Yine Cumhuriyet, Ama Kimin Cumhuriyeti?
Ünsal Ünlü'nün 29 Ekim Konuşmasına Yoldaşça Bir Yanıt ve Bir Yol Haritası

Önce Bir Saygı Borcu: Patronsuz Bir Gazeteci
Bu yazıya bir eleştiriyle değil, bir teşekkürle başlamak istiyoruz.
Ünsal Ünlü'yü bu ülkede çoğumuz sabahları tanıyoruz. Mülkiye'nin iktisat bölümünden mezun olan, otuz yılı aşkın süre gazetecilik yapmış bir meslek insanı. Ana akım medyanın kapıları, iktidarla sermayenin el sıkıştığı yıllarda gerçeği söyleyen gazetecilere birer birer kapanırken o da kapı dışarı edilenlerden biriydi. Ama susmak yerine başka bir yol seçti: 27 Ağustos 2015'ten bu yana kendi kanalında, kendi deyişiyle "patronsuz gazetecilik" yapıyor: on bir yıldır her sabah, reklam veren holdinge, yayın politikası dayatan patrona, "bunu yazma" diyen genel yayın yönetmenine bağımlı olmadan.
Bunun ne demek olduğunu iyi anlamak gerekiyor. Türkiye'de medyanın büyük bölümü enerji, inşaat, madencilik ve finans sermayesinin elinde. Haber, bu sermaye gruplarının devletle pazarlığında bir koz. Böyle bir ortamda patronsuz gazetecilik, kendisinin de söylediği gibi, hem büyük bir konfor hem de büyük bir korunmasızlık demek. Arkanda bir kurum yok, avukat ordusu yok, maaş güvencesi yok. Yalnızca izleyicinin güveni ve kendi mesleki onurun var. Medyascope'taki bir söyleşide bunu yalın bir cümleyle özetliyordu: Bugün ne yapıyorsa, kovulduğu yerde de aynısını yapıyordu; bunun adı gazetecilikti.
Onu diğer pek çok "muhalif" yorumcudan ayıran birkaç şey var:
- Halktan yana durmayı mesleğin tanımı sayıyor. Nisan 2026'da BirGün'e verdiği söyleşide gazeteciliğin, tanımı gereği, halktan yana durması gerektiğini, bu yüzden sermaye ve iktidarla çatışmasının kaçınılmaz olduğunu söylüyordu. Bu, birçok "tarafsızlık" savunucusunun söylemeye cesaret edemediği bir cümle.
- Hafızayı canlı tutuyor. Musa Anter davasının zamanaşımına uğratıldığı günlerde "Toplumun hafızası olacağız, unutturmayacağız" diyordu. Unutturma politikasına karşı hafıza, gazeteciliğin en devrimci işlevlerinden biridir.
- Tutuklu gazetecileri bireysel mağduriyet olarak değil, toplu bir demokrasi mücadelesinin parçası olarak görüyor. İşsizliğin, sendikasızlığın, güvencesizliğin mesleğin ortak kaderi haline geldiğini açıkça söylüyor; yani gazeteciyi bir emekçi olarak görüyor.
- Konuşmakla yetinmiyor, sokakta da en önde. 24 Ekim 2026'da gazeteciler "Sansüre hayır, habere özgürlük" diyerek on ilde yürüdüğünde, Ankara'daki yürüyüşü izleyenler onu pankartın hemen yanında, eylemin başından sonuna kadar en önde gördüler. O gün biz de "Biz Susarsak" diye yazmıştık. Ekrandan "örgütlenin" demek kolaydır; Ünlü bunu bedeniyle de söyledi.
- Çoğulculuğu bir süs değil, bir tavır olarak taşıyor. Bayram yayınına Kürtçe "Rojbaş"tan Ermeniceye, Rumcadan Gürcüceye, onlarca dilde "günaydın" diyerek başlaması küçük ama anlamlı bir işaret. Cumhuriyeti bayrak sallamakla değil, bu toprakların bütün halklarına seslenerek kutluyor.
- Kişi kültüne karşı belgeyi savunuyor. On bir yıldır her 29 Ekim'de izleyicilerini "birilerini kahramanlaştırarak" değil, doğrudan birincil kaynağı okuyarak öğrenmeye çağırıyor.
Bu yüzden Ünsal Ünlü büyük bir saygıyı hak ediyor. Onun iyi niyeti bir iletişim stratejisi değil; bedeli ödenmiş, işsizlikle, korunmasızlıkla sınanmış bir iyi niyet. Ve en önemlisi, edilgin bir izleyici olmayı reddeden, toplumu harekete geçirmeye çalışan, etken olma çabası taşıyan bir iyi niyet. Ünlü gazeteciliği aktivizmle karıştırmamak gerektiğini söyleyen bir meslek insanı; ama halktan yana gazetecilik, kendi başına cumhuriyetin devrimci mirasına sahip çıkmanın bir biçimi.
İşte tam da bu yüzden onun konuşmasını ciddiye alıyor ve onunla birlikte düşünmeyi önemsiyoruz. Bu yazı, aynı safta duran birine yapılan yoldaşça bir katkıdır.
Konuşma ve Bu Yazı
Ünsal Ünlü, Cumhuriyet'in 103. yılında kanalında yayımladığı "İhtiyacımız yeni değil yine Cumhuriyet!" başlıklı konuşmada içten, sıcak ve iyi niyetli bir çağrı yaptı. Bu yazı o çağrıya bir karşı çıkış değil, bir geliştirme önerisi. Söylenenlerin doğru ve değerli yanlarını öne çıkarıyor, geliştirilebilecek yerlerde sınıf penceresini açıyor ve sonunda somut bir yol haritası öneriyor. Cumhuriyetin kavramsal çerçevesini dün yayımladığımız Cumhuriyet Kimin? 103. Yılında Bir Temel Bilgi Kılavuzu yazısında daha uzun ele almıştık; bu yazı o kılavuzun yanına, canlı bir konuşmaya yoldaşça bir yanıt olarak duruyor.
Önce Özet: On Tez
- Ünlü'nün çıkış noktası doğru: Cumhuriyet bir kutlama nesnesi değil, bugün yeniden tartışılması gereken bir yaşam biçimidir. "Nicelerine" demek, niceleri için mücadele etmeyi gerektirir.
- "Sıradan hayat" vurgusu güçlü bir sezgidir: Okula aç giden çocuk, kirasını ödeyemeyen genç, benzin zammından önce depo dolduran emekçi... Cumhuriyetin anlamını gündelik hayattan kurmak, büyük sözlerden daha samimi ve daha doğrudur.
- Ama cumhuriyet ile demokrasi aynı şey değildir. Cumhuriyet bir devlet biçimidir; kimin elinde olduğu, kimin denetiminde işlediği, kimin yararına çalıştığı ayrı sorulardır. Demokrasi ise bu soruların yanıtıyla ilgilidir.
- 1923 Cumhuriyeti bir burjuva cumhuriyetidir. Tebaayı yurttaşa çevirmesi büyük bir ilerlemedir; ama aynı cumhuriyet 1925'te işçi örgütlerini kapattı, 1936'da grevi yasakladı, 1938'de sınıf temelli örgütlenmeyi suç saydı. Bu iki yüzü birlikte görmek, "yine cumhuriyet" çağrısını geliştirir.
- "Köy Enstitülerini kuran zihniyet ile kapatan zihniyet" tespiti çok değerlidir; yalnız bu iki zihniyetin arkasında iki sınıf vardır: Köylü çocuğunu okutmak isteyen ilerici aydın ile toprağını kaptırmak istemeyen ağa. İkisi de aynı partideydi.
- Yaşanan yıkım "soysuzların", "alçakların", "bencillerin" eseri değildir. Ahlaki öfke haklıdır; sınıfsal bir açıklamayla geliştirilebilir. Özelleştirme, fon vurgunu, yargının seçiciliği, çeteleşme; sermaye birikiminin belli bir evresinin, belli bir sınıf ittifakının düzenli sonuçlarıdır.
- Gericilik kendiliğinden yükselmedi; burjuvazi onu kullandı. 1950'den 12 Eylül'e, Türk-İslam sentezinden "yetmez ama evet"e kadar din ve milliyetçilik, emekçiyi bölmek için sermayenin elinde bir aparat oldu. Bu bağ kurulduğunda konuşma daha da güçlenir.
- Barınma krizi bir "değerler yıkıntısı" değil, konutun finansallaşmasıdır. Ünlü'nün ABD'den verdiği örnek, sorunun ahlaki değil yapısal ve küresel olduğunun kanıtıdır.
- Ünlü'nün "birlik" anlayışı da doğru bir sezgi taşıyor: Cumhuriyeti yıkmaya çalışanla birlik olmaz. Ama çizgiyi çizerken "iyi insanlar/kötü insanlar" yerine "emeğiyle yaşayanlar/başkasının emeğiyle zenginleşenler" ölçütünü koymak gerekiyor. Bayramda Atatürk reklamı veren holdingler hangi taraftadır?
- İhtiyacımız "yine cumhuriyet" değil, "ileri cumhuriyet"tir: 1923'ün kazanımlarını savunan ama orada durmayan, eşit yurttaşlığı eşit yaşama dönüştüren, emeğin örgütlü olduğu bir cumhuriyet. Bunun yolu da sınıf temelli bir demokrasi programından geçer.
Sevgili Genç Yoldaşlar,
Bayram sabahı çoğunuz sosyal medyada "Efendiler, yarın cumhuriyeti ilan edeceğiz" cümlesini paylaştınız. Ünsal Ünlü de konuşmasına tam buradan başlıyor ve şunu söylüyor: Bu cümlenin üzerinden 103 yıl geçti, artık bambaşka şeyleri konuşmalıyız.
Katılıyoruz. Bu yazıda o "bambaşka şeyleri" biraz daha ileri götürmeye çalışacağız. Ünlü'nün konuşmasını dikkatle dinledik; yüreği doğru yerde atan, samimi, bugünün yıkımına duyarlı bir konuşma. Bu sezgi, sınıf penceresiyle geliştirilebilir. Biz burada teşhisi birlikte ileri taşımaya çalışacağız.
Bunu yaparken bir ilkeyi gözetiyoruz: Ünlü ve onun gibi düşünen milyonlarca yurtsever insan karşı tarafta değil, yanımızdadır. Onlarla konuşmak, onları kazanmak için yapılır. Yoldaşça katkı budur.
Ünlü Ne Diyor? Doğru ve Değerli Olan
Önce teslim edilmesi gerekenleri teslim edelim. Konuşmada en az yedi güçlü tespit var:
Kahramanlaştırmadan öğrenmek. Ünlü, on bir yıl önce "öğrenmek istediğin şeyi birilerini kahramanlaştırarak öğrenme" diyerek başladığını hatırlatıyor ve doğrudan birincil kaynağa, Nutuk'a yönlendiriyor. Bu, kişi kültüne karşı aklı ve belgeyi öne koyan sağlıklı bir tutumdur.
Kutlamayı içerikle doldurmak. "Nicelerine" sözünün kendiliğinden gerçekleşmeyeceği, hayal etmek ve mücadele etmek gerektiği vurgusu doğrudur. Bayram bir ritüel değil, bir hesaplaşma anı olmalıdır.
Sıradan hayatın politik oluşu. Ünlü'nün belki en güçlü sezgisi bu: Bugün insanların en çok özlediği şey büyük ülküler değil, sıradan hayattır. Okula aç gitmeyen çocuk, umudu olan genç, kirasını ödeyebilen öğrenci, adil yargılanan yurttaş. Cumhuriyeti bu gündelik sorular üzerinden tanımlamak çok değerli.
Kurumların ve kuruma olan inancın tasfiyesi. Parlamentonun var olup çalışmaması, yargının "birileri için hukuk" haline gelmesi, kamu işletmelerinin satılıp savulması. Ünlü yalnızca kurumların değil, kurumlara olan inancın da tasfiye edildiğini söylüyor. Bu çok yerinde bir gözlem.
"Yeni cumhuriyet" söyleminin teşhiri. Yirmi yıl önce "ikinci cumhuriyet", "daha özgürlükçü cumhuriyet" vaadiyle ortaya çıkan liberal aydınların bugünkü iktidarın yolunu açtığını açıkça söylüyor ve bir "ikinci dalga"nın hazırlandığı uyarısını yapıyor. Bu uyarı bugün özellikle önemli.
Köy Enstitüleri formülü. "Bu ülkenin çelişkisi, Köy Enstitülerini kurmayı düşünebilen zihniyetle onu kapatan zihniyet arasındaki mücadeledir." Bu, konuşmanın en derin cümlesi. Birazdan bu cümleyi sınıfsal içeriğiyle birlikte açacağız.
Korkuya karşı özgüven ve "ya hep beraber ya hiçbirimiz". Kurtuluşun tek başına olmayacağı, toplumun birbirinden korkmadan konuşması gerektiği vurgusu, örgütlülüğün ahlaki zeminini kuruyor.
Bunların hepsine katılıyoruz. Şimdi geliştirilebilecek yerlere bakalım.
Cumhuriyet Demokrasi Değildir
Konuşmanın geliştirilebileceği kavramsal eşik burada başlıyor. Ünlü "cumhuriyet" derken çoğu zaman aslında "demokrasi"yi, hatta "sosyal devlet"i kastediyor: eşitlik, adalet, çalışan bir meclis, aç kalmayan çocuk, barınma hakkı.
Oysa cumhuriyet bir devlet biçimidir. Kelimenin Latince kökü res publica, "kamusal şey" demektir ve en yalın anlamıyla devletin başında babadan oğula geçen bir hükümdarın olmamasını anlatır. Bu tanım, kimin yönettiği, kimin yararına yönetildiği sorusunu açık bırakır.
Tarih bunun örnekleriyle dolu:
- Roma Cumhuriyeti köle sahiplerinin cumhuriyetiydi.
- Venedik Cumhuriyeti tüccar oligarşisinin cumhuriyetiydi.
- ABD bir cumhuriyet olarak kuruldu ve bu cumhuriyette köleliğin kaldırılması için yaklaşık 90 yıl ve bir iç savaş gerekti.
- Pinochet'nin Şili'si de, 12 Eylül'ün Türkiye'si de birer "cumhuriyet"ti.
Demek ki "cumhuriyet var mı?" sorusu tek başına bir şey söylemiyor. Ünlü de bunu sezgisel olarak görüyor: "Ülkenin adı çok şükür hâlâ Türkiye Cumhuriyeti. Ama..." diyor. İşte o "ama"nın içi sınıfla dolar.
Marx bunu 1843'te çok net söylemişti: Siyasal kurtuluş, insani kurtuluş değildir. Devletin önünde herkesin eşit yurttaş olması büyük bir ilerlemedir, ama toplumun içinde, fabrikada, tarlada, kirada eşitsizlik sürdükçe bu eşitlik biçimsel kalır. Anatole France bu durumu acı bir ironiyle anlatır: Yasa, büyük bir eşitlikle hem zengine hem yoksula köprü altında yatmayı yasaklar.
Ünlü'nün "kulluktan, tebaalıktan eşit yurttaşlığa 24 saat içinde geçtik" cümlesi bu yüzden hem doğru hem geliştirilebilir. Doğru, çünkü hukuki statü gerçekten değişti. Geliştirilebilir, çünkü ertesi sabah ağanın toprağı da, tüccarın sermayesi de, ırgatın yoksulluğu da yerli yerindeydi.
| Cumhuriyet ne sağlar? | Demokrasi için ayrıca ne gerekir? |
|---|---|
| Hanedanın yerine seçilmiş yönetim | Seçilenlerin emekçi çoğunluk tarafından denetlenmesi |
| Kanun önünde eşit yurttaşlık | Mülkiyette ve fırsatta gerçek eşitlik |
| Laik hukuk | Örgütlenme, grev, toplu sözleşme hakkı |
| Kadının yurttaş sayılması | Kadının ev içi ve ücretli emeğinin özgürleşmesi |
| Kamusal eğitim | Eğitimin sınıf ayrımı yapmaması |
| Ulusal bağımsızlık | Ekonominin sermayeye değil topluma bağımlı olması |
Sol sütun 1923'ün kazanımıdır ve savunulması gerekir. Sağ sütun ise henüz kazanılmamış olandır ve bunun için mücadele etmek gerekir.
1923 Cumhuriyeti'nin İki Yüzü
Cumhuriyetin iyi yanlarını savunmak için onu bütünüyle tanımak gerekiyor. Tek yüzlü bir cumhuriyet anlatısı, onu savunmayı da zorlaştırır; çünkü karşı taraf hep görmezden gelinen öteki yüzü öne çıkarır.
Devrimci yüz: Saltanatın ve hilafetin kaldırılması, laik hukuk, harf devrimi, kadınların 1930'da yerel, 1934'te genel seçimlerde seçme ve seçilme hakkı, kamusal eğitim, devletçi sanayileşme, Sümerbank ve Etibank gibi kamu kuruluşları, Halkevleri, Köy Enstitüleri. Bunlar bu topraklarda geri alınması zor medeni sıçramalardır.
Sınıfsal yüz: Aynı cumhuriyet, kendi burjuvazisini yaratmayı kendine görev edindi.
- 1923 İzmir İktisat Kongresi: İşçi grubunun sekiz saatlik işgünü ve sendika hakkı gibi talepleri programın dışında kaldı; tüccar ve sanayici gruplarının talepleri belirleyici oldu.
- 1925 Takrir-i Sükûn: Şeyh Said isyanı gerekçesiyle çıkarılan yasa, yalnızca gericileri değil, işçi derneklerini ve sol yayınları da kapattı.
- 1927 Teşvik-i Sanayi Kanunu: Özel sanayiciye toprak, vergi muafiyeti ve gümrük kolaylığı sağlandı.
- 1936 İş Kanunu: Grev ve lokavtı yasakladı; modeli faşist İtalya'nın çalışma mevzuatından etkilenmişti.
- 1938 Cemiyetler Kanunu: Sınıf esasına dayanan dernek kurulmasını yasakladı.
- 1942 Varlık Vergisi: Gayrimüslim sermayenin Müslüman-Türk burjuvazisine aktarılmasının aracı oldu.
Bu, cumhuriyeti küçümsemek için değil, onu doğru tanımlamak için söylenmeli: 1923 Cumhuriyeti feodal-dinsel düzene karşı ilerici, ama işçi sınıfına karşı sınırlı bir burjuva cumhuriyetiydi. İlerici yanlarını savunmak bizim görevimiz; sınırlı yanlarını aşmak da öyle.
Bu ayrımı yapmak iki riski de önler: cumhuriyeti bütünüyle reddeden liberal ve dinci sağın tuzağını, ve onu eleştiriden muaf bir kutsal emanet sayan ulusalcı tutumu. İkisinden de uzak durmak, bugünkü yıkıma karşı mücadeleyi güçlendirir. Bunu daha ayrıntılı tartıştığımız 12 Eylül Dosyası ve Ekim Devrimi Dünyaya Ne Kazandırdı? yazılarımıza da göz atabilirsiniz; 1923 Türkiye'sinin ilerici adımlarının birçoğu, 1917'nin dünyada yarattığı rüzgârdan ayrı düşünülemez.
Köy Enstitüleri: İki Zihniyet Değil, İki Sınıf
Ünlü'nün en derin cümlesine geri dönelim: "Köy Enstitülerini kurmayı düşünebilen zihniyetle onu kapatan zihniyet arasındaki mücadele."
Bu cümle çok doğru, yalnızca bir adım daha atmak gerekiyor: Bu zihniyetler havada uçuşmuyordu, toprağa basıyordu.
1940'ta Köy Enstitüleri Kanunu çıktığında köylü çocukları okuma yazmayı, tarımı, zanaatı, müziği ve kendi haklarını öğrenmeye başladı. Hasan Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç'un öncülüğünde Anadolu'nun yoksul çocukları, köylerine öğretmen olarak, ama aynı zamanda bilinçli yurttaş olarak dönüyordu.
Bu kimi rahatsız etti? Toprak ağasını. Okumuş köylü, ağanın toprağını, faizini, ortakçılık düzenini sorgular. 1945'te Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu'nun meclise gelmesiyle bu gerilim patladı. Kanuna karşı çıkan büyük toprak sahibi milletvekilleri, ki aralarında Adnan Menderes de vardı, aynı partinin, CHP'nin içindeydi. O ayrışma Demokrat Parti'yi doğurdu. 1946'dan itibaren, henüz DP iktidara gelmeden, CHP hükümetinin kendisi enstitülerin içini boşaltmaya başladı; 1954'te ise tümüyle kapatıldı.
Yani "kapatan zihniyet" cumhuriyetin dışından gelen bir yabancı değildi. Cumhuriyetin kurucu sınıf ittifakının, yani bürokrasi, ticaret burjuvazisi ve toprak ağaları ittifakının bir kanadıydı. İlerici aydın ile ağa aynı çatı altındaydı ve çatışma geldiğinde ağa kazandı.
Bu ders bugün için hayati: İlerici bir cumhuriyet, mülk sahibi sınıfların vetosuna açık olduğu sürece kalıcı olamaz. Köy Enstitüleri bir zihniyet kavgasını değil, bir mülkiyet kavgasını kaybetti.
"Soysuzlar" ve "Alçaklar": Ahlaki Öfkeyi Geliştirmek
Konuşma boyunca Ünlü sık sık ahlaki bir dil kullanıyor: soysuz, alçak, şerefsiz, dalkavuk, yalaka. Bu öfkeyi anlıyoruz ve paylaşıyoruz. Bu öfke, sınıfsal bir açıklamayla geliştirilebilir.
Ünlü'ye göre Bolsonaro'nun da, Vahdettin'in de tek derdi "kendi ceplerini, ailelerinin kasalarını doldurmak"tır. Bugünkü yıkım da benzer biçimde "havadan para kazananların", "hırsızlık yapanların", "devlet kaynaklarını sınırsız sömürenlerin" işidir.
Bu açıklama iki yerde geliştirilebilir:
Birincisi, kişilerin ötesine geçilebilir. İyi niyetli insanlarla değiştirmek tek başına yetmez. 1980'den bu yana iktidara gelen hemen her hükümet, farklı söylemlerle aynı yönde ilerledi: özelleştirme, taşeronlaşma, sendikasızlaştırma, kamu hizmetlerinin piyasaya açılması. Sümerbank'tan Tüpraş'a, Erdemir'den Türk Telekom'a, SEKA'dan Petkim'e kamu varlıklarının satışı tek bir partinin işi değildi; bir sınıf programıydı.
İkincisi, düzenin dayanıklılığı da hesaba katılabilir. Ünlü, düzenin "tek bir açıklamayla yıkılabilecek" bir kâğıttan kaplan olduğunu söylüyor. Bu umut değerlidir; onu örgütlü bir güçle buluşturmak gerekir. Fon vurgunu, kayyım rejimi, seçici yargı, çeteleşme bir yapının sapmaları değil, o yapının işleyiş biçimidir. Ünlü'nün kendisinin aktardığı gözlem bunu kanıtlıyor: Zarar eden şirketlerin kâğıtları hâlâ yükseliyor, "fon sahtekârlığı tıkır tıkır devam ediyor." Bunu Fon Vurgununun Bedeli yazımızda ayrıntılı tartışmıştık: Vurgunun bedelini kim ödüyor, kâr kime kalıyor? Bu sorulara verilen yanıtlar bir ahlak bozukluğunu değil, sermayenin finansal birikim evresini gösteriyor.
Çeteleşme de böyle okunmalı. Devletin içinde mafyalaşmış ağlar, kamu ihalesinden beslenen sermaye grupları, yargıyı araç olarak kullanan klikler... Bunlar "bencillik" gibi geçici insani zaaflar değil; sermayenin devletle iç içe geçtiği, rekabetin piyasada değil devlet kapısında yapıldığı bir birikim modelinin kalıcı ürünleridir.
| Ahlaki açıklama | Sınıfsal açıklama |
|---|---|
| "Soysuzlar ülkeyi sattı" | Kamu varlıklarının satışı sermayenin birikim ihtiyacıdır |
| "Hırsızlar fonları soydu" | Finansal vurgun, yatırımı üretimden spekülasyona kaydırmış bir düzenin sonucudur |
| "Yargı birilerine çalışıyor" | Yargı, egemen sınıf ittifakının çatışmalarında bir araçtır |
| "Bencillik toplumu sardı" | Neoliberalizm dayanışmayı kurumsal olarak tasfiye etti |
| "Kötü niyetliler iş başında" | Hangi parti gelirse gelsin aynı sınıf programı uygulanıyor |
| Çözüm: İyi insanlar gelsin | Çözüm: Mülkiyet ve iktidar ilişkileri değişsin |
Gericiliğin Patronu: Burjuvazi ve Din Aparatı
Konuşmanın en çok geliştirilebileceği yer burası. Ünlü cumhuriyet düşmanlarını "padişah eteği öpmeye devam edecek dalkavuklar" olarak anlatıyor; sanki gericilik Osmanlı'dan kalmış bir tortuymuş gibi. Oysa Türkiye'de gericiliği her dönemde yeniden üreten, besleyen ve kullanan güç sermaye sınıfıdır.
- 1950: Demokrat Parti, ezanı Arapçaya döndürürken bir yandan da ülkeyi Marshall Planı ve NATO üzerinden ABD sermayesine açıyordu. Din, yeni sınıf ittifakının halkı kazanma aracıydı.
- 1960'lar–70'ler: Komünizmle Mücadele Dernekleri, dinci ve milliyetçi örgütlenmeler, yükselen işçi hareketine ve DİSK'e karşı sistematik olarak desteklendi.
- 12 Eylül 1980: Darbe, 24 Ocak kararlarını uygulamak için yapıldı. İşçi hareketi ezilirken Türk-İslam sentezi resmi ideoloji ilan edildi, zorunlu din dersi anayasaya girdi, imam hatipler çoğaltıldı. Dönemin işveren sendikaları konfederasyonu başkanı Halit Narin, "şimdiye kadar işçiler güldü, şimdi gülme sırası bizde" diyerek darbenin kimin için yapıldığını kendisi söyledi.
- 2000'ler: "Yetmez ama evet" liberalleri, Avrupa sermayesi ve yerli burjuvazinin geniş kesimleri, AKP'yi "muhafazakâr demokrat" bir reform partisi olarak destekledi. Çünkü AKP özelleştirmeyi, taşeronu, esnek çalışmayı hiçbir öncekinin başaramadığı ölçüde uygulayabiliyordu.
Ünlü "80'lerin ortasından beri yerleştirilen, liberalizm denilerek sokuşturulan rüşvetçi sistem"den söz ediyor. Bu tespit geliştirilebilir. Bir adım daha: O sistem 12 Eylül'ün süngüsüyle yerleştirildi ve din, o sistemin ideolojik çimentosu oldu. Gericiliğe karşı mücadele, bu yüzden sermayeye karşı mücadeleden ayrılamaz.
Bu bağı kurmak, laiklik savunusunu kalıcı kılar: gericiliği adlandırmak yetmez, onu besleyen sınıf ilişkisine de dokunmak gerekir.
Sıradan Hayat Nostaljisi: Kimin Sıradan Hayatı?
Ünlü'nün "eski sıradan hayatımızı özlüyoruz" sözü çok dokunaklı ve büyük ölçüde doğru. Bugün asgari ücretlinin, emeklinin, öğrencinin hayatı yirmi beş yıl öncesine göre daha güvencesiz.
Ama nostaljiye sınıf gözüyle bakmak gerekiyor. Ünlü'nün Anıttepe'deki çocukluğu, Anıtkabir'de tören görevliliği gerçekten güzel anılar. Ama aynı yıllarda:
- 1990'larda Kürt köyleri boşaltılıyor, faili meçhul cinayetler işleniyordu.
- 2001 krizinde yüz binlerce insan işsiz kaldı.
- Taşeron sistemi o yıllarda kuruldu, sendikasızlaştırma o yıllarda hızlandı.
- Zonguldak madencileri 1990–91'de Ankara'ya yürüdüğünde, "sıradan hayat" onlar için güvenceli iş ve insanca ücret demekti; o hayat da ellerinden alınıyordu.
Yani "eski sıradan hayat" herkes için aynı sıradanlıkta değildi. Bir orta sınıf ailesinin görece güvenli hayatı, başka kesimlerin büyük bedeller ödediği bir dönemde yaşanıyordu. Bunu söylemek nostaljiyi küçümsemek değil, onu herkesi kapsayan bir talebe dönüştürmek içindir.
Ünlü'nün sezgisi burada çok değerli bir kapı açıyor: Eğer cumhuriyet "sıradan hayat" demekse, o zaman cumhuriyetin içeriği somut maddi taleplerdir: Her çocuğa okulda ücretsiz öğle yemeği. Her gence barınma hakkı. Yoksulluk sınırının üstünde asgari ücret. Güvenceli iş. Ücretsiz sağlık. Bunlar bir "eskiye dönüş" değil, hiç tam olarak sahip olunmamış bir geleceğin talepleridir. Bu konuları Zil Herkese Aynı Çalmaz ve Üniversite Kimin İçin? yazılarımızda da tartışmıştık.
Barınma Krizi: Değerlerin Değil, Konutun Yıkımı
Ünlü çok önemli bir gözlem yapıyor: ABD'de de insanlar Türkiye'dekiyle aynı cümleleri kuruyor; babalarının çalışarak aldığı evi bugün dört çocuk birlikte alamıyor. Sonra bunu şöyle açıklıyor: "Dünyada değerler silsilesinde çok ciddi bir yıkıntı var."
Burada durup düşünmek gerekiyor. Eğer sorun Türkiye'ye özgü bir "soysuzlar iktidarı" olsaydı, aynı kriz ABD'de, İngiltere'de, İspanya'da, Almanya'da neden yaşansın? Yanıt açık: Çünkü sorun ahlaki değil, yapısal ve küreseldir.
Son kırk yılda konut, barınılacak bir yer olmaktan çıkıp bir yatırım aracına, bir finansal varlığa dönüştü. Büyük fonlar evleri toplu satın alıyor, kiralar faiz ve getiri beklentisine göre belirleniyor, kamusal konut üretimi neredeyse her yerde terk edildi. Türkiye'de TOKİ, kamusal konut aracı olmaktan çıkıp inşaat sermayesine rant transfer eden bir kuruma dönüştü.
Ünlü'nün "eşitlik inancını yeniden kazanmalıyız" sözüne katılıyoruz. Ama bu inanç kendiliğinden geri gelmez. Ancak eşitliği somut olarak kazandıran mücadelelerle, kiracı sendikalarıyla, barınma hakkı için örgütlenen öğrencilerle, kamusal konut talebiyle geri gelir. Ahlak, maddi temelin üzerinde yükselir; tersi değil.
Brezilya ve Sırbistan: Dersler Doğru, Okuma Geliştirilebilir
Ünlü, dünyadan örnek olarak Sırbistan, Brezilya ve Macaristan'ı anıyor. Çok yerinde. Biz de bu ülkeleri yakından izledik: Brezilya'daki umut ve Sırbistan'daki gençlik yazılarımız bu yüzden yazıldı.
Ünlü'nün Brezilya okuması da geliştirilebilir. Ona göre sağın arkasındaki milyonlar "gücün vehmine kapıldıkları için" oradaydı ve lider kaçınca "ses çıkaramaz" hale geldiler. Bu okuma, sınıfsal bir açıklamayla ileri taşınabilir.
Oysa o milyonlar ne yok oldu, ne de sustu. Brezilya sağının arkasında tarım-ihracat sermayesi (agronegócio), evanjelik kilise ağları, silah lobisi ve büyük medya var. Bunlar bir liderin kaçmasıyla dağılmaz. Lula'nın zaferi bir sınıf mücadelesinin bir raundudur, sonu değil. Brezilya'yı Brezilya yapan şey, MST gibi topraksız köylü hareketlerinin, CUT gibi sendika konfederasyonlarının, gençlik ve kadın örgütlerinin onlarca yıllık örgütlülüğüdür.
Sırbistan'da da benzer bir ders var: Öğrenciler, sandığı kazanmadan önce plenumlarda, mahallelerde, köylere yürüyerek örgütlendiler. Kazandıran şey bir liderin karizması değil, tabandan kurulmuş örgütlülüktü.
Ders şu: Gericiliği yenen, ahlaki üstünlük değil, örgütlü güçtür.
"Birlik" Ama Hangi Çizgide?
Ünlü konuşmanın sonuna doğru çok önemli bir sınır çiziyor: "Birlik deyince herkesi sevelim, kucaklaşalım, öyle bir şey yok. Cumhuriyetin olanaklarını kullanarak cumhuriyeti yıkmaya çalışan hiçbir alçağın bu birliktelikte yeri yok."
Buna katılıyoruz. Soru şu: Bu çizgi nereden geçiyor?
Ünlü'nün kendi konuşmasında bunun ipucu var. Bir parantez açıp şunu söylüyor: Yılda 364 gün Atatürk'ü hatırlamayan, ama 29 Ekim'de acıklı reklamlar yapan, "iktidarın parmağının ucunda duran koca koca şirketler". Çok keskin bir gözlem. Bu şirketler kimin tarafında? Cumhuriyeti kutlayan reklamı yapıp ertesi gün sendikalı işçiyi işten atan, taşeronla çalıştıran, kamu ihalesinden zenginleşen holding, "cumhuriyetçiler" cephesinde mi?
Burada ulusalcı birlik anlayışıyla sınıf temelli birlik anlayışı ayrışıyor:
| Ulusalcı birlik | Sınıf temelli birlik |
|---|---|
| Ölçüt: Atatürk'e ve cumhuriyet değerlerine bağlılık | Ölçüt: Emeğiyle yaşamak ya da başkasının emeğiyle zenginleşmek |
| "Vatansever" patronla işçi aynı safta | Patron ve işçi farklı çıkarlara sahip |
| Düşman: Dinciler, bölücüler, dış güçler | Düşman: Sermaye ve onun kullandığı gerici aparatlar |
| Farklılıklar "zenginlik" olarak anılır ama ulus kimliği esas alınır | Türk, Kürt, Alevi, Sünni emekçinin ortak çıkarı esas alınır |
| Yöntem: Değerlere sahip çıkmak | Yöntem: Örgütlenmek, talep etmek, kazanmak |
Ünlü'nün "bu ülkenin farklılıkları zenginliktir" sözü çok değerli. Bu sözü ciddiye almak, Kürt emekçisini, Alevi yurttaşı, göçmen işçiyi aynı sınıf cephesinin eşit üyeleri saymak demektir. Cumhuriyetin "kimsesizlerin kimsesi" olması da ancak böyle mümkün olur.
"Yine" Değil, "İleri" Cumhuriyet
Ünlü'nün ana tezi: "Bizim ihtiyacımız yeni bir cumhuriyet değil, yine cumhuriyet." Liberal "ikinci cumhuriyet" projesinin yıkıcılığına karşı bu tutum anlaşılır ve haklıdır. Geliştirilebilir de.
"Yine cumhuriyet" geriye bakan bir çağrıdır; onu ileriye taşımak mümkün. 1923'e geri dönmek mümkün değil: 1923, grev yasağının, sınıf örgütlenmesi yasağının, toprak reformunun yapılamadığı cumhuriyettir.
Bizim önerimiz: İleri cumhuriyet. Yani:
- 1923'ün laik, eşit yurttaşlık, kamusal eğitim, kadın hakları kazanımlarını savunan,
- ama orada durmayıp ekonomik demokrasiyi, emeğin örgütlülüğünü, kamusal mülkiyeti ekleyen,
- halkların eşitliğini biçimsel değil, gerçek bir eşitlik olarak kuran,
- sermayenin vetosuna değil, emekçi çoğunluğun denetimine dayanan bir cumhuriyet.
Bu, sözcüğün tam anlamıyla bir demokratik halk cumhuriyeti ve onun ufkunda bir sosyalist cumhuriyet demektir. Ünlü'nün sevdiği o güzel cümle, Atatürk'ün cumhurbaşkanı seçildiğinde kendinden değil milletten söz etmesi, ancak böyle bir cumhuriyette gerçek bir anlam kazanır: Millet soyut bir bütün değil, emeğiyle yaşayan milyonlar olarak düşünüldüğünde.
Yol Haritası: Somut Görevler
Söz güzel, ama iş daha güzel. Ünlü'nün sözünü ettiği "özgüven" ve "kararlılık", ancak somut adımlarla bir güce dönüşür. Bizim önerdiğimiz yol haritası şu:
Kavramsal görevler
- Cumhuriyet ile demokrasiyi ayırarak konuşmak. "Cumhuriyet elden gidiyor" yerine "cumhuriyetin demokratik içeriği tasfiye ediliyor, o içerik de hiçbir zaman tam olmadı" demek.
- Ahlaki dilden sınıfsal dile geçmek. Her "soysuz" sözcüğünün yanına bir "kimin yararına?" sorusu koymak.
- 1923'ün iki yüzünü birlikte anlatmak. Kazanımları savunurken grev yasaklarını, Köy Enstitülerinin kapatılışını, Varlık Vergisi'ni de konuşmak. Bu, cumhuriyeti zayıflatmaz; ona karşı yapılan saldırıları boşa düşürür.
Talep görevleri
- "Sıradan hayat" manifestosu. Ünlü'nün sezgisini somut taleplere çevirmek: okullarda ücretsiz ve besleyici öğle yemeği, öğrenciye barınma hakkı, yoksulluk sınırında asgari ücret, emekliye insanca maaş, kamusal konut üretimi, kiraların denetimi.
- Özelleştirmelerin hesabı. 1980'den bu yana satılan kamu varlıklarının bir dökümünü çıkarmak, stratejik sektörlerin kamuya dönüşünü talep etmek.
- Fon vurgununun gerçek soruşturması. Ödeme planlarıyla kapatılan vurgunların adli ve kamusal bir denetimden geçmesi, küçük yatırımcının ve emekçinin birikiminin güvenceye alınması.
- Grev ve örgütlenme hakkının önündeki engellerin kaldırılması. Bir demokratik cumhuriyetin ilk ölçütü, işçinin sendikaya üye olunca işten atılmamasıdır.
Örgütsel görevler
- Cumhuriyet mitinglerini sınıf taleplerine bağlamak. 29 Ekim kutlamalarında bayrakların yanında sendika pankartlarının, öğrenci barınma taleplerinin, emekli taleplerinin de yer alması.
- Mahalle ve işyeri örgütlülüğü. Sırbistan'daki plenumlar, Brezilya'daki taban hareketleri gibi: kiracı dayanışma ağları, öğrenci barınma inisiyatifleri, işyeri komiteleri.
- Halkların ve inançların emek cephesi. Türk, Kürt, Alevi, Sünni emekçinin ortak taleplerde buluşabileceği, kimlik kutuplaşmasını aşan bir sınıf dili.
- Laiklik mücadelesini sermaye eleştirisiyle birleştirmek. Tarikat-cemaat ağlarının hangi şirketlerden, hangi ihalelerden beslendiğini açığa çıkarmak.
- İkinci "yetmez ama evet" dalgasına karşı uyanıklık. Ünlü'nün uyarısı yerinde: Yeni bir anayasa ya da "yeni cumhuriyet" paketi hazırlanıyorsa, ilk soru şu olmalı: Bu paket grevi, sendikayı, kamusal mülkiyeti, halkların eşitliğini nereye koyuyor?
Son Söz: Nicelerine, Ama Hep Beraber
Ünsal Ünlü konuşmasını Nâzım'a ve "ya hep beraber ya hiçbirimiz" sözüne bağlıyor. Biz de buradan bitirelim.
Bu sözü gerçekten ciddiye alırsak, "hep beraber"in kimi kapsadığını açıkça söylememiz gerekir: Sabah karanlığında okula aç giden çocuğu, kirasını ödeyemeyen genci, asgari ücretle geçinmeye çalışan işçiyi, emekli olup hâlâ çalışmak zorunda kalanı, vurgunla birikimi elinden alınanı. Ve bu "hep beraber"in kimi kapsamadığını da: Bayramda Atatürk reklamı verip yıl boyu sendikalı işçiyi kapı dışarı edeni, kamu varlığını yok pahasına alıp rant devşireni, dini ve milliyetçiliği emekçiyi bölmek için kullananı.
Cumhuriyet 103 yıl önce bir gecede tebaayı yurttaşa çevirdi. Şimdi önümüzdeki görev, yurttaşı gerçekten eşit bir insana, emeğinin ve hayatının sahibi bir insana çevirmektir. Bu bir gecede olmayacak. Ama Ünlü'nün dediği gibi: Madem yapıldı, yine yapılır. Biz ekleyelim: Bu kez daha ileri, daha kapsayıcı ve emeğin örgütlü gücüyle.
Ünsal Ünlü'ye ve onun gibi bu ülkeyi içtenlikle seven tüm yurtseverlere yoldaşça selamla.
Nicelerine. Hep beraber. Emeğin cumhuriyetine.
Kaynaklar ve Okuma Önerileri
Tartışılan konuşma
- Ünsal Ünlü, "İhtiyacımız yeni değil yine Cumhuriyet!", YouTube, 29 Ekim 2026.
Ünsal Ünlü ve patronsuz gazetecilik üzerine
- Medyascope, Mülkiyeliler Birliği Çarşamba Söyleşileri: "Toplumun hafızası olacağız, unutturmayacağız", 22 Eylül 2022.
- Medyascope, Ünsal Ünlü ile patronsuz gazetecilikte 6 yıl, 26 Ağustos 2021.
- Medyascope, Ruşen Çakır'ın konuğu Ünsal Ünlü: Bağımsız gazetecilikte dokuz yılı geride bırakırken, 23 Ağustos 2024.
- 24 Saat, Ünsal Ünlü'nün patronsuz yayını 10 yaşında.
- BirGün, Ünsal Ünlü ile söyleşi: Çözüm gazetecilikte, 12 Nisan 2026.
- Velev, İzlenim: Ankara'daki basın eylemine kimler katıldı, neler yaşandı?, Ekim 2026.
- Medyascope, Gazeteciler basın özgürlüğü için yürüdü, 24 Ekim 2026.
Bilgi Müşterekleri'nden ilgili yazılar
- Cumhuriyet Kimin? 103. Yılında Bir Temel Bilgi Kılavuzu
- Biz Susarsak (24 Ekim gazeteciler eylemi üzerine)
- 12 Eylül: Bir Sınıf Darbesinin Tarihi, Bilançosu ve Bugünü
- Ekim Devrimi Dünyaya Ne Kazandırdı?
- Altı Buçuk Trilyon: Borsadan Silinen Para, Sofradan Eksilen Hayat
- Umut Güneyden Geldi: Lula'nın Zaferi, Brezilya'nın Yüz Yılı ve Sınıfın Önündeki Yol
- Algoritmayı Yürüyerek Geçtiler: Sırbistan'da Plenum Sandığı Nasıl Yendi?
- Zil Herkese Aynı Çalmaz
- Üniversite Kimin İçin?
- Evrim Ağacı'nın Sorusuna Sınıfın Yanıtı (popüler içeriklere yoldaşça eleştiri yazılarımızdan biri)
Klasik ve tarihsel kaynaklar
- Karl Marx, Yahudi Sorunu Üzerine (1843): siyasal kurtuluş ile insani kurtuluş ayrımı.
- Karl Marx, Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'i (1852): burjuva cumhuriyetinin sınıfsal niteliği.
- V. I. Lenin, Devlet ve Devrim (1917): demokratik cumhuriyetin sermaye için "en iyi kabuk" oluşu üzerine.
- Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk (1927).
- 1936 tarihli 3008 sayılı İş Kanunu; 1938 tarihli 3512 sayılı Cemiyetler Kanunu; 1940 tarihli 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu; 1945 tarihli 4753 sayılı Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu.
- Fay Kirby, Türkiye'de Köy Enstitüleri.
- Korkut Boratav, Türkiye İktisat Tarihi 1908–2009.
Bilgi Müşterekleri — Bilgi Herkesindir. Bu yazı bir canlı belgedir. Düzeltme ve katkılarla güncellenecektir. CC BY-SA 4.0.







