İngilizce, İspanyolca ve Portekizce yayımlanıyor; Türkiye'de sosyalist teori ve politika dergisi Teori ve Eylem'in özel sayısı olarak basılıyor. Kapağında Marx'ın 11. Tezi var: "Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumladılar, aslolan onu değiştirmektir."

Bu yazıda sayının kapağını açıp içine birlikte bakacağız. Amacımız özet çıkarmak değil; hangi yazının hangi soruya yanıt aradığını, bu yanıtların birbirine nasıl bağlandığını ve bugün Türkiye'de örgütlenen bir genç yoldaşın bu 129 sayfadan neyi alıp neyi tartışması gerektiğini göstermek. Uzun bir yazı olacak; çünkü dergi de uzun ve her satırında bir yerlerde süren gerçek bir mücadele var.

Bu dergi neden farklı bir şey?

Bir konuya dair tek bir ülkenin perspektifinden yazılmış yüz makale okuyabilirsiniz; hepsi aynı kör noktayı taşır. Birlik ve Mücadele'nin özelliği şu: Almanya'daki bir komünist militarizasyonu Bundeswehr'in içinden, Danimarkalı bir komünist emeklilik fonunun silah şirketine yatırılmasından, Fransız bir sendikacı Bretonya'da top mermisi üretimine dönüştürülen dökümhaneden, Türkiyeli bir komünist ise İran'a yönelik saldırının 25. gününden bakıyor. Bu perspektifler yan yana geldiğinde, tek tek hiçbirinin göremeyeceği bir şey görünür oluyor: emperyalist sistemin bir bütün olarak nasıl işlediği.

Dergiyi okumanın ikinci kazancı, kavramların "yaşayan" hâlini görmek. Emperyalizm, finans kapital, faşistleşme, işçi aristokrasisi, halk cephesi, yedek sanayi ordusu... Bunlar ders kitaplarında donmuş kelimeler değil; sayının her yazısında somut bir ülkenin somut olaylarına uygulanıyor. Marksizmi öğrenmenin en iyi yolu, kavramın bir olayı nasıl açıkladığını izlemektir; bu sayı tam olarak bunu sağlıyor.

Sayının omurgası: dört eksen

On dokuz yazıyı dört eksende toplamak mümkün. Bu gruplama derginin kendi sıralaması değil, bizim okuma önerimiz.

Militarizasyon ve savaş ekonomisi. Almanya Komünist İşçi Partisi İnşa Örgütü'nün "Almanya'nın savaş yolu ve yeni, genç savaş karşıtı hareket" yazısı, Danimarka Komünist İşçi Partisi'nin (APK) "Devletin kilit ortak olduğu Danimarka savaş ekonomisi" yazısı, Fransa İşçileri Komünist Partisi'nin (PCOF) "Fransa'da ve Avrupa'da militarizasyona karşı mücadele" yazısı ve Emek Partisi'nin (EMEP) "İran'a emperyalist saldırı ve gösterdikleri" yazısı. Bu dört yazı birlikte okunduğunda Avrupa'nın "savaş ekonomisi moduna" geçişinin ve bu geçişin sınıfsal bedelinin bütün bir haritası çıkıyor.

Faşistleşme ve göçmen düşmanlığı. Amerikan Emek Partisi'nin (APL) "Hoşgörüsüzlüğün artışı" yazısı, İtalya Proletarya Komünist Partisi Örgütü'nün "Tersine göçe karşı mücadele" yazısı, Meksika Komünist Partisi (M-L)'nin "Faşizm ve faşistleşme" yazısı, Peru Komünist Partisi M-L'nin "Başkancılıktan parlamentarizme" yazısı ve Venezuela Marksist-Leninist Komünist Partisi'nin (PCMLV) "Faşistleşme süreci dünya genelinde ilerlemeye devam ediyor" yazısı. Burada faşizmin tanımından (Dimitrov) Trump'ın göçmen avına, İtalya'daki "remigrasyon" yasa tasarısından Peru'da Kongre'nin yürütmeyi teslim almasına kadar bir zincir kuruluyor.

Emperyalizm teorisi ve yeni güçler. İspanya Komünist Partisi (M-L)'nin "Rosa Luxemburg'un emperyalizm teorisi" yazısı, Tunus Emekçileri Partisi'nin (PTT) "Emperyalizmin Leninist özellikleri ışığında Çin ekonomisi" yazısı, Norveçli Revolusjon'un "Tekno-kapitalizmin dijital ölüm yolculuğu" yazısı ve Pakistan İşçi Cephesi'nin "Tarihin acımasız hükmü" yazısı. Bu eksen, Lenin'in emperyalizm tanımının yüz yıl sonra hâlâ nasıl çalıştığını, Çin'e ve teknoloji tekellerine nasıl uygulandığını gösteriyor.

Devrimci örgütlenme, gençlik ve tarih. Brezilya Devrimci Komünist Partisi'nin (PCR) "Temel bir görev: İşçi sınıfını devrim için kazanmak", Dominik Cumhuriyeti Komünist Emek Partisi'nin (PCT) "Günümüz dünyasında gençlik içinde devrimci çalışma", Ekvador Marksist-Leninist Komünist Partisi'nin (PCMLE) "Kitlelerin devrimci hareketi", Kolombiya Komünist Partisi (M-L)'nin "Gustavo Petro hükümetinin değerlendirmesi", Hindistan Devrimci Demokrasi Örgütü'nün Vijay Singh anması ve Uruguay Komünist Yeniden İnşa'nın "Sosyalist Arnavutluk deneyimi ve günümüz" yazısı. Bu eksen "ne yapmalı" sorusunun bugünkü yanıtlarını arıyor.

Şimdi bu eksenlerin içinden, gündemi en çok belirleyen noktaları tek tek ele alalım.

Öne çıkan gündem 1: İran'a saldırı ve "ne o ne bu" tutumunun reddi

Sayının Türkiye'den gelen yazısı, EMEP'in İran değerlendirmesi; yazı, saldırının 25. gününde, o güne kadarki gelişmeler üzerinden yazılmış. Olayı hatırlayalım: Şubat'ın son günü, iki ülke arasındaki görüşmeler hafta başına ertelenmişken ABD ve İsrail ağır bir hava bombardımanıyla İran'a saldırdı. Gerekçeler sonradan geldi: Trump'ın "ben Hamaney'i vurmasam o beni vuracaktı" sözü, nükleer program (ki 2015 anlaşmasından 2018'de çekilen tarafın Trump olduğu hatırlatılıyor), "göstericileri öldürmeyin" tehdidi.

Yazının asıl gücü, İran'ı Trump'ın kişisel pervasızlığına indirgemeyi reddetmesinde. 1979'dan bu yana ambargo, Saddam'ın İran üzerine yönlendirilmesi, 1984 "terörü finanse eden ülkeler" listesi, 2002 "şeytan ekseni", geçen yılki 12 Gün Savaşı: İran, Trump'ın değil Amerikan emperyalizminin hedefi. Hedef olmasının nedenleri de sınıfsal ve maddi: petrol ve doğalgaz rezervleri, Hürmüz Boğazı'na hâkimiyet, Şanghay İşbirliği Örgütü üyesi olarak Çin ve Rusya'nın bölgedeki dayanağı olması. Çin, İran petrol ve gazının yüzde 80'ini ithal ediyor ve Avrupa ile Afrika'ya ihracatının yüzde 60'ından fazlasını aynı su yollarından geçiriyor. Yani İran'ı vuran ABD'nin asıl hedefi, karşısında gerilediği Çin.

Yazının genç yoldaşlar için en öğretici bölümü, tutum sorusu. Türkiye'de ve Avrupa'da "utangaç Amerikancılar" ve liberal solcular, emperyalist saldırganlığın suçlanmasını İran rejiminin suçlanmasıyla "dengelemeye" çalışıyor ve sonuçta ya tavırsız kalıyor ya da "ama mollalar da…" diyerek saldırıyı utangaçça onaylıyor. Yazının yanıtı net: "Emperyalist saldırı karşısında 'ne o ne bu' tutumu alınamaz ve savunulamaz!" Bir rejimin gerici olması ne ona yönelik emperyalist saldırıyı ne de bu saldırının onaylanmasını haklı çıkarır. İran'ın kendini savunma hakkı meşrudur. Ama bu, rejimi savunmak değildir: yazı, molla rejimini "eli kanlı diktatörlük" olarak, emeğin, kadınların ve ezilen ulusların hiçbir hakkını tanımayan tekelci bir egemenlik olarak tanımlıyor. İki şeyin aynı anda doğru olabileceğini kavramak, sınıf bilincinin ilk adımlarından biridir: hem rejime hem emperyalist saldırıya karşı olmak mümkündür ve saldırı koşullarında "mızrağın sivri ucu" emperyalizme yöneltilir.

İkinci uyarı da önemli: emperyalistler arası çelişkilerin girdabına kapılmamak. İran'ın Çin ve Rusya ile ittifakı biliniyor; ama "Rus ve Çin emperyalizmi hakkında en küçük bir hayal beslememek" tayin edici. Bu, blogda Perdenin Arkasındaki BRICS'nda da savunduğumuz tutumun aynısı: iki sermaye bloğundan birini seçmek zorunda değiliz.

Savaşın 25 günlük bilançosu da çarpıcı: İran füzeleri bu kez "nokta atışı" yapabiliyor; Körfez'deki Amerikan radar ve füze savunma tesisleri hasar gördü; uçak gemisi Lincoln menzil dışına çekildi, G. Ford 35 saatlik yangının ardından Girit'te bakıma alındı; bir F-35 düşürüldü. Hürmüz'ün kapanmasıyla Brent petrol birkaç günde 115 doları aştı; Pentagon Kongre'den 200 milyar dolarlık ek ödenek istedi. Yazının vardığı sonuçlar arasında iki tanesini özellikle not edin. Birincisi: "emperyal" gibi yumuşatmaların yaygınlaştığı koşullarda dünya İran'da "bütün haşmetiyle emperyalizm"e yeniden tanık oldu. İkincisi: Kruşçev'den bu yana savunulan "nükleer dehşet dengesi dünya savaşını olanaksız kılar" tezinin öngörüsüzlüğü Ukrayna'dan sonra İran'da bir kez daha görüldü. Ve acı bir saptama: emperyalizmin zaafları kanıtlandı, ama uluslararası devrimci işçi hareketi de güçlü değil; "emperyalizmin zaafları henüz proleter devrimini güçlendirmiyor."

Türkiye'nin tutumu ise yazıda tek cümlede özetleniyor: ABD'ye karşı tek söz söylemeyen, resmen İsrail'i suçlayan, ama ülkedeki iki Amerikan üssünün saldırıya istihbarat sağladığı bir hükümet. Riyad'da Arap ülkeleri, Türkiye, Pakistan ve Azerbaycan'ın katılımıyla yayımlanan bildiride ABD ve İsrail'in adı bile geçmiyor; yalnızca İran suçlanıyor.

Öne çıkan gündem 2: Almanya'da 55 bin öğrenci ve "2029" masalı

Almanya yazısı, sayının en umut verici haberini taşıyor. 5 Aralık 2025'te, zorunlu askerliğin kademeli olarak geri getirilmesini içeren yeni askerlik yasasına karşı Almanya genelinde 55.000 öğrenci ders boykotu yaparak sokağa çıktı; 90'dan fazla şehirde boykot komiteleri kuruldu. 5 Mart 2026'da, konu medyanın gündeminden düşmüşken 130'dan fazla şehirden 50.000 öğrenci yeniden sokaktaydı. Bir sonraki tarih 8 Mayıs, faşizmden kurtuluş günü olarak belirlendi.

Pankartlar sınıf perspektifinin ne kadar açık olduğunu gösteriyor: "Merz, cepheye kendin git", "Sizin savaşlarınızda savaşmayacağız", "Zenginler savaş istiyor, gençler gelecek istiyor". Münih'te üzerinde Bundeswehr reklamı bulunan tramvayları sürmeyi reddeden tramvay işçileri kürsüye çıktı. 60'tan fazla komiteyi temsil eden 250 öğrencinin katıldığı ülke çapındaki konferansın bildirgesi, zorunlu askerliğin "Almanya'nın dünyada pazarlar, kaynaklar ve ticaret yolları üzerindeki güç mücadelesinin bir parçası" olduğunu söylüyor ve Rheinmetall, ThyssenKrupp, KNDS gibi silah şirketlerinin hisse fiyatlarının fırladığına işaret ediyor. Beş talep var: zorunlu askerliğe ve zorunlu hizmete hayır; silahlanma yerine eğitim, sosyal hizmet ve çevre bütçesi; Bundeswehr okullardan dışarı ve mezuniyet sınıflarına askerlik reddi danışmanlığı; her okulda boykot komitesi ve boykot hakkı; silahlanma yerine silahsızlanma.

Yazının teorik kazancı ise savaş propagandasının anatomisi. Almanya'nın "savaşa hazır" hâle gelmesi için son tarih olarak sürekli tekrarlanan 2029 yılının, siyaset bilimcilerin bile kabul ettiği gibi, "her şeyden önce bir iletişim aracı" olduğu belgeleniyor. Carlo Masala'nın Rusya'nın 2028'de NATO'ya pusu kurduğunu hayal eden "bilim dışı" kitabı bir yılda 100.000 sattı. 2025 sonbaharının "Rus İHA'ları" histerisinde Frankfurt Havalimanı'nı kapattıran İHA'nın hobi pilotuna, Vilnius'takinin sigara kaçakçılarına ait olduğu ortaya çıktı; ama düzeltmeler ilk haberlerin ilgisine yaklaşamadı ve Aralık'ta yeni bir havacılık güvenlik yasası çıkarıldı. Bir tehdit anlatısı böyle kurulur: önce korku, sonra yasa.

Bunun arkasındaki sınıfsal hesap da açık yazılmış. Almanya tek başına ABD'nin altıda biri, Çin'in dörtte biri büyüklüğünde bir ekonomi; ancak Alman sermayesinin önderliğinde bir "Birleşik Avrupa" (19,8 trilyon dolar) Çin'e yetişebilir. AB Antlaşması'nın 41(2). maddesi askeri harcamayı yasaklıyor; AB bunu silahlanma programlarını "sanayi desteği" olarak çerçeveleyerek aşıyor (EDIP, ASAP, EDIRPA gibi kısaltmalar). Hedef 2030'a kadar savunma yatırımlarının yüzde 50'sinin, 2035'e kadar yüzde 60'ının AB içinde yapılması; yani büyük Avrupa silah tekelleri yaratmak. Bu tabloyu, AfD'nin Yüzde 43,8'i Bir Sapma Değil, İki Yüz Yıllık Bir Hattın ve Otuz Beş Yıllık Bir Mülksüzleştirmenin Faturasıdır'yla birlikte okuyun: militarizasyon ve ırkçılık aynı sermaye stratejisinin iki yüzü.

Öne çıkan gündem 3: Savaş ekonomisi kimin cebinden çıkıyor?

Danimarka ve Fransa yazıları, Almanya yazısının eksik bıraktığı soruyu tamamlıyor: bedeli kim ödüyor ve sendikalar ne yapıyor?

Danimarka'da hükümet, "savunma kuvvetlerinin" 2033'e kadar yeniden silahlandırılması için ayrılan 365,1 milyar Danimarka Kronu'nun neredeyse tamamını bu yıl şubat ayında kullandı. Askeri İnşaat Yasası, savaş üretimi uğruna diğer mevzuatı geçersiz kılma yetkisini tek taraflı olarak Savunma Bakanı'na veriyor. En çarpıcı ayrıntı: devlet emeklilik fonu ATP, işçilerin emeklilik birikimlerinden bir milyar krondan fazlasını ülkenin en büyük askeri şirketi Terma'ya yatırdı; Terma'nın CEO'su bunda "büyük bir içsel güzellik" görüyor. APK'nın yorumu keskin: sendika liderliği ve işçi aristokrasisi "istihdam yaratıyor" gerekçesiyle savaş ekonomisini destekliyor, üçlü müzakerelerle "sosyal dengeli silahlanma bütçeleri" yapılıyor ve bu, İkinci Enternasyonal'in 1914'teki ihanetinin tekrarı. Yazı, enflasyonun sınıf karakterini de açıklıyor: üretken olmayan askeri harcamalar kronik bütçe açığı yaratır, açık artan sömürü ve sosyal kesintiyle kapatılır; enflasyon "yoğunlaşan sömürünün ifadesi"dir. Ve bir gözlem daha: savaş ekonomisi merkeze yerleşince "yeşil kapitalizm" solup gitti; "çevre uğruna" söyleminin yerini "güvenlik uğruna" aldı.

Fransa yazısı, sınıf sendikacılığının en zor sınavını anlatıyor. Fransa 2024'te dünyanın en büyük ikinci silah ihracatçısı; on civarında silahlanma tekeli ve 4.000 taşeron yüz binlerce kişiyi istihdam ediyor. CGT Genel Sekreteri Sophie Binet'nin Bretonya Dökümhanesi'nin top mermisi üretimine dönüştürülmesini "sendikacılığın yararını kanıtlayan bir zafer" olarak selamlaması, fabrika müdüründen övgü aldı. PCOF'un tutumu iki yönlü: bir yanda işçi hareketi dışından gelen "ahlaki kınamaları" reddediyor (satacak yalnızca emek gücü olanlar patronlarını ve üretimin niteliğini seçemez), diğer yanda "yalnızca savunma amaçlı silah üretimi" fikrinin hayal olduğunu söylüyor; Fransa'nın kendi parlamento raporu bile "böylesi bir sanayi tek başına ulusal siparişlerle ayakta kalamaz" diyor. Çıkış yolu olarak gösterilen örnekler somut: Fos-sur-Mer liman işçilerinin İsrail'e gidecek makineli tüfek parçalarını yüklemeyi reddetmesi; 6 Şubat 2026'da İtalya, Yunanistan, İspanya, Türkiye, Fransa ve Fas'taki yirmi civarında limanda "Liman işçileri savaş için çalışmıyor" şiarıyla yapılan uluslararası grev; CGT-STMicroelectronics'in şirketin İsrail bağlantılarını aylarca araştırıp teşhir etmesi. Antiemperyalist bilinç, soyut sloganla değil böyle inşa ediliyor.

Öne çıkan gündem 4: Tekno-kapitalizm mi, tekno-feodalizm mi?

Bu blogun okurları için sayının en yakın yazısı Norveçli Revolusjon'un "Tekno-kapitalizmin dijital ölüm yolculuğu" makalesi. Yazının ana tezi, bizim de aylardır savunduğumuz tez: "Yeni bir feodal üretim tarzıyla değil, tekelci kapitalizmin en yıkıcı biçimiyle karşı karşıyayız." Varoufakis'in "kapitalizm 2008'de öldü, tekno-feodalizme girdik" iddiası, "yanlış ve erken; dolayısıyla tehlikeli bir şekilde dikkat dağıtıcı" olarak nitelendiriliyor; çünkü Varoufakis'in sunabildiği tek yanıt "merkeziyetsiz piyasalar" ve "öz yönetim", yani reformist illüzyonların tekrarı. (Bu kavramı Temmuz yazılarımızda bir süre kullanıp Eylül'de açıkça terk ettiğimizi hatırlatalım; derginin gerekçeleri bizimkilerle örtüşüyor.)

Yazının katkısı, Marx'ın rant teorisini "bulut"a uygulaması. Veri merkezleri, hem üzerinde kuruldukları arazi hem de sunucu parkı üzerinden toprak rantı ve tekel rantı topluyor. Norveç'te Ağustos 2025'te 73 kayıtlı veri merkezi vardı (bir önceki aya göre yüzde 25 artış); Google'ın Skien'deki tesisi tam kapasitede Norveç'in elektrik tüketiminin yüzde 5'ini yutacak; Narvik'te anlaşmalar "gecenin bir yarısı gizlice" imzalandı. Bu, 16-17. yüzyılın çitleme hareketinin dijital tekrarı: bir zamanlar müşterek olan internet, "bulut baronları" tarafından çitleniyor. Kullanıcılar ise "ücretsiz kiracı çiftçiler": hem para rantı (abonelik) hem emek rantı (algoritmaları besleyen veri) ödüyorlar. Volkswagen'in tam motor gücü için aylık ücret istemesi, YZ ajanlarının birkaç saniyede bir ekran görüntüsü alması bu tablonun somut örnekleri. Peter Thiel'in 2014'teki "Rekabet kaybedenler içindir" sözü, tekelci mantığın itirafı olarak alıntılanıyor.

Balon uyarısı da yerinde: yalnızca YZ yatırımları ABD GSYİH büyümesinin yüzde 40'ını, hisse senedi büyümesinin yüzde 80'ini oluşturuyor; MIT'nin araştırmasına göre en büyük 300 YZ şirketinin yüzde 95'i şu ana kadar sıfır getiri sağladı. Yazı Musk'ın "10-15 yıl içinde çalışmak isteğe bağlı olacak" vaadini Marx'ın kâr oranının düşme eğilimiyle yanıtlıyor: canlı emek olmadan yeni değer yaratılamaz. Sonuç bölümü bizim de kapanış cümlemiz olabilirdi: yapay zekâ, kapitalistlerin olmadığı bir toplum için muazzam olasılıklar sunuyor; "eksik olan şey, neyin gerekli olduğuna dair öznel bilinçtir." Bu yazıyı Fütürizmden Tekno-Faşizme ve Tekno-Faşizmin İlanı: Palantir Manifestosu ve Dijital Çağda Sınıf Mücadelesinin Diyalektiği yazılarımızla birlikte okumanızı öneririz.

Öne çıkan gündem 5: Çin bir emperyalist güç mü?

Tunus Emekçileri Partisi'nden Hamma Hammami'nin yazısı, sayının en sistematik teorik incelemesi. Yöntem basit ve öğretici: Lenin'in emperyalizmin beş özelliğini (tekeller, finans kapital, sermaye ihracı, uluslararası tekeller, dünyanın paylaşılması) tek tek Çin'e uyguluyor.

Tekeller: Çin 2024'te Forbes Global 500'de 133 şirketle ABD'nin (139) hemen ardında. Özel sektör GSYİH'nin yüzde 60'ını, kentsel istihdamın yüzde 80'ini temsil ediyor. Hong Kong dahil 814 milyarderle ABD'nin (800) önünde. Ücretlerin milli gelirdeki payı 1983'te yüzde 57 iken 2005'te yüzde 37'ye düştü; 200-300 milyon yoksullaşmış köylü kentlere göç etti. Finans kapital: dünyanın en büyük on bankasından dördü Çin'e ait ve bunlar parti ile hükümette kilit konumdaki kişilerce yönetiliyor. Sermaye ihracı: gelişmekte olan ülkelere en az 1,1 trilyon dolar kredi; Kuşak ve Yol kapsamında 2013-2021 arasında 679 milyar dolar (ABD'nin 76 milyarına karşılık); faiz yüzde 4'e ulaşıyor, vadeler 10 yılı aşmıyor, geri ödeme döviz ve doğal kaynak satışıyla şart koşuluyor; Sri Lanka'da Hambantota limanının yüzde 70'i 99 yıllığına alındı; Peru'daki MMG bakır madeninde yerel halkla çatışmalarda onlarca kişi hayatını kaybetti. BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü: "Yaygın kanının aksine bu grup, tıpkı diğerleri gibi sınıfsal anlamda kapitalist bir bloktur" ve "ilerici bir alternatif oluşturmuyor ve oluşturamaz." Askeri güç: 2025'te 250 milyar dolarlık bütçe, 600 nükleer başlık, dünyada üçüncü sıra.

Sonuç: Çin "emperyal bir güce dönüştü" ve bu, onu ABD ile çatışmaya sürüklüyor. Genç yoldaşlar için önemli olan, bu sonucun hangi yöntemle elde edildiği. Çin'i "sosyalist" ya da "ilerici" sayan yaklaşımlar genellikle niyetlere, söylemlere, bayrağın rengine bakar; Marksist yöntem üretim ilişkilerine, mülkiyete, sermaye hareketlerine bakar. Yazıyı Perdenin Arkasındaki BRICS'yla birlikte okuyun; iki yazı aynı sonuca farklı yollardan varıyor.

Öne çıkan gündem 6: Göç, "remigrasyon" ve faşizmin tanımı

İtalya yazısı, Avrupa'da ve ABD'de "remigrasyon" (tersine göç) adı verilen projenin ne olduğunu anlatıyor: etnik, kültürel ve toplumsal temelde "kitlesel bir zorunlu sürgün projesi". Kavram 1990'larda Fransız aşırı sağında doğdu, Renaud Camus'nün "Büyük İkame" teorisiyle beslendi; bugün AfD'nin "Almanya'yı sadece remigrasyon kurtarabilir" sloganında, Avusturya'da FPÖ'nün yüzde 29,2'sinde, İtalya'da General Vannacci'nin "Ulusal Gelecek" partisinde ve CasaPound'un başını çektiği "Remigrasyon ve Yeniden Fetih" halk girişimi yasa tasarısında yaşıyor. ABD'de ise ICE, "ırkçı ve faşist karakterli silahlı bir milis gücüne" dönüştü; Aralık 2025'te Los Angeles'ta Keith Porter, Ocak 2026'da Minneapolis'te Renée Nicole Good ve Alex Jeffrey Prett ICE ajanlarınca öldürüldü. Uluslararası göçmen sayısı 2000'de 150 milyonken 2024'te 300 milyonu aştı; İtalya'da göçmenler işgücünün yüzde 10,5'ini oluşturuyor.

Yazının sınıfsal özü şu cümlede: remigrasyon savunucularının asıl hedefi "sınıf çatışmasının yerine etnik çatışmayı koymak" ve "daha yoğun sömürülebilecek, şantaja daha açık" bir işgücü yaratmak. Görev, "göçmen proleterlerin ucuz emek gücü üzerinden yüksek kârlar elde eden şirketleri hedef almak" ve göçmenleri "proletaryanın en zayıf, şantaja en açık ve en yoksul kesimi" olarak savunmak. Lenin'in 1913 tarihli "Kapitalizm ve İşçi Göçü" yazısı bu çerçevenin temeli. Bu tartışmayı Türkiye'de Suriyeli ve Afgan göçmenler üzerinden yürüyen kampanyalarla yan yana koymadan okumak mümkün değil; İşçiler Neden Sağa Oy Veriyor?'nda anlattığımız mekanizmaların Avrupa versiyonu burada.

Meksika yazısı ise bu olguları adlandırmak için gereken kavramı veriyor: Dimitrov'un 1935 tanımıyla faşizm, "finans kapitalin en gerici, en şovenist ve en emperyalist unsurlarının açık terörist diktatörlüğüdür." Yazı, Hannah Arendt'in faşizm ile Sovyet komünizmini "totalitarizm" altında eşitleyen liberal yorumunu, iki devletin sınıf karakterini görmezden geldiği için reddediyor. Faşizmin İtalya ve Almanya'daki yükselişinde büyük sermayenin bilinçli kararının rolü (Hindenburg'a Hitler'i şansölye atamasını isteyen sanayiciler dilekçesi) hatırlatılıyor. En önemli kavram "faşistleşme": burjuva demokrasisi ile açık faşist diktatörlük arasındaki geçiş süreci; devletin baskı aygıtını güçlendirdiği, hakları kısıtladığı, kitleleri bölen gerici ideolojiyi teşvik ettiği evre. Ve sosyal demokrasinin bu süreçteki nesnel rolü: işçi sınıfının çıkarlarını terk edip militarizasyonu desteklediğinde "nesnel olarak gericiliğe ve faşizme giden yolu açıyor." Bir de veri: 140 yıl boyunca 20 ekonomi ve 800'den fazla seçimi inceleyen araştırmaya göre aşırı sağ partiler mali krizden sonraki beş yıl içinde oylarını ortalama yüzde 30 artırıyor.

Peru yazısı faşistleşmenin kurumsal biçimini gösteriyor: Kongre, güven oyunu kaldırarak, azli kolaylaştırarak ve Anayasa Mahkemesi'nden seçim organlarına tüm atamaları ele geçirerek "oligark parlamentarizmi" inşa ediyor; bu "burjuvazinin seçimleri kazanmadan, toplumsal uzlaşı olmadan yönetmesi için tasarlanmış" bir düzen. Venezuela yazısı ise 3 Ocak'ta Maduro ve eşinin kaçırılmasının ardından kurulan Delcy Rodríguez hükümetinin ABD'ye boyun eğişini ve "küçük burjuvazinin savaş vizyonunun" (halk ordusu yerine yalnızca milisle yetinmek) direnişi nasıl felç ettiğini özeleştirel bir tonda anlatıyor.

Öne çıkan gündem 7: Sınıfı kazanmak, gençliği kazanmak

Sayının Latin Amerika'dan gelen üç yazısı aynı soruyu soruyor: örgüt nasıl kurulur? Brezilya PCR'nin yazısı, Lenin'in 1897 tarihli "Rus Sosyal-Demokratlarının Görevleri" broşürüne dayanarak temel zayıflığı itiraf ediyor: "emekçi yığınlar içindeki çalışmamız." Burjuva propagandası makineleri yüceltip "işçi sınıfının yok olduğu" tezini yayıyor; ama "hiçbir teknolojik icat veya yapay zekâ bu durumu değiştirecek sihirli bir güce sahip değildir." Yazının uyarısı sendikacılara: ekonomik ajitasyonla yetinip politik ajitasyonu ihmal ederek "mükemmel sendikacılar" hâline gelmek ve devrimci perspektifi kaybetmek. Brezilya'da hem PCB'nin 1945 sonrası yükselişinin hem de PT'nin 1980'deki doğuşunun aynı yerden, São Paulo'nun ABC sanayi kuşağındaki fabrika işçilerinden geldiği hatırlatılıyor.

Dominik Cumhuriyeti'nden Oscarina Martínez'in yazısı doğrudan sizinle konuşuyor: "Tek tip bir gençlik yok"; güvencesiz genç işçiler, borçlu öğrenciler, topraksız köylü kadınlar, göçmenler var ve hepsi aynı kökten, kapitalizmin baskısından geliyor. Gençlere "kendinize inanın" yalanı satılıyor; oysa "ihtiyaç duydukları şey kolektif adaletken, onlara bireysel bir çıkış yolu olarak girişimcilik dayatılıyor." Devrimci çalışma "salt saflara katmak veya kürsüden nutuk atmak değil, onlarla birlikte yürümek"; öfkeyi bilince, bilinci örgütlülüğe dönüştürmek. Dijital alan da bir muharebe siperi. "Gençlik gelecek değildir; nefes alan, savaşan ve kendini ayakta tutan bugündür."

Ekvador PCMLE'nin yazısı ise sınıf haritası çıkarıyor: işçi sınıfı, yoksul ve orta köylüler, öğretmenler ("fikir işçileri"), kendi hesabına çalışanlar, yarı-proletarya, öğrenciler; her birinin ileri, orta ve geri kesimleri. Halk Cephesi'nin somut yapısı (UGTE, FEUNASSC, UNE, FESE, FEUE) ve Birleşik İşçi Cephesi (FUT) anlatılıyor. Ders: kitleler "bir bütün olarak" kazanılamaz; önce hoşnutsuz ve mücadele içindeki ileri kesimlere güvenilir. Kolombiya yazısı da Petro hükümetinin dört yılını, 62 bakan değişikliğinden UNGRD yolsuzluğuna, Cauca'daki yeni ABD üssünden BM'de İran'ı kınayan oya kadar eleştirel bir bilançoyla değerlendiriyor ve Halk Mandası'na ihanet edilmiş olsa da 31 Mayıs seçimlerinde Uribizme ve Trump yanlısı sağa karşı en geniş halk cephesi çağrısı yapıyor.

Tarihten iki ders: Vijay Singh ve Sosyalist Arnavutluk

Hindistan'dan gelen yazı, "Revolutionary Democracy" dergisinin kurucu editörü Vijay Singh'i (1946-2026) anıyor. Delhi Üniversitesi'nde tarih öğretmeni, Cambridge'de radikalleşmiş, 1970'lerde Hindistan'a dönmüş, 1991-92'de SBKP arşivleri açıldığında Rusça öğrenip belgeleri kendisi çevirmiş bir komünist. Değer yasası ve sosyalizm üzerine çalışmaları (1958'de Makine-Traktör İstasyonlarının kolhozlara satılmasını SSCB'de üretim araçlarının metalaştığı kırılma anı olarak saptaması), Halk Demokrasileri üzerine araştırmaları ve Hindistan için 1951 programını savunması anlatılıyor. Yazının bizim için örnek olan yanı, anmanın dürüstlüğü: yazar, Singh'in yönteminin "Rankeci" bir belge bağlılığı taşıdığını ve kendi yöntemini çağdaş dünyaya nadiren uyguladığını da yazıyor. Bir yoldaşı anmak, onu aziz ilan etmek değildir; bu blogda Çirkin Kral'dan Yol'a: Yılmaz Güney'i Sınıfla Okumak'nda ve Ezgili Yürek: Ruhi Su'yu Genç Yoldaşlara Anlatmak'nda savunduğumuz ilkenin tam karşılığı. Singh'in polemik tarzı da ayrıca öğretici: muhalifini aşağılamadan, yalnızca iddiasının olgulara dayanmadığını göstererek tartışmak.

Uruguay'dan gelen Arnavutluk yazısı ise küçük, dağlık, yarı-feodal bir ülkenin 50 yıldan kısa sürede sosyalizmi nasıl inşa ettiğini rakamlarla anlatıyor: bir milyonu biraz aşan nüfustan 28.000 şehit, 70.000 partizan; toprak reformuyla büyük toprak sahiplerinin payının yüzde 52,4'ten yüzde 16,4'e düşmesi; sanayide devlet payının 1946'da yüzde 89'a çıkması; 1950-1985 arasında tarımsal üretimin 201 bin tondan 887 bin tona, sanayi üretiminin 442 milyon lekten 16 milyara yükselmesi; 1976'da ekmeklik tahılda kendine yeterlilik. Yazının tezi, "nostaljik-folklorik" bir amaç gütmediğini vurgulayarak şu: Sovyet, Yugoslav ve Çin yardımı küçümsenemez ama sosyalizm "kendi gücüne dayanma" ilkesiyle kuruldu ve Arnavutluk, Doğu Avrupa'nın diğer halk demokrasilerinden farklı olarak demokratik aşamada durmayıp sosyalist aşamaya geçen tek ülke oldu. Bu yazıyı, genç yoldaşlar, tartışmaya açık bir tez olarak okuyun; sayının içindeki Vijay Singh yazısıyla birlikte okunduğunda halk demokrasisi kavramı üzerine güzel bir tartışma çıkar.

Burjuva anlatı ve derginin yanıtı

Sık duyduğunuz anlatıBu sayının verdiği yanıt
"Rusya 2029'da NATO'ya saldıracak, silahlanmak zorundayız."2029 "her şeyden önce bir iletişim aracı"; Alman sermayesinin AB'yi silah tekelleri üzerinden dünya gücü yapma stratejisi. (Almanya)
"Silah sanayii istihdam yaratıyor, sendikalar desteklemeli."Savaş ekonomisi işçilerin emeklilik fonlarıyla finanse edilen kâr payı üretir; kırsal bölgelere sivil yatırım talep edilmeli. (Danimarka, Fransa)
"Sadece savunma amaçlı silah üretebiliriz."Fransız silah sanayii ihracatsız ayakta kalamaz; "savunma" hayaldir. (Fransa)
"İran'a saldırı Trump'ın çılgınlığı / İsrail'in dayatması."1979'dan beri süren Amerikan emperyalizmi hedefi; asıl amaç bölgeyi Çin'e kapatmak. (Türkiye)
"Mollalar da kötü, tarafsız kalalım.""Ne o ne bu" tutumu alınamaz; mızrağın sivri ucu emperyalizme. (Türkiye)
"Nükleer denge dünya savaşını olanaksız kılar."Ukrayna'dan sonra İran'da bir kez daha çürüdü. (Türkiye)
"Kapitalizm öldü, tekno-feodalizme girdik."Tekelci kapitalizmin en yıkıcı biçimi; rant kârın yerini almadı, iç içe geçti. (Norveç)
"Çin ve BRICS Batı'ya ilerici alternatif."Lenin'in beş ölçütüyle Çin emperyalist güç; BRICS kapitalist blok. (Tunus)
"Göç sorun, göçmenler ücretleri düşürüyor."Remigrasyon etnik çatışmayı sınıf çatışmasının yerine koyar; hedef ucuz emekten kâr eden şirketler. (İtalya)
"Faşizm bazı liderlerin mesihçi çılgınlığı."Finans kapitalin açık terörist diktatörlüğü; faşistleşme bir süreç. (Meksika, Venezuela)
"Faşizm ve komünizm aynı totalitarizm."Sömürüyü korumaya yazgılı devlet ile onu kaldırmayı amaçlayan devlet arasındaki sınıf farkı silinemez. (Meksika)
"İşçi sınıfı yok oldu, yapay zekâ her şeyi değiştirdi."Sermayeyi büyüten tek sınıf işçi sınıfıdır; hiçbir icat bunu değiştiremez. (Brezilya)
"Gençler apolitik, kendine inanmalı."Bireysel girişimcilik yalanı; gençlik kolektif adalet ister ve isyan ettiğinde egemenler titrer. (Dominik)

Türkiye'den bakınca

Bu sayı Türkiye'de okunurken üç yerde durmak gerekiyor. Birincisi, EMEP'in İran yazısındaki Türkiye tablosu: iki Amerikan üssünün saldırıya istihbarat sağladığı, ABD'nin adının bile anılmadığı Riyad bildirisine imza atan, Suriye üzerinden Amerikan stratejisine bağlanmış bir hükümet. Bu tablo, Türkiye'nin "bölgesel güç" iddiasının gerçek içeriğini gösteriyor. İkincisi, Amerikan Emek Partisi'nin yazısında Türkiye'nin kuzey Suriye operasyonlarının (2016-2019) "etnomilliyetçi anlatıların bölgesel revizyonizm ve askeri tırmanışı meşrulaştırma aracı" olmasına örnek gösterilmesi; Fransa yazısında da Türkiye, Afrika'da Fransız çekilmesinin boşluğunu dolduran bölgesel güçler arasında sayılıyor. Dışarıdan bakan komünistler Türkiye'yi böyle görüyor ve bu bakış, içeriden bakan bizler için bir düzeltme fırsatı. Üçüncüsü, umut veren yan: 6 Şubat'taki uluslararası liman işçileri grevine Türkiye'deki limanlar da katıldı. Türkiye işçi sınıfı, enternasyonalist eylemin dışında değil.

Eleştirel notlar

Bir dergiyi tanıtmak onu övmek zorunda olmak değildir; sınıf bilinci eleştirel okumayı gerektirir. Üç not düşelim.

EMEP'in İran yazısında, ABD-İsrail özel ilişkisini açıklarken Amerikan teknoloji ve finans şirketlerinin sahiplerinin, CEO'larının ve ailelerinin isim isim sayılıp Yahudi olduklarının belirtildiği bir paragraf var. Yazı, "ABD'yi Yahudiler yönetiyor" türü iddiaları doğrulanmamış sayarak reddetmeye çalışsa da bu liste, finans kapital analizinin yerine etnik köken sayımı koyma riskini taşıyor. Marksist açıklama için buna gerek yoktur: ABD'nin İsrail'e desteği, iki ülkenin mali sermaye gruplarının iç içeliğiyle ve İsrail'in Ortadoğu'daki stratejik işleviyle açıklanır; sermayedarların dini ya da etnik kimliği bu açıklamaya hiçbir şey eklemez, aksine ırkçı söylemin kapısını aralar. Genç yoldaşlar, bu paragrafı bir uyarı olarak okuyun: sınıf analizinden bir an sapıldığında kayılacak yer bellidir.

Pakistan İşçi Cephesi'nin yazısı, sayının en zayıf halkası. "Yaralı yılan ve karıncalar" benzetmesi, "tarihin acımasız yasası", "yükseliş ve çöküş çarkı" gibi ifadeler sınıf analizinin yerine döngüsel bir tarih felsefesi koyuyor; BRICS'i "gücün merkezinin Pekin, Moskova ve Tahran'a kaydığı yeni bir sistemin temeli" olarak sunması, aynı sayıdaki Tunus yazısının BRICS değerlendirmesiyle açıkça çelişiyor. Bir derginin içinde böyle çelişkiler olması doğaldır; okurun görevi bunları fark etmektir.

Üçüncü not daha genel: sayıda kadın emeği ve kadın mücadelesi neredeyse yok; Dominik ve Kolombiya yazılarındaki birkaç cümle dışında, militarizasyonun, göçün ve tekno-kapitalizmin kadın emeği üzerindeki özgül etkisi tartışılmıyor. Bu bir eksiklik ve sonraki sayılarda giderilmesi dilenir.

Nasıl okumalı: genç yoldaşlar için bir sıra

Dergiyi baştan sona okumak zorunda değilsiniz. Şu sırayı öneriyoruz. Önce Dominik yazısını okuyun; kısa, sıcak ve doğrudan size yazılmış. Sonra Meksika'nın faşizm yazısını; kavramsal donanımı verir. Ardından Almanya ve Türkiye yazılarını arka arkaya; biri umudu, diğeri tehlikeyi gösterir. Norveç ve Tunus yazılarını bir hafta sonu ayırarak, elinizde kalemle okuyun; teorik yükleri ağır ama en çok bunlardan öğreneceksiniz. İtalya, Danimarka ve Fransa yazıları sendikal çalışma yapanlar için; Ekvador, Brezilya ve Kolombiya yazıları örgüt kuranlar için. Vijay Singh ve Arnavutluk yazılarını en sona bırakın; tarihe, güncel sorunların ağırlığını hissettikten sonra dönmek daha verimlidir.

Somut görevler

Bu sayıyı okuduktan sonra yapılabilecek şeyler var.

Bir okuma grubu kurun. Üç ya da dört kişi yeter. Her hafta bir yazı; her toplantıda tek soru: "Bu yazıdaki mekanizma Türkiye'de nasıl işliyor?" Almanya yazısındaki "2029" anlatısının Türkiye'deki karşılığı ne? Danimarka'daki emeklilik fonu meselesinin bizdeki karşılığı hangi fon, hangi şirket?

Almanya'daki öğrenci hareketinin beş talebini okuyup Türkiye için yeniden yazın. Bundeswehr'in okullara girmesine karşı çıkan öğrencilerin, Türkiye'de okullara ve üniversitelere giren silah sanayii tanıtımları, Teknofest ve benzeri etkinlikler karşısında söyleyeceği ne olurdu?

Liman işçilerinin 6 Şubat grevini araştırın. Hangi limanlar katıldı, hangi sendikalar çağrı yaptı, ne kadar sürdü? Türkiye'de bu eylemin haberi ne kadar yapıldı? Bu bilgiyi kendi çevrenizde paylaşın.

Tunus yazısındaki yöntemi, yani Lenin'in beş ölçütünü, başka bir ülkeye uygulamayı deneyin. Türkiye'nin kendisi bu ölçütlere göre nerede duruyor? Bu alıştırma, kavramları ezberlemekle kullanmak arasındaki farkı öğretir.

Norveç yazısını okuduktan sonra kendi telefonunuza bakın: kaç abonelik ödüyorsunuz, hangi "bulut"a hangi veriyi veriyorsunuz? Rant kavramı, faturanızda görünür hâle geldiğinde anlaşılır.

Dergiye abone olun ve bir arkadaşınıza aldırın. Yıllık abonelik 500 lira, cezaevi aboneliği 100 lira (kitap hediyeli). Abonelik için aboneteorieylem@gmail.com adresine yazılabiliyor. Bir dergi, okurunun aboneliğiyle yaşar; enternasyonalist bir yayının Türkçe basılması kendi başına bir kazanımdır.

Ve eleştirel notlarımızdaki paragrafı bir tartışma konusu yapın: sınıf analizi etnik açıklamaya ne zaman ve nasıl kayar, bunu nasıl fark ederiz? Bu soruyu kendi aramızda konuşmayı öğrenmek, dışarıya karşı savunmayı öğrenmekten daha önemli.

Kapanış: on dokuz pencere, tek bina

Sevgili Genç Yoldaşlar,

Bu sayıyı bitirdiğinizde aklınızda kalacak olan şey, muhtemelen tek tek yazılar değil, aralarındaki bağlantı olacak. Almanya'da zorunlu askerliğe karşı çıkan on altı yaşındaki öğrenci ile Fos-sur-Mer'de makineli tüfek parçalarını yüklemeyi reddeden liman işçisi, Norveç'te veri merkezine şelalesini kaptıran belediye ile Peru'da Çinli maden şirketine karşı direnen köylü, Minneapolis'te ICE'a karşı sokağa çıkan göçmen ile Tahran'da hem rejime hem bombaya karşı olan işçi aynı binanın farklı pencerelerinden bakıyor. Bina, emperyalist kapitalizm; pencereler, on dokuz ülke.

Derginin adı boşuna "Birlik ve Mücadele" değil. Birlik, bu pencerelerden bakanların birbirini görmesi; mücadele, gördükleri şeyi değiştirmeye kalkışması. Marx'ın 11. Tezi kapakta duruyor; içerideki 129 sayfa, onun bugün ne anlama geldiğini anlatıyor.

Okuyun, tartışın, aktarın. Ve okuduğunuz her yazıda şu soruyu sormayı unutmayın: bu bizim için ne anlama geliyor?

Daha güzel gelecekler için hep birlikte.

Yoldaşça.

Bilgi herkesindir.


Kaynaklar
  • Birlik ve Mücadele / Unity & Struggle, Temmuz 2026 sayısı (Teori ve Eylem özel sayısı), Uluslararası Marksist-Leninist Parti ve Örgütler Konferansı (CIPOML) yayın organı. İletişim: teorieylem@gmail.com; abonelik: aboneteorieylem@gmail.com.
  • Sayıda yer alan yazılar ve imzaları: Almanya Komünist İşçi Partisi İnşa Örgütü; Amerikan Emek Partisi (APL), John M.; Devrimci Komünist Parti (PCR, Brezilya), Luiz Falcão; Danimarka Komünist İşçi Partisi (APK); Komünist Emek Partisi (PCT, Dominik Cumhuriyeti), Oscarina Martínez; Ekvador Marksist-Leninist Komünist Partisi (PCMLE), Pablo Miranda; Fransa İşçileri Komünist Partisi (PCOF); Devrimci Demokrasi Örgütü (Hindistan), CN Subramaniam; İspanya Komünist Partisi (M-L), Carlos Hermida; Proletarya Komünist Partisi Örgütü (İtalya); Kolombiya Komünist Partisi (M-L); Meksika Komünist Partisi (M-L); Revolusjon (Norveç); Pakistan İşçi Cephesi (Mazdoor Mahaz), Shaukat Ali Chaudhry; Peru Komünist Partisi M-L; Tunus Emekçileri Partisi (PTT), Hamma Hammami; Emek Partisi (EMEP, Türkiye); Komünist Yeniden İnşa (Uruguay); Venezuela Marksist-Leninist Komünist Partisi (PCMLV).
  • Sayıda anılan başlıca kaynaklar: V.İ. Lenin, Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması (1916); Rus Sosyal-Demokratlarının Görevleri (1897); Kapitalizm ve İşçi Göçü (1913); Rosa Luxemburg, Sermaye Birikimi (1913); G. Dimitrov, Komünist Enternasyonal VII. Kongresi'ne rapor (1935); K. Marx, Kapital III. Cilt (rant bölümleri); Y. Varoufakis, Teknofeodalizm; M. Funke, M. Schularick, C. Trebesch, "Going to Extremes: Politics after Financial Crises, 1870-2014", European Economic Review 88 (2016); H.A. Turner Jr., German Big Business and the Rise of Hitler (1985); SIPRI silah ihracatı verileri (2024).
  • Bilgi Müşterekleri'nde ilgili yazılar: Perdenin Arkasındaki BRICS; AfD'nin Yüzde 43,8'i Bir Sapma Değil, İki Yüz Yıllık Bir Hattın ve Otuz Beş Yıllık Bir Mülksüzleştirmenin Faturasıdır; Fütürizmden Tekno-Faşizme; Tekno-Faşizmin İlanı: Palantir Manifestosu ve Dijital Çağda Sınıf Mücadelesinin Diyalektiği; İşçiler Neden Sağa Oy Veriyor?; 'Fiziksel Yapay Zekâ' Kime Karşı Silahlanıyor?.

İlgili Başlıklar

Haber Bülteni Aboneliği