Bir Yoksul Kent, Ankara
Bozkırın Ortasında Bir Cumhuriyet: Osmanlı'dan Kurtuluşa, Sürgünlerden Gecekonduya Başkentin Sınıf Tarihi

Bir Yoksul Kent, Ankara
Bozkırın Ortasında Bir Cumhuriyet: Osmanlı'dan Kurtuluşa, Sürgünlerden Gecekonduya Başkentin Sınıf Tarihi
Sevgili Genç Yoldaşlar,
Bugün 13 Ekim. 1923'te bugün Türkiye Büyük Millet Meclisi tek maddelik bir yasa kabul etti: "Türkiye Devleti'nin makarr-ı idaresi Ankara şehridir." Yüz üç yıl önce, nüfusu otuz bini bulmayan, altı yıl önce büyük bir yangında yarısı kül olmuş, sıtması ve tozu meşhur bir bozkır kasabası, bir devletin başkenti oldu.
Bu yazıda o kasabanın hikâyesini anlatacağım. Önce kısaca, sonra uzun uzun.
Özet: Bir paragrafta Ankara
Osmanlı'nın son yüzyılında Anadolu, imparatorluğun asker ve vergi deposuydu; Ankara da tiftiği İngiliz kumaşına yenilmiş, yoksullaşmış bir taşra kasabasıydı. Kurtuluş Savaşı bu kasabayı merkeze taşıdı: İstanbul işgal altındaydı, saray işgalciyle anlaşmıştı; Ankara ise demiryolunun ucunda, cepheye yakın ama erişilmez, Anadolu'nun köylü askerine ve eşrafına dayanan yeni iktidarın karargâhıydı. 13 Ekim 1923'te başkent ilan edilmesi, yalnızca coğrafi bir tercih değil, saraydan, kapitülasyonlardan ve Levanten ticaret burjuvazisinden kopuşun simgesiydi. Sonraki yirmi yılda Ankara, Nazizm'den kaçan Alman ve Avusturyalı bilim insanlarının, mimarların, müzisyenlerin eliyle bir aydınlanma kentine dönüştü: konservatuvar, Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, Yüksek Ziraat Enstitüsü, Halkevleri, Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü. Ama bu aydınlanma yukarıdan geldi ve sınırını sınıf çizdi: 1948'de DTCF'den solcu hocalar atıldı, Köy Enstitüleri kapatıldı, toprak köylüye verilmedi. Planlanan Ankara'nın yanına, 1950'lerden itibaren köyden kopan emekçilerin bir gecede kurduğu öteki Ankara büyüdü: Altındağ'ın, Hıdırlıktepe'nin, Mamak'ın, Keçiören'in gecekonduları. 1988'de Zeki Ökten'in Düttürü Dünya'sı o Ankara'yı, imar affından sonra arsası müteahhide satılan bir gecekondu ailesinin gözünden perdeye taşıdı. Bugün aynı tepeler kentsel dönüşüm şantiyesi; gecekondunun yerini borçlu hak sahipliği, komşuluğun yerini blok sitesi alıyor. Bir zamanlar gecekondunun çocuğunu çırak olarak içine alan Ostim'in ve Siteler'in kapısı daralırken, o gençliğin bir kısmı uyuşturucunun, fuhuşun ve çetenin "kolay yol"una itiliyor; bu bir ahlak çöküşü değil, bir sınıfın lümpenleştirilmesidir. Bu yazının tezi şu: Ankara bir memur kenti, bir devlet kenti diye küçümsenir; oysa Ankara Türkiye'nin kamusal aklının, kamu emekçisinin, öğrencisinin ve gecekondu emekçisinin kentidir. Ankara'ya sahip çıkmak, devletin Ankara'sına karşı kamunun Ankara'sına sahip çıkmaktır.
Şimdi ayrıntıya geçelim.
Önce bir Ankaralı gibi konuşalım
Ankara'yı hiç sevmeyenlerin cümleleri hazırdır, hepiniz duymuşsunuzdur: "Ankara'nın denizi yok." "Ankara'da yapacak bir şey yok." "Gri bir memur kenti." "Ankara'nın en güzel yeri İstanbul'a dönüş otobüsüdür."
Ankara'da yaşamış olan bu cümlelere gülümser, çünkü bilir.
Ankara'nın denizi yok, doğru. Ama Ankara'nın ayazı var; Kasım'da Kızılay'dan Kuğulu'ya yürürken yüzünüzü kesen, sizi birbirinize yaklaştıran o kuru soğuk. Ankara'nın bozkırı var; gün batarken Hıdırlıktepe'den, Kale'den bakınca ufka kadar uzanan ve insana kentin nereden geldiğini hatırlatan o çıplak, dürüst manzara. Ankara'nın sabah altıda Kızılay'da dolmuş bekleyen kamu emekçisi, öğlen Olgunlar Sokağı'nın sahaflarında kitap karıştıran öğrencisi, akşam Sakarya Caddesi'nde masaya oturan sendikacısı, gece Ulus'ta klarnet çalan çalgıcısı var.
"Ankara'da yapacak bir şey yok" diyene sorarım: Kızılay'daki eski Dost Kitabevi'nin önünde hiç kimseyi beklemedin mi? Akün'de, Kavaklıdere Sineması'nda film çıkışı Tunalı'ya yürümedin mi? Ankara Sanat Tiyatrosu'nda, AST'ta, bir Brecht oyunundan sonra salondan çıkıp kaldırımda tartışmaya devam etmedin mi? Büyük Tiyatro'nun, Şinasi Sahnesi'nin öğrenci biletiyle en arka sırasında oturmadın mı? Gençlik Parkı'nda havuzun kenarında, Kuğulu'da kuğulara simit atarken, Yüksel Caddesi'nde bir imza masasının önünde durmadın mı? ODTÜ'nün ormanında, Cebeci'de, Beşevler'de bahar şenliği görmedin mi? Emek İşhanı'nın altından geçip Güvenpark'ta bir mitinge katılmadın mı?
Ankara'nın eğlencesi az olabilir; ama Ankara'nın kamusal hayatı bu ülkenin hiçbir kentinde olmadığı kadar yoğundur. Çünkü Ankara bir eğlence kenti olarak değil, bir iş ve fikir kenti olarak kuruldu. Bu yazı biraz da o kenti küçümseyenlere bir yanıttır.
Halk türküsü boşuna söylemez: "Ankara'nın taşına bak, gözlerimin yaşına bak." Bu kentin taşında da yaşında da emek var. Şimdi o emeğin hikâyesine başlayalım.
Osmanlı'da Anadolu: Asker ve vergi deposu
Ankara'yı anlamak için önce Anadolu'yu anlamak gerekir; Anadolu'yu anlamak için de Osmanlı'nın onu nasıl kullandığını.
Klasik Osmanlı düzeninde toprak padişahındı; köylü onu işler, ürününün bir kısmını tımar sahibine, sonra 17. yüzyıldan itibaren giderek iltizam sahibine, yani vergiyi peşin ödeyip köylüden fazlasıyla toplayan mültezime verirdi. Bu sistemde Anadolu köylüsünün iki görevi vardı: vergi vermek ve asker olmak. Celali isyanlarından 19. yüzyıl ayaklanmalarına kadar Anadolu tarihi, büyük ölçüde bu iki yükün altında ezilen köylünün tarihidir.
- yüzyıl bu yükü ağırlaştırdı. 1838 Balta Limanı Antlaşması İngiliz malına kapıları açtı; yerli zanaat, ucuz fabrika malıyla rekabet edemez oldu. 1854'ten sonra alınan dış borçlar ödenemedi; 1881 Muharrem Kararnamesi ile kurulan Düyun-u Umumiye, yani Avrupalı alacaklıların yönettiği borç idaresi, tuzdan ipeğe, tütünden pula imparatorluğun en kârlı gelirlerine el koydu. Demiryolları yabancı sermayeye "kilometre garantisi" ile, yani kâr etmezse devletin aradaki farkı ödeyeceği imtiyazlarla yaptırıldı. Kısacası Osmanlı, siyasi olarak bağımsız görünen ama ekonomik olarak Avrupa sermayesinin yarı sömürgesi olan bir ülkeye dönüştü. Bu yarı sömürgeleşmenin aracı, İstanbul'daki ve İzmir'deki Levanten ve gayrimüslim ticaret burjuvazisiydi; bedelini ödeyen ise Anadolu köylüsüydü.
Tiftiğin kasabası
Ankara bu tablonun küçük ama öğretici bir örneğidir. Ankara yüzyıllarca tiftik keçisinin, yani ince ve parlak yapağısıyla ünlü "Angora keçisi"nin kentiydi. Bu yapağıdan dokunan sof, Avrupa'ya ihraç edilen değerli bir kumaştı; Ankara'nın bir zamanlar canlı bir zanaatkâr ve tüccar kenti olmasının nedeni buydu.
- yüzyılda iki şey oldu. Birincisi, İngiliz fabrika kumaşı sofu pazardan sildi. İkincisi, tiftik keçileri Güney Afrika'ya ve Amerika'ya götürülüp oralarda yetiştirilmeye başlandı; Ankara hammaddedeki tekelini de yitirdi. Zanaatkâr kent, ham tiftik ihraç eden yoksul bir taşra kasabasına geriledi. Burada Marx'ın sömürgecilik üzerine yazdıklarının yerel bir örneği var: dünya pazarına bağlanmak, çevre ülkede sanayiyi büyütmez, onu hammadde üreticisine indirger.
1892'de Alman sermayesiyle yapılan Anadolu Demiryolu Ankara'ya ulaştı. Demiryolu tahılı ve tiftiği limana taşıdı; kasabaya biraz canlılık getirdi ama kaderini değiştirmedi. 1917'de büyük bir yangın kentin önemli bir kısmını yaktı. Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda Ankara, nüfusu yirmi-otuz bin arasında, yarısı yanık, bataklıkları sıtma saçan bir kasabaydı.
İşte tarih, o kasabayı seçti.
Kurtuluş Savaşı: Kasabanın merkeze yürüyüşü
1918 Mondros Mütarekesi'nden sonra imparatorluk parçalandı. İzmir Yunan ordusuna, güney Fransız ve İtalyan kuvvetlerine bırakıldı. 16 Mart 1920'de İstanbul resmen işgal edildi; Meclis-i Mebusan basıldı, milletvekilleri tutuklanıp Malta'ya sürüldü. Saray ve Babıâli, işgalciyle uzlaşmayı seçti; Sevr'e imza koyacak olan bu iktidardı.
Direniş Anadolu'da örgütlendi. Erzurum ve Sivas kongrelerinden sonra Heyet-i Temsiliye 27 Aralık 1919'da Ankara'ya geldi. 23 Nisan 1920'de Türkiye Büyük Millet Meclisi Ankara'da, Ulus'taki eski İttihat ve Terakki kulübü binasında açıldı. O binanın sıralarına bugün bakın: okul sırası gibidir. Bir devlet, bir okul sırasında kuruldu.
Neden kazanıldı?
Kurtuluş Savaşı'nın sınıfsal bileşimini doğru görmek gerekir, çünkü romantik anlatı da resmî anlatı da onu saklar.
Savaşın askeri yükünü Anadolu köylüsü taşıdı; kağnıyla cephane taşıyan kadınlar da, Sakarya'da ölen erler de oydu. Siyasi ve mali önderliği ise asker-bürokrat kadrolarla Anadolu eşrafı, toprak sahipleri ve yerli tüccar üstlendi. Bu ittifakın ortak düşmanı, işgalci ile onun yerli ortakları, yani saray ve komprador ticaret burjuvazisiydi.
Uluslararası düzlemde ise kurtuluşun en önemli dayanağı Sovyet Rusya'ydı. 16 Mart 1921 Moskova Antlaşması'yla Sovyetler, Ankara hükümetini tanıyan ilk büyük devletlerden oldu; altın, silah ve cephane yardımı Karadeniz üzerinden Anadolu'ya ulaştı. Emperyalizme karşı ulusal kurtuluş mücadelesi ile dünyanın ilk sosyalist devriminin bu buluşması, Lenin'in "ezilen uluslar" tezinin pratikteki karşılığıydı.
23 Ağustos–13 Eylül 1921 arasında Sakarya'da, Ankara'nın kapısında, savaşın dönüm noktası yaşandı. Yunan ordusu Polatlı'ya kadar geldi; topların sesi kentte duyuldu. Ankara düşmedi.
Kurtuluşun içindeki çelişki
Ama bu ittifakın sınırları da daha savaş sürerken belli oldu. 1920'de Ankara'da kurulan ve Meclis'te de karşılık bulan sol eğilimler kısa sürede tasfiye edildi; Ocak 1921'de Mustafa Suphi ve arkadaşları Karadeniz'de, Trabzon açıklarında öldürüldü. Yeni devletin önderliği bir yandan Sovyet yardımını alıyor, öte yandan içeride bağımsız bir işçi ve köylü hareketine izin vermiyordu.
Bu çelişki, kurulacak cumhuriyetin karakterini de belirledi: emperyalizme karşı bağımsızlığını kazanmış, saltanatı yıkmış, ama mülkiyet düzenine dokunmayan, köylüye toprak vermeyen, işçiye sendika hakkı tanımayan bir ulusal burjuva devrimi. Ankara, bu devrimin hem ilerici hem sınırlı yüzünün başkenti olacaktı.
13 Ekim 1923: Neden Ankara?
Savaş kazanıldıktan sonra soru açıktı: başkent neresi olacak? İstanbul, yüzyıllardır imparatorluğun kalbiydi; bütün kurumlar, elçilikler, sermaye, basın oradaydı. Ankara ise toz, çamur, sıtma ve neredeyse hiç binası olmayan bir kasabaydı. Elçilikler bu kararla alay etti; bazı diplomatlar yıllarca İstanbul'dan Ankara'ya trenle gidip gelmeyi tercih etti.
Buna rağmen 13 Ekim 1923'te İsmet Paşa ve arkadaşlarının verdiği önerge Meclis'te kabul edildi. On altı gün sonra, 29 Ekim'de, Cumhuriyet ilan edildi. Sıralama önemlidir: önce başkent, sonra cumhuriyet. Başkentin yeri, kurulacak rejimin karakterine dair bir ön karardı.
Gerekçeleri yan yana koyalım:
| İstanbul neydi? | Ankara neydi? |
|---|---|
| Saltanatın ve hilafetin merkezi | Saltanattan kopuşun merkezi |
| İşgal altında kalmış, işgalciyle uzlaşmış iktidarın kenti | İşgale karşı kurulan Meclis'in kenti |
| Denize açık, savaş gemilerinin topları altında | Bozkırın ortasında, stratejik derinlikte |
| Levanten ve gayrimüslim ticaret burjuvazisinin, kapitülasyonların, Düyun-u Umumiye'nin kenti | Anadolu eşrafının ve yeni bürokrasinin kenti |
| Elçiliklerin, yabancı bankaların, sermayenin kenti | Hiçbir şeyin olmadığı, her şeyin yeniden kurulacağı kent |
| Geçmişin başkenti | Geleceğin şantiyesi |
Bu tablodaki karşıtlık gerçektir, ama sınıfsal anlamını doğru okuyalım. Ankara'nın seçilmesi, sermayenin kendisine değil, yabancı sermayeye bağımlı bir sermaye biçimine karşı bir tercihti. Yeni cumhuriyetin hedefi, kapitalizmi ortadan kaldırmak değil, "milli" bir burjuvazi yaratmaktı; Ankara, bu burjuvaziyi devlet eliyle yetiştirecek bürokrasinin karargâhı olacaktı. 1920'lerin ve 1930'ların Ankara'sında kurulan bankalar, devlet fabrikaları, demiryolları bu projenin parçasıydı.
Ama bir şeyi de hakkını vererek söyleyelim: bozkırın ortasında, hiçbir şeyin olmadığı yerde bir başkent kurmak, devrimci bir cüreti. Ankara, bir halkın "biz de yapabiliriz" deme biçimiydi. Bu cüret, Ankara'nın bugün de taşıdığı en değerli mirastır.
Bozkırda bir kent kurmak
Başkent ilan edilen Ankara'nın ilk işi, kendini kurmaktı. Su yoktu; bataklıklar kurutuldu, Çubuk Barajı yapıldı. Ev yoktu; memurlar yıllarca han odalarında, kiralık odalarda yaşadı. Ağaç yoktu; Atatürk Orman Çiftliği bozkırda kurulan ilk yeşil alanlardan biri oldu.
İlk imar planı 1924–1925'te Carl Christoph Lörcher'e hazırlatıldı. Asıl belirleyici plan ise 1928'de açılan uluslararası yarışmayı kazanan Alman şehirci Hermann Jansen'in planıdır; 1932'de onaylandı. Jansen'in Ankara'sı, eski kent Ulus ile yeni yönetim kenti Yenişehir arasında bir eksen üzerine kuruldu. Atatürk Bulvarı bu eksenin omurgasıydı; Kızılay onun kalbi oldu. Avusturyalı mimar Clemens Holzmeister Bakanlıklar'ı, Genelkurmay'ı ve bugünkü Meclis binasını tasarladı.
Jansen'in planı kenti 50 yılda 300 bin kişiye göre hesaplamıştı. Bu sayı daha 1950'lerde aşıldı. Bugün Ankara yaklaşık 6 milyonluk bir kent.
Planın içinde, daha başından, bir sınıf çizgisi vardı. Yenişehir bürokratlar, subaylar, yeni orta sınıf için planlandı: geniş caddeler, bahçeli evler, apartmanlar. Ulus'un ve Kale'nin çevresi ise eski Ankaralılara, esnafa, kentin inşaatında çalışmak için gelen işçilere kaldı. Kenti inşa eden işçiler için ne konut planlandı ne mahalle. Onlar, planın dışında, kendi mahallelerini kendileri kuracaklardı. Bu çizgiye birazdan döneceğiz; çünkü Ankara'nın asıl hikâyesi o çizginin öbür yanında yazıldı.
Avrupa savaşından kaçanların Ankara'sı
1933'te Almanya'da Hitler iktidara geldi. Birkaç ay içinde Yahudi kökenli, sosyalist, liberal ya da sadece rejime boyun eğmeyen binlerce bilim insanı, sanatçı ve öğretmen üniversitelerden, orkestralardan, tiyatrolardan atıldı. Aynı yıl Türkiye'de İstanbul Darülfünun'u kapatılıp yerine İstanbul Üniversitesi kuruldu. İki gelişme birbirine bağlandı: Türkiye, Nazizm'in kovduğu akademisyenlerden yüzlercesini davet etti.
Bu sürgünlerin önemli bir kısmı Ankara'ya geldi. Ve Ankara'yı, kelimenin gerçek anlamıyla, yeniden kurdular. Birkaç isim sayalım.
Ernst Reuter. 1921'de Almanya Komünist Partisi'nin genel sekreterliğini yapmış, sonra Sosyal Demokrat Parti'ye geçmiş, Magdeburg belediye başkanıyken Naziler tarafından toplama kampına konmuş bir siyasetçi. 1935'te Ankara'ya geldi, on bir yıl kaldı. Mülkiye'de şehircilik ve belediyecilik dersleri verdi; Türkçe yazdığı Komün Bilgisi (1940) Türkiye'de kent yönetimi üzerine ilk ders kitaplarındandır. Ankara'dan döndükten sonra Batı Berlin belediye başkanı oldu.
Bruno Taut. Weimar Almanyası'nın işçi konutlarını, bugün UNESCO listesindeki Berlin'in modernist sitelerini tasarlamış mimar. Naziler onu "kültür bolşeviği" ilan etti; Japonya'ya kaçtı, 1936'da Türkiye'ye geldi. Ankara'daki Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi binası ve Atatürk Lisesi onun eseridir. 1938 sonunda İstanbul'da öldü; son işlerinden biri Atatürk'ün cenaze katafalkıydı.
Paul Hindemith. Dönemin en önemli Alman bestecilerinden biri; müziği Naziler tarafından "yozlaşmış" sayıldı. 1935–1937 arasında Ankara'ya birkaç kez geldi, Türkiye'nin müzik eğitimi için raporlar yazdı; Ankara Devlet Konservatuvarı'nın kuruluşunda belirleyici rol oynadı.
Carl Ebert. Berlin Devlet Operası'nın yöneticisiyken Nazilerle çatışıp ülkeyi terk etti. Ankara'da konservatuvarın tiyatro ve opera bölümlerini kurdu. Türkiye'de devlet tiyatrosunun ve operanın kökü buraya uzanır.
Albert Eckstein. Düsseldorf'tan kovulan çocuk hekimi. 1935'ten 1949'a kadar Ankara Numune Hastanesi'nde çalıştı; eşi Erna ile birlikte Anadolu köylerini dolaşıp çocuk ölümlerinin nedenlerini araştırdı, Türkiye'de modern pediatrinin temelini attı.
Benno Landsberger, Hans Gustav Güterbock, Walther Ruben. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde Sümeroloji, Hititoloji ve Hint bilimini kurdular. Anadolu'nun eski tarihinin bilimsel olarak çalışılması bu kadroyla başladı.
Bunlara Eduard Zuckmayer'i (Gazi Eğitim'de müzik öğretmeni yetiştirdi), Ernst Praetorius'u (Riyaset-i Cumhur Filarmoni'nin şefi, 1946'da Ankara'da öldü), Licco Amar'ı (keman), Yüksek Ziraat Enstitüsü'nün Alman hocalarını ekleyebiliriz. İstanbul'dan Maarif Vekâleti için köy okulu tasarımları yapan, sonra Viyana'ya dönüp antifaşist direnişe katılan ve Gestapo tarafından tutuklanan mimar Margarete Schütte-Lihotzky de bu kuşaktandır.
Bu konukseverliğin sınıfı
Bu hikâyeyi anlatırken resmî gurur anlatısına kapılmayalım. Türkiye bu insanları seçerek aldı: devletin kuruluşuna yarayacak bilgiyi taşıyanları. Gelenlerin çoğuna vatandaşlık verilmedi; pasaportlarına "haymatloz", yani yurtsuz damgası vuruldu. Aynı yıllarda Avrupa'dan kaçan sıradan Yahudi mültecilerin önemli bir kısmı geri çevrildi. 1934'te Trakya'da Yahudilere yönelik saldırılar yaşandı. Şubat 1942'de Romanya'dan kaçan Yahudi mültecileri taşıyan Struma gemisi, haftalarca İstanbul'da bekletildikten sonra Karadeniz'e çekildi ve batırıldı; yaklaşık 770 kişiden biri sağ kaldı. Aynı yıl Varlık Vergisi, gayrimüslim yurttaşların mülkünü fiilen el değiştirdi.
Yani Ankara'nın aydınlanmasında sürgünlerin emeği vardır, ama o aydınlanmanın kapısı herkese açık değildi. Bilgiye kapı açan devlet, bilgisiz yoksula kapıyı kapadı. Bu çelişki, Ankara aydınlanmasının bütün hikâyesinin özetidir.
Ve yine de: Ernst Reuter'in Mülkiye'de, Eckstein'ın köy yollarında, Ebert'in sahnede bıraktığı iz silinmedi. Ankara, Avrupa'nın faşizmden kaçan aklına sığınak oldu ve o akıl, Ankara'nın çocuklarına aktarıldı. Bu, bir kentin taşıyabileceği en onurlu miraslardan biridir. Ankaralı bunu bilmelidir.
Aydınlanmanın kenti
Sürgünlerin geldiği yıllarda Ankara, bir eğitim ve kültür kurumları kenti olarak inşa edildi. Kronolojiye bakın:
1924 Musiki Muallim Mektebi. 1925 Ankara Hukuk Mektebi. 1926 Gazi Eğitim Enstitüsü. 1932 Halkevleri. 1933 Yüksek Ziraat Enstitüsü; Yaşar Nabi'nin Varlık dergisi Ankara'da yayına başladı. 1936 Mülkiye İstanbul'dan Ankara'ya taşındı; Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi açıldı; Devlet Konservatuvarı kuruldu. 1938 Ankara Radyosu yayına başladı. 1940 Köy Enstitüleri Yasası. 1942 Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü. 1946 Ankara Üniversitesi. 1949 Devlet Tiyatroları. 1956 Orta Doğu Teknik Üniversitesi. 1967 Hacettepe Üniversitesi.
Bu liste bir devletin kendi aydınını yetiştirme programıdır. Ve bu programın en ilerici halkası, Ankara'nın hemen yanında, Hasanoğlan'daydı. Köy Enstitüleri, köy çocuklarını köylerine öğretmen, sağlıkçı, zanaatkâr olarak geri gönderecek bir eğitim modeliydi; çalışarak öğrenmek, üretim ile eğitimi birleştirmek ilkesine dayanıyordu. Hasanoğlan'da Âşık Veysel bağlama, Ruhi Su ses dersi verdi. Ruhi Su yazımızda anlattığımız gibi, bir öksüzler yurdundan çıkıp opera sahnesine yürüyen o çocuk, Ankara'nın bu aydınlanma kurumlarının ürünüydü. Öğretmenliğin hikâyesini anlatırken de söylemiştik: Türkiye'de öğretmenlik bir meslek olmanın ötesinde bir aydınlanma görevi olarak bu yıllarda tanımlandı.
Aydınlanmanın sınırı: 1948
Ama yukarıdan gelen aydınlanma, aşağıdan gelen talep başladığı anda durdu.
1946'da çok partili hayata geçildi; 1947'de Türkiye Truman Doktrini ile ABD'nin yörüngesine girdi. 1948'de Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nden Behice Boran, Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes ve Adnan Cemgil "solcu" oldukları gerekçesiyle uzaklaştırıldı. Boratav halk edebiyatını, Boran sosyolojiyi, Berkes laikliğin tarihini çalışıyordu; yani tam da halkı bilimin konusu yapan hocalardı. Behice Boran yıllar sonra Türkiye İşçi Partisi'nin genel başkanı oldu; TİP Dosyası'nda bu bağı ayrıca anlattık.
Köy Enstitüleri 1946'dan itibaren içleri boşaltılarak dönüştürüldü, 1954'te kapatıldı. Halkevleri 1951'de kapatıldı. Köylüye toprak dağıtmayı öngören 1945 Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu, büyük toprak sahiplerinin direnişiyle uygulanmadı.
Ankara aydınlanmasının bilançosu bu yüzden çifte yazılmalıdır: bilgiyi halka götürme cüreti ve halk o bilgiyle kendi talebini dile getirmeye başlayınca geri çekilen el. Bu iki yüz birbirinden ayrılmaz. Aydınlanmanın burjuva sınırı tam olarak budur: bilgi, mülkiyete dokunduğu yerde durdurulur.
Kültür yuvası: Ankara'nın yetiştirdikleri
Ankara'yı "memur kenti" diye küçümseyenler, bu ülkenin kültür hayatına Ankara'dan neyin aktığını unutur. Biraz sayalım; liste eksik kalacak, siz tamamlayın.
Müzik. Devlet Konservatuvarı'nın yetiştirdiği ilk kuşak, Türkiye'nin çok sesli müziğini kurdu. Keman sanatçısı Suna Kan bu konservatuvarın ilk öğrencilerindendir. Ankara'da doğup dünyaya açılan piyanist İdil Biret'i, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nın eski salonunda öğrenci kuşaklarının dinlediği konserleri anmak gerekir. Aynı konservatuvardan Ruhi Su çıktı; çok sesli eğitimini halk ezgisine taşıyan, türküyü sahneye ve sınıfa bağlayan ses.
Edebiyat. Sevgi Soysal'ın Yenişehir'de Bir Öğle Vakti (1973), Ankara'nın bürokrat orta sınıfını en keskin anlatan romandır. Mülkiye'den çıkan Cemal Süreya, Ankara'nın sokaklarında yürüyen şiirin adıdır. Bilge Karasu yıllarca Hacettepe'de felsefe okuttu, Ankara'da yazdı. Vüs'at O. Bener, Ankara'nın sessiz, içe dönük, kırık insanlarını yazdı. Bugünün kuşağı için Emrah Serbes'in Behzat Ç.'si, Ankara'nın polisiye dilini, Kızılay'ın, Dikmen'in, Ulus'un sokaklarını edebiyatın ve ekranın konusu yaptı.
Tiyatro. Devlet Tiyatroları'nın Ankara sahneleri, Büyük Tiyatro, Küçük Tiyatro, Şinasi Sahnesi, kuşaklar boyunca bu ülkenin klasik ve çağdaş tiyatrosunu yetiştirdi. Ama Ankara'nın tiyatro hafızasında ayrı bir yeri olan kurum, 1963'te kurulan Ankara Sanat Tiyatrosu, AST'tır. AST, devlet tiyatrosunun yanında bağımsız, toplumcu, Brecht'i ve halkın gündemini sahneye taşıyan bir tiyatroydu; yıllarca Rutkay Aziz'in adıyla birlikte anıldı. 12 Eylül'ün karanlık yıllarında AST'ın salonu, Ankara'nın nefes aldığı birkaç yerden biriydi. Eski Ankaralılar o salonun küçüklüğünü, oyun sonrası kaldırımda süren tartışmaları bilir.
Kitap. Kızılay'daki eski Dost Kitabevi, bir kitapçıdan fazlasıydı: bir buluşma noktası, bir haber merkezi, bir okulun koridoru. "Dost'un önünde buluşalım" cümlesi, cep telefonundan önceki Ankara'nın randevu adresiydi. Olgunlar Sokağı'nın sahafları, Konur Sokak'ın kitapçıları, Yüksel Caddesi'nin imza masaları bu haritanın parçalarıydı. Ankara'da büyüyen bir genç, siyasetini çoğu zaman bu kaldırımlarda öğrendi.
Bilim ve meslek. Türk Tabipleri Birliği, TMMOB ve bağlı odalar, Türkiye Barolar Birliği, kamu emekçilerinin sendikaları Ankara'dadır. Bu ülkenin halk sağlığı, mühendislik, hukuk ve kamu yönetimi üzerine en ciddi raporları Ankara'daki meslek örgütlerinin masasında yazılır. Mülkiye, ODTÜ, Hacettepe, Ankara Üniversitesi kuşaklar boyunca bu ülkenin kamu aklını yetiştirdi; yalnızca bürokratlarını değil, o bürokrasiye en sert eleştiriyi yöneltenleri de.
İşte bu yüzden Ankara bir memur kenti değil, bir kamu kentidir. Kamu emekçisinin, kamusal bilginin, kamusal sanatın kenti.
Öteki Ankara: Tepelerdeki şehir
Şimdi Jansen planının dışında kalan Ankara'ya dönelim.
1940'ların sonundan itibaren, özellikle 1950'lerde, Anadolu köyü çözülmeye başladı. Marshall Planı'yla gelen traktörler bir yandan tarımı makineleştirdi, öbür yandan topraksız köylüyü ve ortakçıyı işsiz bıraktı. Kente, fabrikaya, inşaata akan bu insan selinin ilk durağı Ankara oldu; çünkü Ankara inşaat halindeydi ve iş vardı.
Ama konut yoktu. Planlı kent, kendisini inşa eden işçiye yer ayırmamıştı. Bunun üzerine işçiler, kentin çevresindeki hazine arazilerine, tepelerin yamaçlarına, bir gecede, el birliğiyle evler kondurdu. Kanun, damı örtülmüş bir evin yıkılmasını zorlaştırdığı için bu evlerin bir gecede bitmesi gerekiyordu. Gecekondu sözcüğü böyle doğdu ve Ankara'nın kendi sözcüğü olarak bütün ülkeye yayıldı.
Altındağ, Hıdırlıktepe, Gültepe, Çinçin, Mamak, Tuzluçayır, Dikmen Vadisi'nin yamaçları, Keçiören'in eski bağ evlerinin arası: Ankara'nın tepeleri on-yirmi yıl içinde gecekonduyla doldu. 1960'ların sonunda Ankara nüfusunun yarıya yakını gecekonduda yaşıyordu.
Bir gecede kurulan kültür
Gecekondu yalnızca bir barınma biçimi değildi; bir kültürdü, hem de bu ülkenin en büyük kentsel kültürlerinden biri.
Gecekondu mahallesi devletin yapmadığını kendisi yaptı. Su borusunu imeceyle döşedi, elektrik direğini kendi dikti, okul arsasını kendi ayırdı, minibüs hattını kendi kurdu. Hemşehri dernekleri, cemevleri, kahveler, bakkalın veresiye defteri, kapı önünde oturan kadınların dayanışması bu mahallelerin yaşam ağıydı. Bir aile işsiz kalırsa sokak bilirdi; bir düğün olursa bütün mahalle katılırdı. Köyün dayanışma geleneği kentin yoksulluğuyla birleşti ve ortaya ne tamamen köylü ne tamamen kentli, yeni bir emekçi kültürü çıktı.
Bu kültürün müziği de Ankara'nın oldu. Ankara havası, kaşık, çiftetelli; köy düğünlerinden gelip gecekondu düğün salonlarına, oradan Ulus'un pavyonlarına ve gazinolarına inen bir çalgı geleneği. Klarnetçiler, darbukacılar, kemancılar; "Ankaralı" lakabıyla anılan, gündüz başka işte çalışıp gece çalan bir müzisyen emekçi kuşağı. Ankara'yı bilen bilir: bu kentin oyun havası, gecekondunun yaşama sevincinin sesidir.
Ve gecekondu mahalleleri siyasallaştı. 1960'ların ve 1970'lerin Ankara'sında Mamak'ın, Tuzluçayır'ın, Altındağ'ın sokakları, kendi okulunu, kendi suyunu, kendi tapusunu talep eden örgütlü bir mahalle hareketinin sahnesiydi. Gecekondu emekçisi kent hakkını, adını bilmeden, pratikte talep etti. 12 Eylül bu mahallelere tankla girdi. Aynı Mamak'ın adı, 12 Eylül'den sonra askeri cezaevinin adı olarak hafızalara kazındı; 12 Eylül Dosyası'nda anlattığımız işkencelerin önemli bir kısmı orada yaşandı. 13 Aralık 1980'de on yedi yaşındaki Erdal Eren, Ankara Merkez Kapalı Cezaevi'nde idam edildi. Tunç Başaran'ın Uçurtmayı Vurmasınlar'ı (1989) yıllar sonra o cezaevinde çekildi.
Düttürü Dünya: Bir gecekondunun son baharı
Ankara'nın gecekondusunu perdeye en iyi taşıyan filmlerden biri, Zeki Ökten'in 1988 yapımı Düttürü Dünya'sıdır. Senaryosu, Kapıcılar Kralı'nın, Çöpçüler Kralı'nın, Köşeyi Dönen Adam'ın senaristi Umur Bugay'a aittir. Başrolde Kemal Sunal var; ama bu, bildiğimiz güldüren Kemal Sunal değil. Film üçte iki dram, üçte bir komedidir ve gülmenin altında boğazınızda bir düğüm bırakır.
Kemal Sunal, kırkını geçmiş klarnetçi Mehmet'i oynar. Mehmet geceleri Ulus'taki bir pavyonda çalar. Darbukacı arkadaşı ve komşusu Rıfat ile birlikte çıkarlar sahneye. Pavyonun vestiyerinde, yaşlanmış eski bir güreşçi olan Pehlivan çalışır; müziğin durduğu bir arada sahneye çıkıp bir sandalyeyle güreşir ve salon, giderek büyülenmiş gibi, onu izler. O sahne, Ankara'nın gece emekçilerinin hem gururunu hem kırılganlığını tek bir görüntüde toplar.
Mehmet, karısı ve üç çocuğuyla bir gecekonduda yaşar. Kendi bestelerini kasete okutma hayali vardır. Ama borç boğazındadır; gündüzleri de iş arar, gece pavyona yorgun yetişir, sahneye çıkmadan uyuklar. Sokakta çakmak doldurur. Karısı gece mesaisinden, rakı masalarından hoşlanmaz.
Filmin ana çatışması tam da bu yazının konusudur: Mehmet'in ailesinin oturduğu arsa, kayınbiraderin üzerinedir ve kayınbirader onu müteahhide satmıştır. Gecekondu yıkılacak, yerine üç katlı bir apartman yapılacaktır. Mehmet'in gidecek yeri yoktur.
Bir sahne daha var ki bugün izleyince insanın tüyleri diken diken olur: Mehmet sokakta çakmak doldururken, mahallenin kadınları ellerinde boş tencere ve tavalarla, onları birbirine vurarak, pahalılığa karşı mitinge yürür.
Filmin geçtiği mahallenin, mahallelilerin anlatımına göre, Hıdırlıktepe olduğu söylenir; Ulus'un, Kale'nin hemen yanındaki, Altındağ tepelerinden biri. Film, Ulus'un pavyonu ile tepedeki gecekondu arasında gider gelir; yani planlı Ankara'nın eski merkeziyle o merkezin hemen üstünde, plan dışında büyüyen yoksul Ankara arasında.
Neden 1988?
Filmin yılı tesadüf değil. 1980'lerin Özal Türkiyesi'nde iki şey oldu. Birincisi, 24 Ocak kararları ve 12 Eylül ile ücretler bastırıldı; enflasyon yüzde 70'leri aştı. Kadınların tencere tava ile yürümesi bu yüzdendir. İkincisi, 1984'te çıkarılan 2981 sayılı imar affı yasası ile gecekondu, ilk kez bir rant nesnesine dönüştü. Gecekondu sahibi ya da arsanın kâğıt üstündeki sahibi, tapu tahsis belgesiyle müteahhide "kat karşılığı" arsa verebilir hâle geldi. Gecekondu mahallesi, yap-sat apartmanlarının mahallesine dönüşmeye başladı.
Düttürü Dünya, bu dönüşümün tam ortasında çekildi. Kayınbiraderin arsayı müteahhide satması, bir aile dramı değil, bir dönemin sınıf dramıdır: gecekondunun içindeki emekçi, arsanın üstündeki rantın önünde fazlalık hâline gelir. Bir zamanlar imeceyle kurulan mahalle, şimdi tapu sahibiyle kiracının, müteahhitle çalgıcının ayrıştığı bir piyasaya döner.
Mehmet'in klarneti, bu ayrışmanın yasını tutar. Film bize şunu söyler: Gecekondunun bittiği yer, rantın başladığı yerdir; ve o rant, gecekonduyu kuranın değil, arsayı satanın cebine girer.
Bugün: Yoksulluğun kaçışı, Mamak ve Keçiören
Düttürü Dünya'nın Hıdırlıktepe'si bugün kentsel dönüşüm şantiyesidir. Hıdırlıktepe, Atıfbey ve İsmetpaşa mahallelerini kapsayan dönüşüm projesinde 2024 sonuna kadar binlerce yapı yıkıldı. Mehmet'in gecekondusu bugün olsaydı, büyük olasılıkla bir TOKİ bloğuna ya da bir "rezidans"a yer açmak için çoktan yıkılmış olurdu.
Yoksulluk Ankara'dan gitmedi. Sadece yerini değiştirdi, biçimini değiştirdi. Bugün Ankara'nın yoksulluğunun iki büyük adresi var: Mamak ve Keçiören.
Mamak
Mamak, Ankara'nın doğusunda, gecekondu tarihinin en derin izlerini taşıyan ilçedir. Nüfusu Türkiye'nin pek çok ilinden kalabalıktır. Uzun yıllar kentin çöplüğü Mamak'taydı; Ankara'nın atığı yoksulun kapısına döküldü.
2000'lerin ortasında başlayan "Yeni Mamak Kentsel Dönüşüm Projesi", Türkiye'nin en büyük dönüşüm projelerinden biri olarak duyuruldu. Bugünkü tabloyu yerel basından izleyelim: Yeni Ankara'nın Haziran 2026 haberine göre, 2026'nın ilk çeyreğindeki 325 konutluk teslimle birlikte evini alan hak sahibi sayısı ancak 1.363'e ulaşacak. Geriye 8.006 konut kalıyor; bunlar için Ocak 2026'da yaklaşık 56,6 milyar liralık bir "arsa karşılığı inşaat" ihalesi başlatıldı. 190 konutluk 10. etap Şubat 2025'te başladı, hâlâ sürüyor.
Bu rakamları sınıfsal olarak okuyalım. Yirmi yıla yaklaşan bir projede binlerce aile, evinin yıkılmasıyla yeni evinin teslimi arasındaki yıllarda kirada yaşadı ya da dağıldı. "Arsa karşılığı" ihale modeli, yani Mehmet'in kayınbiraderinin yaptığı şeyin kamusal ölçekte tekrarı: kamu arazisi, müteahhide konut karşılığı devredilir; müteahhit hak sahibine düşen payı yapar, gerisini piyasaya satar. Gecekondu sahibi "hak sahibi" olur, ama çoğu zaman yeni dairesinin farkını yıllarca taksitle öder; yani borçlanarak ev sahibi olur. Kiracı ise hiçbir şeyin sahibi olmaz; dönüşüm onu mahallenin dışına iter.
Ve en önemlisi: gecekondu mahallesinin kapı önü, bahçesi, imecesi, komşuluğu, blok sitenin otoparkında ve asansöründe kaybolur. Dönüşüm yalnızca binaları değil, dayanışmanın mekânını da yıkar.
Keçiören
Keçiören'in hikâyesi biraz farklıdır. Bir zamanlar Ankara eşrafının yazlık bağ evlerinin, Etlik bağlarının, meyve bahçelerinin olduğu yer, 1970'lerden itibaren gecekonduyla, 1980'lerden sonra da hızla yap-sat apartmanlarıyla doldu. Bugün Keçiören, nüfusu Türkiye'nin illerinin çoğundan fazla, dar sokaklarına sığmayan bir apartman denizidir.
Keçiören, Düttürü Dünya'nın anlattığı dönüşümün "başarıyla tamamlanmış" hâlidir: gecekondu yıkıldı, yerine apartman yapıldı. Ama yoksulluk bitmedi; dikey hâle geldi. Bodrum katlarında, rutubetli dairelerde, kirası asgari ücretin yarısını yutan evlerde yaşayan emekliler, kayıt dışı işçiler, asgari ücretliler, gündelikçi kadınlar. Ankara Kuzey Girişi gibi büyük projeler bu ilçenin bir kısmını da dönüştürdü; dönüşümün ulaştığı yerde rant, ulaşmadığı yerde eskiyen apartman stoğu ve deprem korkusu kaldı.
Memur kentinin yoksullaşması
Bir de şunu görelim: "memur kenti" Ankara'nın kendisi yoksullaştı. Bir zamanlar orta sınıfın güvencesi sayılan kamu emekçisi maaşı, bugün kirayı ve mutfağı karşılamıyor. Ankara'nın emeklileri, 25 Eylül'de Anayasa Mahkemesi'nin önünde "Para için değil, onurumuz için" diye bekledi; o eylemde Ali Şekeroğlu'nu kaybettik. Yani yoksulluk artık yalnızca tepelerdeki gecekonduda değil, Bahçelievler'deki, Emek'teki, Cebeci'deki eski memur apartmanlarında da yaşıyor. Barınma krizini Avrupa örnekleri üzerinden anlattığımız yazıda söylediğimiz gibi: kriz, evin az olmasından değil, evin kâr aracına dönüşmesinden doğuyor.
Yoksulluğun gölgesi: Uyuşturucu, fuhuş, çete ve geleceksizlik
Bu bölümü yazmak kolay değil; çünkü bu konular genellikle iki biçimde konuşulur ve ikisi de yanlıştır. Ya polis haberinin diliyle ("operasyon", "gözaltı", "şebeke çökertildi") ya da ahlak vaazının diliyle ("gençlik yozlaştı", "aileler çocuklarına sahip çıkmıyor"). Birincisi sorunu asayişe, ikincisi bireye indirger. Biz üçüncü bir yoldan, sınıfın yolundan gideceğiz: uyuşturucu, fuhuş ve çete, yoksulluğun hastalığı değil, yoksulluğun piyasasıdır.
Ostim'den Siteler'e: Bir zamanlar gencin yolu
Eskiden Ankara'nın yoksul mahallelerinde büyüyen bir gencin önünde, zor da olsa, bir yol vardı. Okul bitmezse ya da daha bitmeden, Ostim'e ya da Siteler'e çırak girerdi.
Siteler, Altındağ'ın dibinde, 1960'lardan itibaren büyüyen Türkiye'nin en büyük mobilya üretim bölgelerinden biridir. Marangoz, döşemeci, cilacı, oymacı; binlerce küçük atölye. Gecekondunun çocuğu sabah atölyeye girer, süpürge tutarak başlar, rendeyi, zımparayı, tutkalı öğrenir, on yıl sonra kalfa, sonra usta olurdu. Ostim ise 1967'de kurulan, bugün 6.500'ü aşkın işletmesi ve 65 bini aşkın çalışanıyla Ankara'nın sanayi kalbidir; torna, freze, kaynak, döküm, makine bakım. Çıraklık sömürüydü, ücret düşüktü, iş kazası çoktu; bunu romantikleştirmeyelim. Ama çırak bir zanaat öğreniyordu, bir meslek ediniyordu ve en önemlisi, bir sınıfın içine giriyordu: ustası, kalfası, atölye arkadaşları, sanayi sitesinin kahvesi, sendikası olmasa da dayanışması.
Bu yol bugün daralıyor. Siteler'de kırk yılı aşkın çalışan bir usta, Yeni Ankara'ya şöyle diyor: "Artık makinelerle üretim yapıldığı için çırak yetişmiyor." Usta-çırak ilişkisi neredeyse yok olmuş; üretimin bir kısmı makineye, bir kısmı kayıt dışı çalıştırılan göçmen işçiye kaymış. Keçiören'de kırk üç yıllık bir döşemeci aynı tabloyu öbür taraftan anlatıyor: "Müşteri var ama çırak yok." Kendisini ve eşini "son nesil" diye tanımlıyor.
Ostim de değişti. Bugün Ostim'in öne çıkan kümeleri savunma ve havacılık, raylı sistemler, medikal, iş makineleri. Sanayi büyüdü, ama büyüdükçe küçük atölyenin el emeğine değil, mühendise, CNC operatörüne, sertifikaya, kalite belgesine dayalı hâle geldi. Gecekondunun ortaokulu yarıda bırakmış çocuğu için kapı daraldı.
Bu arada devlet, çıraklığı "meslek eğitimi" adı altında yeniden düzenledi: Mesleki Eğitim Merkezleri, yani MESEM'ler. Kâğıt üstünde okul, pratikte çocuk emeği. Asgari ücretin altında ödenen, sigortası "öğrenci" diye düşük tutulan, iş güvenliği eğitimi olmadan makinenin başına geçirilen çocuklar. İşçi sağlığı ve iş güvenliği raporları, son yıllarda MESEM kapsamında çalışırken yaşamını yitiren çocukları her yıl kayda geçiriyor. Yani eski çıraklığın zanaat öğreten yüzü kayboldu, sömüren yüzü kaldı.
Ustasız kalan çırak, çıraksız kalan usta
İşte bu iki cümle, "Müşteri var ama çırak yok" ile "gençler iş bulamıyor", aynı anda doğrudur. Bu çelişki değil, bir sistemin sonucudur.
Usta açısından bakınca: zanaat ölüyor, çünkü ucuz seri üretim ve kayıt dışı emek el emeğinin fiyatını kırıyor. Usta, çırağına geleceği olan bir meslek vaat edemiyor.
Genç açısından bakınca: TÜİK'in 2025 gençlik verilerine göre 15–24 yaş arasındaki gençlerin yüzde 23,3'ü ne eğitimde ne istihdamda; genç kadınlarda bu oran yüzde 30,9. Yani her dört gençten biri, her üç genç kadından biri, hiçbir kurumun, hiçbir işin, hiçbir okulun içinde değil. Bu gençlerin büyük kısmı Mamak'ta, Keçiören'de, Altındağ'da, Sincan'da, Etimesgut'un yoksul mahallelerinde yaşıyor.
Bir genç düşünün: okulu yarıda kalmış, Siteler'deki atölyeler onu almıyor, Ostim sertifika istiyor, MESEM'de ayda birkaç bin liraya on saat çalışmak var, kurye olmak için motosiklet lazım, asgari ücret de kirayı karşılamıyor. Ve aynı mahallede, aynı sokakta, aynı yaşta bir başkası, yeni telefonu, yeni ayakkabısı, cebindeki parayla dolaşıyor. O paranın nereden geldiğini herkes biliyor.
Kolay yol dediğimiz şey budur. Kolay değildir aslında; en zor, en tehlikeli, en kısa ömürlü yoldur. Ama önündeki bütün öteki kapılar kapandığında, açık kalan tek kapı gibi görünür.
Çete: Lümpenleştirilen gençlik
Son yıllarda Türkiye'de suç örgütleri, kendi işlerini giderek daha çok çocuklara ve çok genç insanlara yaptırıyor. Bunun nedeni basittir: yaşı küçük olana ceza indirimi uygulanır; çocuk ucuzdur, kolay ikna edilir, kolay harcanır.
İstanbul'da görülen bir suç örgütü davasının iddianamesi, bianet'in aktardığına göre, bu mekanizmayı açıkça anlatıyor: örgüt özellikle 15–20 yaş arasındaki gençleri "stratejik hedef" olarak görüyor; örgütle temas kuran çocukların önemli bir kısmı daha önce lokantalarda garsonluk yapmış ya da başka işlerde çalışmış. Yüksek para ve yurt dışına çıkarılma vaadiyle çekiliyor, uyuşturucu ve parayla bağlanıyor, ayrılmak isteyenler tehdit ediliyor. Savcılığın kendi ifadesiyle bu gençler örgüt tarafından "kamikaze dron" gibi kullanılıyor.
Bu cümleye iyi bakın, genç yoldaşlar. Garsonluktan tetikçiliğe uzanan bir yol. Yani çeteye düşen genç, işçi sınıfının dışından gelmiyor; işçi sınıfının en güvencesiz katmanından, kayıt dışı, düşük ücretli, geleceksiz emekten geliyor. Sermaye onu bir tabak taşıyıcısı olarak çok ucuza kullandı; çete onu bir silah taşıyıcısı olarak biraz daha pahalıya, ama çok daha kısa süreliğine kullanıyor. İkisinde de genç bir harcanabilir nesnedir.
TÜİK'in 2025 verilerine göre bir yılda güvenlik birimlerine gelen ya da getirilen çocuk sayısı 609.959. Bunların 196.308'i "suça sürüklenen çocuk" olarak kayda geçmiş; yarıdan fazlası ise suçun failinin değil, mağdurunun ya da tanığının tarafında. Suça sürüklenen çocukların yüzde 41,6'sı yaralama, yüzde 14,7'si hırsızlık, yüzde 9,7'si uyuşturucu kullanma ya da ticareti nedeniyle orada. Resmî dilin kendisi bile "suça sürüklenen" diyor: çocuk suça gitmiyor, oraya sürükleniyor. Sürükleyenin adını koymak ise bize düşüyor.
Marx ve Engels, kapitalizmin işçi sınıfının bir kısmını üretimin dışına iterek lümpenproletaryaya, yani örgütsüz, sınıf bağlarından kopmuş, her işe kiralanabilen bir yoksul katmana dönüştürdüğünü yazar. Bu katman tarih boyunca egemenlerin elinde hem suçun hem de baskının aracı olmuştur: hem çetenin tetikçisi hem grev kırıcının sopası. Ankara'nın yoksul gençliğinin bir kısmını çeteye iten süreç, tam da bu lümpenleştirme sürecidir. Ve bunun karşıtı polis operasyonu değil, sınıfa geri bağlanmaktır: işe, mesleğe, sendikaya, örgüte, dayanışmaya.
Uyuşturucu: Mahallenin yeni ekonomisi
Ankara'nın yoksul mahallelerinde son yirmi yılın en büyük yıkımlarından biri, ucuz sentetik uyuşturucuların yayılmasıdır. Önce "bonzai" adıyla bilinen sentetik kannabinoidler, sonra ucuz uyarıcı haplar ve metamfetamin. Bu maddelerin ortak özelliği ucuzluklarıdır: pahalı uyuşturucular varlıklı semtlerin eğlencesi olarak kalırken, ucuz ve öldürücü olanlar yoksul mahallelerin sokaklarına iner.
Uyuşturucu, yoksul mahallede iki biçimde yaşanır. Birincisi tüketim olarak: geleceği olmayan gencin bugününü uyuşturmasının, sıkıntıdan, işsizlikten, değersizlik duygusundan kaçmasının yolu. İkincisi iş olarak: ufak satıcılık, torbacılık, kuryelik. Mahallede iş yoksa, uyuşturucu ticareti bir istihdam alanına dönüşür. Torbacı genç, zincirin en altındaki, en çok risk alan, en az kazanan, en kolay yakalanan halkadır; tıpkı ana sanayinin taşeron zincirindeki en alttaki işçi gibi. Zincirin tepesindeki kârı ise hiçbir torbacı görmez.
Engels, İngiltere'de İşçi Sınıfının Durumu'nda Manchester'ın işçi mahallelerinde yaygınlaşan içki ve afyon bağımlılığını anlatırken onu işçilerin ahlaki zayıflığına değil, yaşam koşullarının çaresizliğine bağlar: insanı makineden, yoksulluktan, gelecek kaygısından birkaç saatliğine kurtaran tek şey. Aradan yüz seksen yıl geçti; madde değişti, mekanizma değişmedi.
Ve bir şeyi açıkça söyleyelim: uyuşturucuyla mücadele "operasyon" haberleriyle kazanılmaz. Ankara'da sık sık yüz binlerce hap ele geçirildiği duyuruluyor; ama sokaktaki fiyat düşmüyor, mahalledeki genç ölmeye devam ediyor. Çünkü talep yerinde duruyor; talebi yaratan geleceksizlik yerinde duruyor. Bağımlıya ceza değil tedavi, mahalleye polis değil gençlik merkezi, spor sahası, kütüphane, iş ve meslek lazım.
Fuhuş: Bedenin son meta olduğu yer
Yoksulluğun en sessiz konuşulan sonucu, kadınların ve genç insanların bedenlerini satmak zorunda bırakılmasıdır.
Ankara'nın bu konuda uzun ve acı bir tarihi var. Düttürü Dünya'nın Ulus'undaki pavyonlar, bir yandan çalgıcının, öte yandan masalara oturtulan genç kadınların emeğiyle dönen bir gece ekonomisiydi. O kadınların çoğu da gecekondudan, yoksul taşradan, kötü bir evlilikten ya da borçtan geliyordu. Film bunu da gösterir: pavyon, gecekondunun hem erkeğini hem kadınını tüketen yerdir.
Bugün bu ekonomi biçim değiştirdi. Pavyon azaldı, "eskort" ilanları, sosyal medya hesapları, masaj salonu görünümlü mekânlar, "şeker baba" uygulamaları çoğaldı. Ankara'da düzenli aralıklarla "fuhuş operasyonu" haberleri yapılıyor; o haberlerde de yine zincirin en altındaki kadın yakalanıyor, zincirin tepesindeki aracı, mekân sahibi, "patron" çoğu zaman görünmüyor. Bu ekonominin en savunmasız halkası ise göçmen kadınlardır; belgesiz, dil bilmeyen, sınır dışı edilme korkusuyla susturulan kadınlar. Türkiye'de göçmen kadınlar ve seks ticareti üzerine yapılan akademik çalışmalar, bu kadınların önemli bir kısmının borç, aldatma ve zorla bu ekonomiye sokulduğunu gösteriyor.
Burada da iki yanlıştan kaçınalım. Birincisi, bu kadınları ve gençleri suçlamak. Bedenini satmak zorunda kalan, kendi ahlakının değil, sistemin mahkûmudur. İkincisi, bunu bir "özgür seçim" olarak romantikleştirmek. İşsizlik, borç, kira ve aile baskısının dört bir yandan sıkıştırdığı bir genç kadının "seçimi", Marx'ın işçi için söylediği "özgürlük" gibidir: ya emeğini satarsın ya açlıktan ölürsün. Kapitalizm, her şeyi metaya çevirir; insanın bedeni de bu metalaşmanın son durağıdır.
Bu bir ahlak sorunu değil, bir sınıf sorunudur
Bütün bu tabloyu bir araya getirelim.
| Egemen anlatı | Sınıfsal okuma |
|---|---|
| "Gençlik yozlaştı, değerlerini kaybetti" | Gençliğin önündeki meslek, iş ve gelecek kapıları kapatıldı |
| "Aileler çocuklarına sahip çıkmıyor" | Aileler iki işte, uzun mesaide, borç içinde; çocuğa ayıracak zamanları ellerinden alındı |
| "Gençler çalışmak istemiyor, kolay para istiyor" | Çalışmanın karşılığı kirayı ödemiyor; "zor yol" bile geleceği garanti etmiyor |
| "Uyuşturucuyla mücadele = operasyon" | Talebi yaratan geleceksizliktir; torbacı zincirin en altıdır, tepe görünmez |
| "Fuhuş ahlaksızlıktır" | Bedenin metalaşması, yoksulluğun ve borcun en son sonucudur |
| "Çete üyesi suçludur" | Çocuk, garsonluktan tetikçiliğe sürüklenen güvencesiz bir emekçidir |
| "Bu mahallelerin kaderi" | Bu mahalleler bir zamanlar Ostim'in, Siteler'in, inşaatın emek deposuydu; kader değil, terk edilmişlik |
Bu tablonun sağ sütunu bize şunu söyler: Ankara'nın yoksul mahallelerindeki gençliği "kurtarmak" diye bir şey yoktur; o gençliğin sınıfına geri dönmesini sağlamak vardır. Bir atölyede meslek öğrenen, bir sendikada örgütlenen, bir mahalle derneğinde futbol takımı kuran, bir kütüphanede ders çalışan, bir koroda türkü söyleyen genç, çetenin ve torbacının elinden alınmış bir gençtir.
Gecekondu mahallesinin eski imecesi tam olarak budur: kimseyi yalnız bırakmamak. Mahallenin örgütlü olduğu yerde gencin sığınacağı bir ağ vardır; ağ dağıldığında boşluğu başkası doldurur. Örgütlülük, lümpenleşmenin panzehiridir. Gecekondunun dayanışma ağı kentsel dönüşümle, göçle, bireyselleşmeyle dağıldıkça, o boşluğa torbacı ve çete yerleşti.
Bir zamanlar sığınak olan kent
Ve Ankara'nın aynasında son bir görüntü. 1930'larda Ankara, Avrupa savaşından kaçan sürgünlere, seçerek de olsa, kapısını açmıştı. Bugün başka bir savaştan, Suriye'den kaçanlar, Ankara'nın en yoksul gecekondu mahallelerinde, Altındağ'da, eski gecekondu emekçilerinin yanında yaşıyor. Ağustos 2021'de Altındağ'da Suriyelilere yönelik saldırılar yaşandı. Yoksulun yoksula düşman edilmesi, sermayenin en eski oyunudur. Irkçılık üzerine yazımızda da söylediğimiz gibi: göçmen ile yerli yoksul arasındaki karşıtlık doğal değildir; kurulur. Gecekonduyu kuran Anadolu köylüsü ile bugün aynı tepelerde yaşayan mülteci, aynı sınıfın farklı kuşaklarıdır.
Ankara'nın direniş hafızası
Ankara başkenttir; bu yüzden bu ülkede hakkını arayan herkesin yolu er geç Ankara'ya düşer. Bu, Ankara'yı yalnızca devletin değil, itirazın da başkenti yapar.
Ocak 1991'de Zonguldak madencileri "Ankara'ya yürüyoruz" diye yola çıktı; yürüyüş Mengen'de durduruldu ama Türkiye işçi sınıfının belleğine kazındı. 1990'larda kamu emekçileri, sendika hakları olmadığı hâlde Ankara'da örgütlendi; memur sendikacılığı Ankara sokaklarında doğdu. Aralık 2009'dan Mart 2010'a kadar Tekel işçileri, 78 gün boyunca Sakarya Caddesi'nde, Ankara ayazında, naylon çadırlarda direndi; Ankaralılar onlara çorba taşıdı. Haziran 2013'te Kızılay'da Ethem Sarısülük vuruldu. 10 Ekim 2015'te "Emek, Barış, Demokrasi" için Ankara Garı'nın önünde toplananlar katledildi; yüzü aşkın insanımızı kaybettik. 10 Ekim Dosyası o günü ve yitirdiklerimizi anlatıyor. Bu yıl 16 Eylül'de Akbelen köylüleri Danıştay'ın önünden bakanlığın kapısına yürüdü. 25 Eylül'de emekliler Anayasa Mahkemesi'nin önündeydi.
Ankara'nın meydanları, Kızılay, Güvenpark, Sıhhiye, Tandoğan, Abdi İpekçi, bu ülkenin emekçilerinin hesap sorma adresleridir. Ankara'yı "devletin kenti" diye anlatan, bu meydanları unutur.
Devletin Ankara'sı, halkın Ankara'sı
Bütün bu tarihi bir tabloda toplayalım.
| Devletin Ankara'sı | Halkın Ankara'sı |
|---|---|
| Bakanlıklar, Genelkurmay, Saray | Gecekondu, kahve, cemevi, hemşehri derneği |
| Jansen'in planı, Yenişehir | Planın dışında, bir gecede kurulan tepeler |
| Sürgün bilim insanlarını "işe yaradığı kadar" alan devlet | Onların bilgisini taşıyan öğrenciler, hekimler, öğretmenler |
| 1948 tasfiyesi, Köy Enstitülerinin kapatılması | Hasanoğlan'ın, DTCF'nin, konservatuvarın yetiştirdikleri |
| Mamak Askeri Cezaevi | Mamak'ın, Tuzluçayır'ın örgütlü mahalleleri |
| İmar affı, kat karşılığı, kentsel dönüşüm ihalesi | Klarnetçi Mehmet, tencere tava ile yürüyen kadınlar, hak sahibi olamayan kiracı |
| "Memur kenti" | Kamu emekçisinin, öğrencinin, meslek örgütünün kenti |
| Meclis'in kapısı | Güvenpark'ın, Sakarya Caddesi'nin, Gar'ın önü |
| Rantın Ankara'sı | Kamunun Ankara'sı |
Ankara bu iki sütunun mücadelesidir. Ve Ankara'ya sahip çıkmak, ikinci sütuna sahip çıkmaktır.
Sınıf vizyonuyla Ankara'nın Türkiye içindeki görevi
Peki bugün, yüz üç yaşındaki başkentin bu ülkede görevi ne olmalı? Sınıf vizyonuyla birkaç ilke koyalım.
Ankara kamunun kenti olmalıdır. Ankara'nın kuruluş fikri, hiçbir şeyin olmadığı yerde kamusal olanı kurmaktı: kamu üniversitesi, kamu tiyatrosu, kamu konservatuvarı, kamu hastanesi. Bugün bu kurumların her biri piyasaya açılıyor, özelleştiriliyor, içi boşaltılıyor. Ankara'nın görevi, bu kurumları savunmak ve genişletmektir. Kamu üniversitesinin parasız, kamu tiyatrosunun ucuz, kamu hastanesinin erişilebilir olması Ankara'nın kendi varlık nedenidir.
Ankara kamu emekçisinin örgütlü sesi olmalıdır. Bu ülkenin en büyük kamu emekçisi yoğunluğu Ankara'dadır. Memur maaşının, emekli aylığının, kamu işçisinin ücretinin mücadelesi bu kentte verilir. Kamu emekçileri yalnızca kendi ücretleri için değil, sundukları kamu hizmetinin niteliği için de örgütlenmelidir. Hekim, öğretmen, mühendis, kütüphaneci: Ankara'nın kamu emekçisi, halkın kamusal hakkının bekçisidir.
Ankara aydınlanmanın kenti olmaya devam etmelidir; ama bu kez aşağıdan. 1930'ların aydınlanması yukarıdan geldi ve sınıfın sınırına çarptı. Bugünün aydınlanması, Hasanoğlan'ın "çalışarak öğrenme" ilkesini, Halkevlerinin mahalleye inen kültürünü, AST'ın toplumcu sahnesini, Dost'un önündeki tartışmayı aşağıdan yeniden kurmakla olur. Bilgi, mülkiyete dokunduğu yerde durdurulmamalı; tam orada derinleşmelidir.
Ankara gecekondunun hafızasını korumalıdır. Kentsel dönüşüm kaçınılmaz bir doğa olayı değildir; bir mülkiyet tercihidir. Dönüşüm, hak sahibini borçlandırmadan, kiracıyı dışarı atmadan, mahalleyi dağıtmadan, mahallelinin kendi meclisleriyle planlanabilir. Yerel yönetime katılım üzerine hazırladığımız kılavuzda anlattığımız semt meclisi modeli, Mamak'ın ve Keçiören'in dönüşümünde mahallelinin söz sahibi olmasının yoludur.
Ankara itirazın başkenti olmalıdır. Bu ülkede hakkını arayan herkesin yolu Ankara'ya düşer. Ankara'nın emekçileri, öğrencileri, meslek örgütleri, Ankara'ya gelen madenciye, köylüye, emekliye ev sahipliği yapmalıdır. Tekel işçilerine çorba taşıyan Ankara, Ankara'nın en güzel yüzüdür.
Ankara yoksulu yoksula düşman etmemelidir. Gecekonduyu kuran Anadolu köylüsünün torunları ile bugün aynı tepelerde yaşayan mülteci, aynı mülksüzlüğün çocuklarıdır. Ankara, 1930'larda faşizmden kaçanlara sığınak olmuştu; bugün de savaştan kaçanların düşmanı değil, sınıf kardeşi olmalıdır.
Somut Görevler
Teşhis bir program değildir. Somut olalım.
-
Kendi mahallenin tarihini yaz. Oturduğun mahalle ne zaman kuruldu, kimler kurdu, suyu nasıl geldi, okulu nasıl açıldı? Mahallenin yaşlılarıyla konuş, kaydet. Gecekondu kuşağı hızla aramızdan ayrılıyor; o hafıza onlarla birlikte gitmesin.
-
Düttürü Dünya'yı izle, sonra Hıdırlıktepe'ye çık. Filmi bir arkadaş grubuyla izleyin, ardından Kale'den Hıdırlıktepe'ye yürüyün. Bugün orada ne var, ne yok, bakın. Bir film gösterimi, bir mahalle yürüyüşüne dönüştüğünde siyasal bir eyleme dönüşür.
-
Kentsel dönüşüm projelerini takip et. Mamak'ta, Keçiören'de, Altındağ'da hangi etap nerede, kaç hak sahibi var, kaç kiracı mahalleden çıkarıldı? Belediye meclis kararlarını, ihale ilanlarını izle. Bilmediğin dönüşüme itiraz edemezsin.
-
Kiracıyı unutma. Dönüşüm tartışmalarında "hak sahibi" konuşulur, kiracı konuşulmaz. Mahallendeki kiracıları bir araya getir; kiracı dayanışması kur.
-
Kamu kurumlarına sahip çık. Devlet Tiyatroları'nın, operanın, kamu üniversitesinin, kamu hastanesinin içinin boşaltılmasına karşı sesini yükselt. Öğrenci biletiyle Büyük Tiyatro'ya git; salon dolu kaldıkça kurum yaşar.
-
Bağımsız kültür yuvalarını destekle. AST'ın, eski Dost'un, Olgunlar'ın sahaflarının bugünkü karşılıkları nerede? Bağımsız tiyatrolara, kitapçılara, sahaflara, kooperatiflere git, alışverişini oradan yap.
-
Ankara'ya gelen itiraza ev sahipliği yap. Madenci, köylü, emekli Ankara'ya geldiğinde yalnız bırakma. Bir termos çay, bir sıcak çorba, bir kalabalık: Tekel çadırlarında öğrendiğimiz dayanışma bu kadar basittir.
-
Mahallenin gencini yalnız bırakma. Ne eğitimde ne işte olan gençler için mahallende ne var? Bir futbol takımı, bir ders destek grubu, bir müzik atölyesi, bir kitap kulübü kur. Torbacının en büyük rakibi, gencin vaktini anlamla dolduran bir dayanışma ağıdır.
-
Ustayla genci buluştur. Siteler'de, Ostim'de, mahallendeki atölyelerde çırak arayan ustalarla iş arayan gençleri bir araya getir. Ama çıraklığın sömürüye dönüşmemesi için sigortanın, ücretin, iş güvenliğinin takipçisi ol; MESEM'lerde çalıştırılan çocukların koşullarını izle ve görünür kıl.
-
Bağımlılığa ceza değil tedavi iste. Belediyelerden ücretsiz, damgalamayan, mahalleye yakın danışma ve tedavi merkezleri talep et. Bağımlı bir genç suçlu değil, hastadır; tedaviye ulaşabilmesi bir kamu hakkıdır.
-
Zincirin tepesini sor. Bir "operasyon" haberi okuduğunda sor: yakalanan kim, zincirin tepesindeki kim? Torbacıyı, mekândaki kadını değil, kârı toplayanı görünür kılan soruyu sormak, ahlak vaazını sınıf analizine çevirir.
-
Mülteci komşunu tanı. Altındağ'da, Mamak'ta yaşayan mülteci ailelerle tanış, çocukların okul sorunlarına, kira sorunlarına ortak ol. Düşmanlığın panzehiri tanışmaktır.
-
Ankara'yı küçümseyene yanıt ver. "Ankara'da yapacak bir şey yok" diyene bu yazıdaki kurumların, insanların, meydanların listesini göster. Ankara'ya sahip çıkmak, önce onun hikâyesine sahip çıkmaktır.
-
Örgütlen. Sendika, meslek odası, mahalle derneği, kent konseyi, öğrenci topluluğu. Gecekondu mahallesini kuran imece, bugün örgütlülükle yaşar.
Sevgili Yoldaşlar,
Yüz üç yıl önce bugün, bir bozkır kasabası başkent oldu. O kasabayı Anadolu köylüsü savundu, Avrupa'nın sürgünleri aydınlattı, gecekondu emekçisi büyüttü. Devlet onu kendi kenti saydı; ama Ankara'yı Ankara yapan, devletin değil, emekçinin ve aklın taşıdığı yüktü.
Ankara'nın denizi yok. Ama Ankara'nın bir tepesi var ki oradan bakınca hem Meclis'i hem gecekonduyu aynı anda görürsünüz. Bu ülkenin hikâyesi o iki manzara arasında yazıldı. Klarnetçi Mehmet'in Ulus'taki pavyondan tepedeki evine yürüdüğü yol, bu ülkenin emekçisinin yürüdüğü yoldur.
Ankara bir yoksul kenttir. Yoksulluğundan utanmayan, yoksulluğunu örgütleyen, bozkırda bir cumhuriyet kurmuş bir kent. Ona "gri" diyenlere, Ankara ayazında Tekel çadırına çorba taşıyan eli, Dost'un önünde bekleyen genci, AST'ın kaldırımında tartışan kalabalığı, Hıdırlıktepe'de bir gecede damı örten aileyi gösterin.
Başkent, devletin oturduğu yer değildir; halkın hesap sormaya geldiği yerdir. Ankara'ya sahip çıkmak, o hesabın kentine sahip çıkmaktır.
Nice yıllara, Ankara.
Yoldaşça.
Bağlantılı yazılarımız
Aydınlanma ve kültür
- Ezgili Yürek: Ruhi Su'yu Genç Yoldaşlara Anlatmak — konservatuvar, Hasanoğlan ve bir yurtseveri yetiştirip cezalandıran devlet
- Tebeşir Kimin Elinde? — Türkiye'de öğretmenliğin sınıfsal hikâyesi, Köy Enstitüleri
- Eğitim Dosyamız Yayında: Okul Kimin? — politeknik eğitim ve sınıf
Ankara'nın hafızası
- 10 Ekim Dosyası Yayında — Ankara Garı katliamı ve yitirdiklerimiz
- 12 Eylül: Bir Sınıf Darbesinin Tarihi, Bilançosu ve Bugünü — Mamak, Erdal Eren ve bir sınıf darbesi
- TİP Dosyası — Behice Boran'dan bugüne
Kent ve barınma
- Maricarmen'in Sedyesi, Elif'in Anahtarı: Avrupa'nın Barınma Krizi ve Evin Sınıfı — evin kâr aracına dönüşmesi
- Kılavuzlar: Yerel Yönetime Katılmak — kent konseyinden halk meclisine
- Nedir Şu Irkçılık Dedikleri Şey? — yoksulu yoksula düşman eden ideoloji
Kaynaklar
- Yeni Ankara — Yeni Mamak Kentsel Dönüşüm'de son durum: 2026'da hangi etaplar teslim edilecek? (Haziran 2026; 1.363 teslim, 8.006 kalan konut, 56,6 milyar TL ihale)
- Ankara Net Haber — Ankara'da mahalle mahalle araştırdık: Kentsel dönüşümün ulaşmadığı bölgeler (Hıdırlıktepe–Atıfbey–İsmetpaşa, Yeni Mamak, Kuzey Ankara Girişi)
- Yeni Ankara — Milyonları ekranlara kilitleyen o filmler Ankara'da çekildi (Düttürü Dünya, Uçurtmayı Vurmasınlar ve Ankara sineması)
- Paul Benjamin Osterlund, FLANÖR — Düttürü Dünya: An Intimate Look at Ankara's Underbelly in the 80's (Haziran 2026; karakterler, Ulus'taki pavyon, gecekondu yıkımı, tencere tava sahnesi)
- Zıtlar Mecmuası — Sinematik Ankara: "Düttürü Dünya" Filmi Üzerine Mektuplar (Hıdırlıktepe, Çinçin, gecekondu ve kentsel dönüşüm)
- bianet — Senaryo yazarı Umur Bugay hayatını kaybetti (Düttürü Dünya senaryosu)
- Ernst Reuter, Komün Bilgisi: Şehirciliğe Giriş, Ankara, 1940
- Sevgi Soysal, Yenişehir'de Bir Öğle Vakti, 1973
Bilgi Müşterekleri — Bilgi Herkesindir. Çoğaltın.







