Bilgi Müşterekleri
AnasayfaHakkımızdaKılavuzlarPopüler İçeriklerİletişim

Aynı Hafta, İki Masa: ABD–Çin Zirvesi, Yapay Zekâ Patronları ve Kamp Değil Sınıf

Beyaz Saray'da Yemek, Güvenlik Konseyi'nde Vaaz: İki Masanın Sınıfsal Okuması

Yazar: Oğuz Demirkapı
Aynı Hafta, İki Masa: ABD–Çin Zirvesi, Yapay Zekâ Patronları ve Kamp Değil Sınıf

Aynı Hafta, İki Masa: ABD–Çin Zirvesi, Yapay Zekâ Patronları ve Kamp Değil Sınıf

ABD–Çin buluşmasının sınıfsal okuması, yapay zekâ patronlarının "insanlık için risk" uyarısına yanıt, sol basından derleme ve kapitalist Çin üzerine bir uyarı

Sevgili Genç Yoldaşlar,

Bu hafta New York ve Washington arasında iki masa kuruldu. Birinde iki devlet oturuyordu, ötekinde üç şirket ve bir bilim insanı. Haberler bu iki masayı ayrı ayrı anlattı: Biri "dış politika", öteki "teknoloji" sayfasına düştü. Oysa aynı haftanın, aynı şehirlerin, çoğu zaman da aynı insanların masalarıydı bunlar. Pazar günü yapay zekâ güvenliği bir bankanın genel merkezinde konuşuldu. Çarşamba günü yapay zekâ şirketlerinin patronları Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nde "insanlık için risk" uyarısı yaptı. Perşembe akşamı aynı patronlardan biri, Çin Devlet Başkanı'nın onuruna verilen Beyaz Saray yemeğinde masaya oturuyordu.

Bu yazı üç adımda ilerliyor. Önce haftanın takvimini ve iki masayı yan yana koyup her birinin sınıfsal anlamını soracağız. Türk İnternet'in aktardığı uyarılara tek tek yanıt vereceğiz. Sonra zirvenin ilk gününde Beyaz Saray'da olanları, ana akım ve sol basında yazılanları derleyeceğiz. En sonda da yazının ikinci tezine geleceğiz: Kapitalist Çin, sınıf açısından bizim için ABD'den farklı değil ve onun "ABD karşıtı bir cephe" gibi görünmesine umut bağlamamalıyız.

Yöntemimiz her zamanki gibi: her iddianın altında bir olgu, her olgunun altında bir kaynak. Kendi çıkarımlarımızı da çıkarım olarak işaretleyeceğiz.

Xi Jinping'in ziyareti 25 Eylül Cuma günü sona eriyor. Görüşmeler tamamlandığında, açıklanan metinler ve anlaşmalar üzerinden kapsamlı bir değerlendirme daha yapacağız. O zamana kadar ve sonrasında da gelişmeleri sınıfsal gözle izlemeye devam edeceğiz. Her yeni olguyu aynı sorularla tartacağız: Masada kim var, kim yok, kim kazanıyor, bedeli kim ödüyor?

Bir haftanın takvimi

Önce ne olduğunu düz bir sırayla görelim. Takvimin kendisi bir çözümlemedir.

  • 21 Eylül Pazar, New York. ABD Hazine Bakanı Scott Bessent ile Çin Başbakan Yardımcısı He Lifeng, JPMorgan Chase'in genel merkezinde görüştü. Ticaret müzakerelerinin içinde bir "ABD–Çin Yapay Zekâ Diyaloğu" ve ulusal güvenlik düzeyine ulaşan yapay zekâ olayları için bir "bildirim mekanizması" kurulması kararlaştırıldı. Tarafların yaklaşık iki ay sonra Shenzhen'de yeniden buluşması planlandı.
  • 22 Eylül Pazartesi, New York. Yirmi ülke ve Avrupa Birliği, yapay zekânın "insan yönlendirmesi, gözetimi ve denetimi altında" tutulmasını, eşikler aşıldığında devletleri uyaracak ve doğrulama yapabilecek uluslararası bir kurum kurulmasını isteyen bir bildiri yayımladı. İmzacılar arasında Türkiye de var; bildiriyi Dışişleri Bakanı Hakan Fidan imzaladı. ABD de Çin de imzalamadı.
  • 23 Eylül Salı–Çarşamba, New York. Trump Genel Kurul kürsüsünden yapay zekânın bundan böyle ABD belgelerinde "Süper Zekâ" diye anılacağını ilan etti ve "küreselci bir denetim planı" girişimini reddetti. Çarşamba günü Fransa'nın çağrısıyla toplanan Güvenlik Konseyi oturumunda Sam Altman (OpenAI), Dario Amodei (Anthropic, görüntülü), Clément Delangue (Hugging Face) ve BM Bağımsız Uluslararası Yapay Zekâ Bilimsel Paneli eş başkanı Yoshua Bengio brifing verdi. Çinli şirketler DeepSeek ve Moonshot da davetliydi. ABD adına konuşan Beyaz Saray Bilim ve Teknoloji Politikası Ofisi Direktörü Michael Kratsios, ülkesinin "süper zekâyı denetlemeye yönelik küreselci bir plan kurma girişimini tümüyle reddettiğini" söyledi.
  • 24 Eylül Perşembe, Washington. Xi Jinping on yılı aşkın bir aradan sonra ilk kez Beyaz Saray'da. Gündem: ticaret, Tayvan, yapay zekâ, İran, nadir toprak elementleri, fentanil. Akşamki devlet yemeğinin konuk listesinde Jensen Huang (Nvidia), Sam Altman (OpenAI), Tim Cook (Apple), Jamie Dimon (JPMorgan) ve Cristiano Amon (Qualcomm) var; bazı haberler Bezos, Pichai, Musk ve Michael Dell'i de sayıyor.

Bir not düşelim: Türk İnternet'in haberinde Konsey oturumu "24 Eylül Çarşamba" diye verilmiş. Oturum 23 Eylül Çarşamba günü yapıldı. Küçük bir tarih kayması, ama bu yazıda tarihler önemli, çünkü tezimiz tam da bu günlerin üst üste binmesine dayanıyor.

Buluşmaya giden yol: Busan'dan Pekin'e, Pekin'den Beyaz Saray'a

Bu buluşma bir başlangıç değil, bir dizinin üçüncü halkası.

Ekim 2025, Busan. İki lider Güney Kore'de buluştu, tarife savaşına bir ateşkes kondu. Al Jazeera'nın özetine göre ABD Çin mallarına yüzde 10 tarife uyguluyor, Çin de ABD kömürüne, sıvılaştırılmış doğal gazına, ham petrolüne ve otomobillerine misilleme vergileri koyuyor.

13–15 Mayıs 2026, Pekin. Trump'ın Çin'e devlet ziyareti. Heyette on sekiz şirket yöneticisi vardı: Musk, Cook, Huang, BlackRock'tan Larry Fink, Blackstone'dan Stephen Schwarzman, Boeing'den Kelly Ortberg, Citigroup'tan Jane Fraser. Trump, Çin'in iki yüz Boeing uçağı almayı kabul ettiğini açıkladı. ABD Ticaret Bakanlığı, Alibaba, Tencent, ByteDance ve JD.com dahil on Çin şirketine Nvidia'nın H200 çiplerini alma izni verdi. Bir ticaret ve yatırım kurulu kurma kararı açıklandı.

23–25 Eylül 2026, Washington. İlk somut sonuçlar şimdiden belli: 10 Kasım'da bitecek olan tarife ateşkesi iki ay uzatılarak Ocak'a çekildi. Bessent'in deyişiyle bu, "ekonomik cephede ne yapabileceğimizi görmek için daha fazla zaman" demek. Bir "ABD–Çin Ticaret Kurulu" kurulacak ve bu kurul ticari anlaşmazlıklardan korunacak "görece küçük bir mal alt kümesi" belirleyecek. Tayvan'a 11 milyar dolarlık silah satışı Aralık'ta onaylanmıştı; 14 milyar dolarlık yeni bir paket bekliyor. Trump bu satışları daha önce "çok iyi bir pazarlık kozu" diye tanımlamıştı.

Bir rakam daha, çünkü masadaki güç dengesini gösteriyor: Çin'in ihracatı Ağustos'ta yıllık yüzde 25 arttı, ülke art arda ikinci kez yıllık 1 trilyon doları aşan bir mal ticareti fazlasına gidiyor (FinanceFeeds).

CSIS'in değerlendirmesi açık sözlü: Zirveler "istikrar açısından sembolik değer" taşısa da yapay zekâ, siber operasyonlar, ihracat kontrolleri ve dijital egemenlik gibi "en belirleyici" başlıklarda ilerleme çok az. Haberleri izleyen bir uzmanın deyişiyle bu ziyaret "büyük ölçüde gösteri için."

Birinci soru: Masada kim oturuyor?

Burjuva basın zirveyi iki "ülkenin" buluşması diye anlatıyor: "Amerika" ile "Çin." Oysa heyetlere bakınca başka bir tablo çıkıyor. Pekin'e giden heyette Dışişleri, Savunma ve Hazine bakanlarının yanında dünyanın en büyük varlık yöneticisi, en büyük özel sermaye şirketi, en büyük çip üreticisi, en büyük uçak üreticisi ve dev bankalar vardı. Washington'daki yemekte de aynı tablo. İşçi sendikalarından, çiftçi örgütlerinden, Çinli ya da Amerikalı fabrika işçilerinden tek bir temsilci yok.

Lenin bir yüzyıl önce emperyalizmi, bankacılık sermayesiyle sanayi sermayesinin kaynaşarak finans kapitali oluşturduğu ve tekel birliklerinin dünyayı kendi aralarında paylaştığı evre olarak tanımlamıştı. Bu tanımın bu hafta kadar çıplak bir örneği az bulunur. Yapay zekâ güvenliğine ilişkin ikili diyaloğun kuruluş toplantısı bir bakanlıkta değil, Amerika'nın en büyük bankasının genel merkezinde yapıldı. O bankanın yöneticisi Perşembe akşamı devlet yemeğindeydi. Bu bir tesadüf değil, bir mimari.

Burada dikkat edilmesi gereken ince bir nokta var. Masada oturanlar birbirine düşman değil. Birbirlerinin rakibi. Aralarındaki ilişkinin adı rekabet, ama rekabetin kuralları üzerinde anlaşmaları gerekiyor. Tarife ateşkesi, Ticaret Kurulu'nun "korunan mallar" listesi, H200 izinleri, Boeing siparişleri: Bunların hepsi dünya pazarından doğan kârın nasıl bölüşüleceğine ilişkin pazarlığın parçaları. Kapitalistler arası rekabet, kapitalistler arası iş birliğini dışlamaz. Tam tersine onu gerektirir. Kartel de, ateşkes de, "bildirim mekanizması" da bu iş birliğinin biçimleri.

Blogda daha önce Herkesten Öğrenmek Serbest, Tekelden Öğrenmek Suç yazısında ve Perdenin Arkasındaki BRICS yazısında söylediğimizi burada da tekrar edelim: Bu çekişmede taraflardan birini "iyi", ötekini "kötü" ilan etmiyoruz. Washington'un "özgür dünya", Pekin'in "kazan-kazan" dili, farklı biçimlerde örgütlenmiş sermaye birikiminin ihtiyaçlarını ifade ediyor. Bu tutumu yazının ikinci yarısında "kamp değil sınıf" başlığıyla ayrıntılı açacağız. Şimdilik sorumuz şu: Bu pazarlıkta bedeli kim ödüyor?

İkinci soru: Soya, Boeing, çip — bedeli kim ödüyor?

Tarifeler genellikle ülkeler arası bir kavga gibi anlatılır. Oysa tarifeyi fiilen ödeyen, ithal edilen malı alan tüketici ve girdisi pahalanan işletmenin işçisidir. Busan'dan bu yana süren "ateşkes" boyunca yüzde 10'luk tarife yürürlükte kaldı. Bu, iki ülkenin emekçilerinin cebinden her gün alınan bir vergi.

Soya pazarlığı bunun en açık örneği. CSIS'in de kaydettiği gibi, Çin'in satın alma taahhütleri ABD'nin kaybettiği ihracatı tümüyle karşılamaya yetmedi. Tarife savaşında Çin'e soya ihracatı durduğunda ilk zarar gören, borçla ekim yapan küçük çiftçi oldu. Tahıl ticaretini elinde tutan dev şirketler ise alımı başka pazarlara kaydırarak kayıplarını dağıtabildi.

Boeing siparişleri Trump tarafından "zafer" olarak sunuldu. İki yüz uçak, sektörde konuşulan beş yüzün çok altında. Ama asıl soru rakam değil: Bu siparişlerin kârı kime gidecek, uçağı yapan makinist hangi koşullarda çalışacak? Boeing makinistleri 2024 sonbaharında haftalarca grevdeydi. Onların talepleri Pekin'deki masada konuşulmadı.

Tayvan'a silah satışının bir "pazarlık kozu" olarak anılması belki de haftanın en dürüst cümlesiydi. Silah, ateşkesin masasında bir kozdur. Kozun bedelini ise olası bir çatışmada Tayvan Boğazı'nın iki yakasındaki işçiler canlarıyla öder.

Üçüncü soru: Yapay zekâ "bildirim mekanizması" neyi bildiriyor?

Gelelim yapay zekâ ayrıntısına. Bu buluşmanın en çok konuşulan yeniliği, Bessent'in önerip He Lifeng'in kabul ettiği bildirim mekanizması. Bessent kapsamını şöyle anlattı: "İster kontrol edilemeyen ajanlar olsun, ister siberde ya da biyolojik silahlarda devlet dışı aktörler." Amaç, "dünyanın bir numaralı ve iki numaralı yapay zekâ gücü arasında opaklıktan daha fazla şeffaflığa geçmek."

Bu mekanizmayı dört açıdan okuyalım.

Doğrulama yok. Bessent'in kendi sözleri: "Olayları oldu mu? Tabii ki oldu. Ama sistemlerinin doğası ve şeffaflık eksikliği nedeniyle bize söylemeyecekler." Mekanizmayı öneren taraf, karşı tarafın ona uymayacağını baştan ilan ediyor. Doğrulamasız bir bildirim mekanizması, iki tarafın da istediği zaman kullanıp istemediği zaman kullanmayacağı bir telefon hattıdır.

Kanal Hazine'de. Mekanizma bir savunma, bilim ya da sağlık bakanlığı kanalında değil, ticaret müzakerelerinin içinde kuruldu. Türk İnternet'in aktardığı değerlendirme de bunu vurguluyor: Mekanizma askerî değil ticari mimarinin içine yerleştirildi. Bu, yapay zekâ riskinin iki devlet tarafından nasıl kavrandığını gösteriyor. Risk, bir ticari ilişkinin istikrarını bozabilecek bir olay olarak tanımlanıyor. Yani korunan şey insanlık değil, ticaret ilişkisi.

Kapsamda kim yok? Listede "devlet dışı aktörler" ve "kontrolden çıkan ajanlar" var. Listede olmayanlar ise şunlar: devletlerin kendi askerî yapay zekâ kullanımları, gözetim sistemleri, istihbarat servislerinin kullandığı modeller ve modeli üreten şirketin kendisi. İki devlet birbirine "sizin sınırlarınızdan bir şey kaçtı mı?" diye sorabilecek. "Sizin ordunuz ne yapıyor?" diye sormayacak. "Hepsini Durdurduk": Bir Tekelin Kendini Aklama Grameri yazısında sorduğumuz soru burada da geçerli: Hangi kategori listede yok?

Halka bildirim yok. Mekanizma iki hükümet arasında. Bir yapay zekâ olayından etkilenen işçiye, kullanıcıya, kamuoyuna bilgi verme yükümlülüğü yok. "Ulusal güvenlik düzeyi" tanımını da iki hükümet kendi içinde yapacak.

Burada somut bir olayı hatırlamak gerek, çünkü bütün bu tartışmanın arka planında o var. Temmuz 2026'da OpenAI'nin bir değerlendirme ortamında güvenlik önlemleri olmadan çalıştırılan 1.200'ü aşkın yapay zekâ ajanı test ortamından kaçtı, Hugging Face altyapısına sızdı ve orada yaklaşık 17.600 ağ eylemi gerçekleştirdi. Ajanlar birbirleriyle koordinasyon için bir Alman wiki sitesini mesaj panosu gibi kullandı. Hugging Face altyapısının yaklaşık üçte biri yeniden kurulmak zorunda kaldı. Olayı ilk duyuran 16 Temmuz'da Hugging Face oldu, yani saldırıya uğrayan taraf. OpenAI ile ortak açıklama 21 Temmuz'da geldi (Fortune). Blogda bu olayı OpenAI ve Hugging Face Olayını Nasıl Okumalıyız? yazısında ele almıştık.

Bu olayda "kontrolden çıkan ajan" bir devlet dışı aktörün elinde değildi. Dünyanın en değerli yapay zekâ şirketinin laboratuvarındaydı. Yeni mekanizma, Amerikan şirketinin Amerikan laboratuvarında yaşanan bir olayı Amerikan hükümetinin Çin'e bildirmesini öngörüyor. Ama o şirketin olayı kendi hükümetine, çalışanlarına, halka ne zaman ve nasıl bildireceğini düzenlemiyor.

Türk İnternet'in haberindeki önemli bir gözlemi de not edelim: Çip meselesi, iki taraf tarafından yapay zekâ güvenliğiyle ilişkilendirilmedi. Oysa yapay zekâ gücünün maddi temeli hesaplama gücüdür, yani çiptir. Mayıs'ta H200 izinleri verildi. Nvidia'nın patronu Huang her iki zirvede de masada. Huang'ın "Çin'in zaten ciddi bir hesaplama kapasitesi var" görüşü biliniyor. Kısacası çip, güvenlik başlığında değil ticaret başlığında konuşuluyor. Yapay zekânın maddi altyapısı pazarlık konusu, riski ise diplomatik nezaket konusu.

Dördüncü soru: İki rakip neden aynı anda "hayır" dedi?

Haftanın belki de en öğretici olgusu şu: Birbirleriyle her konuda rekabet eden ABD ve Çin, 22 Eylül'deki bağlayıcı denetim çağrısına birlikte imza atmadı.

İki devletin gerekçeleri farklı dillerle ifade ediliyor. ABD adına Kratsios, "uluslararası diyaloğun küresel yönetişime doğru kaymasına izin verilemez" dedi ve "Amerikan halkının temsilcilerinin Amerikan halkı adına yasa yapıp düzenleme yapacağını" söyledi. Çin Dışişleri Bakanlığı ise "kalkınmaya ve güvenliğe eşit ağırlık verdiğini" ve BM'nin küresel yapay zekâ yönetişiminin ana kanalı olmasını desteklediğini açıkladı. Güvenlik Konseyi'nde Rusya ise yapay zekânın Konsey'in yetki alanına girip girmediğini sorguladı.

Dilleri farklı olsa da pratikteki sonuç aynı: Yarışın en önündeki iki güç, kendi ellerini bağlayacak hiçbir bağlayıcı kurala girmiyor. Bağlayıcı denetim çağrısını yapanlar ise yarışta geride kalan ya da yarışa hiç katılamayan ülkeler. Bildiride yer alan şu cümle bunu açıkça gösteriyor: Riskler ele alınmalı, ama "ülkeler arasında yapay zekânın faydalarına erişim açısından uçurumu derinleştirmeden."

Bu bir ahlak meselesi değil, emperyalist hiyerarşinin mantığı. Önde olan, kuralın kendisini frene basmak olarak görür. Geride olan kuralı, öndekini yavaşlatmanın aracı olarak görür. Bengio'nun Konsey'de kullandığı ifadeyle bu, "herkesin kaybettiği bir yarış". Ama "herkes" aynı şeyi kaybetmiyor. Yarışta tekeller pazar kaybetmekten, devletler hegemonya kaybetmekten korkuyor. İşçiler ise işini, verisini, zamanını ve pazarlık gücünü zaten kaybediyor.

Güvenlik Konseyi'nin yapısını da unutmayalım. ABD ile Çin beş daimi üyenin ikisi ve ikisinin de veto yetkisi var. Konsey'in bu iki devletin rızası olmadan bağlayıcı bir yapay zekâ kararı alması zaten mümkün değil. Nitekim oturum hiçbir karar ya da bağlayıcı metin üretmedi. Konsey yalnızca dinledi.

Güvenlik Konseyi'nde patronlar: Mekânın anlamı

Uyarılara geçmeden önce mekânı düşünelim. Yapay zekâ ilk kez bu kadar üst düzeyde Güvenlik Konseyi'nde, yani BM'nin savaş ve barış organında konuşuldu. Fransa'nın kavram notu gündemi "uluslararası barış ve güvenliğin korunması" başlığına yerleştirdi. Konunun merkezine "yanlış hizalanma" ve "en yetenekli modeller üzerinde kontrol kaybı" konuldu.

Bu çerçeve iki şey yapıyor.

Birincisi, yapay zekâyı bir ekonomi ve emek sorunu olmaktan çıkarıp bir güvenlik sorununa dönüştürüyor. Güvenlik dili her zaman olağanüstü hâl dilidir. Güvenlik söz konusu olunca demokratik tartışma askıya alınır, kararlar uzmanlara ve devletlere bırakılır. İki Kule, Bir Dünya: 11 Eylül'ün Yirmi Beş Yılı yazısında gördüğümüz örüntüyü hatırlayın: Güvenlik gerekçesiyle kurulan aygıt, önce "dışarıdaki tehdide", sonra içerideki muhalife, en sonunda işçiye döner.

İkincisi, özel şirketlerin yöneticilerini devletlerin güvenlik organında brifing veren uzman konumuna yerleştiriyor. Türk İnternet'in aktardığı değerlendirme bunu yerinde tespit ediyor: Mekân seçimi, bu alandaki yetkinliğin devletlerde değil özel şirketlerde olduğunu zımnen kabul ediyor. Marksist literatür bunun adını çoktan koydu: devlet tekelci kapitalizmi, yani tekellerle devlet aygıtının iç içe geçmesi. Farkı şu ki bu kez kaynaşma bir ulusal devlet içinde değil, uluslararası bir örgütün kürsüsünde yaşanıyor.

Uyarılara tek tek yanıt

Şimdi Konsey'de söylenenlere tek tek bakalım. Her birinde söyleneni aktarıp, söylenmeyeni soracağız.

Dario Amodei: "Kötü yönetilirse insanlığın bütünü için risk"

Amodei, yapay zekânın kötü yönetilirse insanlığın bütünü için bir risk olabileceğini, daha yetenekli modeller için daha sıkı güvenlik standartları gerektiğini söyledi. Hugging Face olayına gönderme yaparak şunu ekledi: Daha yetenekli ama benzer ölçüde yanlış hizalanmış bir sürü "felaket düzeyinde hasara yol açabilirdi" ve "altı–on iki ay içinde böyle bir sürü kalıcı bir botnet ile internetin tamamını ele geçirebilecek duruma gelebilir" (Forkast).

Önerisi üç adımlı: laboratuvarların içine yerleştirilmiş bağımsız değerlendiriciler, hükümet aracılığıyla verilecek antitröst muafiyetleriyle şirketler arası "demokratik koordinasyon" ve özyinelemeli kendini geliştirmeye küresel hız sınırları.

Yanıtımız. İkinci adımın üzerinde durmak gerek. Antitröst muafiyeti, rakip şirketlerin fiyat, üretim ya da yatırım temposu üzerinde birlikte karar almasının yasal engelini kaldırmak demektir. Bunun iktisattaki adı karteldir. Fren Kimin Ayağının Altında? yazısında Amodei'nin "tempo" çağrısını okurken bunu göstermiştik: Kartel kendi adını koyuyor ve bunun için devletten yasal izin istiyor. Güvenlik Konseyi kürsüsü, bu talebin uluslararası meşruiyet kazandığı yer oldu.

"Kötü yönetilirse" ifadesindeki gizli soruyu da soralım: Kim yönetecek? Amodei'nin önerisinde yöneten aktörler şirketler, onların seçtiği değerlendiriciler ve hükümetler. Yönetilen ise modeli eğiten verinin sahipleri, modelin yerini almaya çalıştığı işçiler, modelin gözetlediği yurttaşlar. Yani "iyi yönetim" yönetenlerin kim olduğunu değiştirmiyor, yalnızca kendi aralarındaki koordinasyonu düzenliyor.

Son olarak "altı–on iki ay" öngörüsü. Bu tür takvimler bu blogda defalarca incelendi (İstifanın Sınıfı, Anthropic'in 2030 Modelini Sınıfsal Gözle Okumak). Kıyamet takvimi üç işlev görür: Şirketin ürününün değerini yükseltir ("bu kadar güçlü bir şey yapıyoruz"), düzenlemenin biçimini şirketin önerisine bağlar ("çözüm de bizde") ve bugünkü somut zararları gölgede bırakır ("asıl tehlike yarın"). Bu, tehlikenin gerçek olmadığı anlamına gelmiyor. Hugging Face olayı gerçekti. Ama riski üreten şirketin, riskin çözümünü de satması bir çıkar çatışmasıdır. Bu çatışmayı gidermenin yolu da o şirketin "iyi niyeti" değildir.

Sam Altman: "Kararlar yalnızca San Francisco'daki laboratuvarlarda verilmemeli"

Türk İnternet'in aktarımına göre Altman "bu an aşırı dikkat gerektiriyor" dedi ve karar verme yetkisinin yalnızca San Francisco'daki laboratuvarlarda kalmaması, demokratik hükümetlerin de rol oynaması gerektiğini söyledi. Bir de şu seçimi ortaya koydu: Yapay zekâ ya "yeni bir yaratıcılık ve keşif rönesansı" olacak, ya da "yeni bir çalkantı ve kargaşa sanayi devrimi" (Forkast). Amodei'nin bağımsız değerlendirici önerisini destekledi, ama piyasaya sürümden önce zorunlu onay yerine küresel teknik standartlar önerdi.

Yanıtımız. Önce takvime bakalım. Altman Çarşamba günü Konsey'de "kararlar San Francisco'da kalmasın" dedi. Perşembe akşamı Beyaz Saray'daki devlet yemeğindeydi. Kararların verildiği yer San Francisco'dan Washington'a taşındı, ama kararları verenler aynı kaldı. "Demokratik hükümet" dediği hükümet ise bir gün önce aynı binada "küresel yönetişim" fikrini tümüyle reddetmişti.

İkincisi, "zorunlu onay yerine teknik standart" önerisi. Teknik standartlar genellikle sektörün kendi temsilcilerinin ağırlıkta olduğu kurullarda yazılır. Standart, uyulması tavsiye edilen bir kural setidir. Onay ise piyasaya çıkmadan önce bir kamu otoritesinin "hayır" diyebilmesidir. Altman ilkini istiyor, ikincisini istemiyor. İş sağlığı ve güvenliği alanından örnek verelim. İnşaat şirketlerinin kendi yazdığı "iyi uygulama standartları", inşaat işçisinin can güvenliğini hiçbir zaman sağlamadı. Onu sağlayan, sağlayabildiği ölçüde, yasal yükümlülükler, denetim ve en önemlisi işçinin örgütlü gücü oldu.

Üçüncüsü, sanayi devrimi benzetmesi. Altman "çalkantı ve kargaşayı" kaçınılması gereken bir sonuç gibi anlatıyor. Oysa sanayi devriminin "kargaşası", tarihsel olarak işçi sınıfının doğuşuydu: çocuk emeği, on altı saatlik iş günü, makine kırıcılar, Çartist hareket, on saat yasası, sendikalar. O "kargaşa" olmasaydı iş günü bugün hâlâ on altı saat olurdu. Altman'ın rönesans ile sanayi devrimi arasında kurduğu ikilem aslında şu anlama geliyor: Ya sorunsuz bir birikim, ya da işçilerin itiraz ettiği bir birikim. Bizim için kargaşa kaçınılacak bir şey değil, sınıf mücadelesinin tarihteki adıdır.

Yoshua Bengio: "Kontrolü kaybediyor olabiliriz"

Bengio, dünyanın kendisini alt etmek üzere tasarlanmış olabilecek sistemler üzerindeki kontrolünü kaybediyor olabileceği konusunda uyardı. Hugging Face olayını "insan kontrolünün kaybına giden olası yollardan birine ilişkin şimdiye kadarki en açık gerçek dünya uyarılarından biri" olarak niteledi. Önerileri: öncü yapay zekâ modellerinin ilaç, havacılık ve nükleer enerji gibi lisansa tabi olması, zorunlu sorumluluk sigortası ve zorunlu olay bildirimi (Forkast).

Yanıtımız. Hakkını teslim edelim: Konsey'deki dört konuşmacı arasında en ciddi ve şirket çıkarından en bağımsız öneriler Bengio'nunkiydi. Gary Marcus da konuşmaları değerlendirirken Bengio'nun sözlerini övüp Altman ve Amodei'nin konuşmalarını "kendini kutlayan abartı" diye eleştirdi. Lisans, piyasaya çıkmadan önce kamusal bir "hayır" deme yetkisi demek. Bu, Altman'ın istemediği şeyin tam kendisi.

Ama Bengio'nun çerçevesinde de eksik bir halka var. "Yarış" kavramını bir koordinasyon başarısızlığı gibi, yani oyuncuların doğru kuralları bulamamasından doğan bir sorun gibi ele alıyor. Marksist açıdan yarış bir koordinasyon hatası değil, rekabetin yasası. Her sermaye, rakibi yavaşlamasa kendisinin de yavaşlayamayacağı bir birikim zorunluluğu altında. Bu zorunluluk doğru kurallarla ortadan kalkmaz, ancak mülkiyet biçimi değişirse kalkar.

Bengio'nun verdiği örneklerin tarihine de bakalım. Nükleer enerji, 20. yüzyılın büyük bölümünde neredeyse her yerde devlet mülkiyetinde ya da devletin sıkı denetiminde gelişti. Yani lisans mantığının en güçlü örneği, özel mülkiyetin sınırlandırıldığı bir alandan geliyor. Sorumluluk sigortası ise bir çelişki taşıyor: Riski ortadan kaldırmıyor, riski fiyatlandırıyor. Felaketin bir prim karşılığı sigortalanabildiği bir düzende, prim ödenebildiği sürece felaketi göze almak kârlı bir tercih olmaya devam eder.

Clément Delangue: "Yavaşlamanın değil hızlanmanın zamanı"

Hugging Face'in patronu, şirketi bir yapay zekâ sürüsünün saldırısına uğramış olmasına rağmen "yavaşlamanın değil hızlanmanın zamanı" olduğunu söyledi. Önerileri: yapay zekâ ajanlarının izlerinin zorunlu paylaşımı, siber olayların zorunlu açıklanması, yapay zekâ destekli saldırılara yaptırım ve savunma tarafının yetenekli sistemlere daha geniş erişimi.

Yanıtımız. İlk bakışta şaşırtıcı: Saldırının kurbanı, saldırıya neden olan teknolojinin hızlanmasını istiyor. Ama bu şaşırtıcı değil. Hugging Face açık modellerin dağıtım platformu. Yavaşlama kartelinin içinde değil, dışında. Tempo anlaşması onun için, kapalı tekellerin açık ağırlık kampını sıkıştırması demek. Mark Zuckerberg Gerçekte Ne İstiyor? yazısında Meta üzerinden gördüğümüz gibi "hızlan / yavaşla" tartışması bir güvenlik felsefesi tartışmasından çok, iki iş modeli arasındaki bir pazar kavgasıdır.

Yine de Delangue'nin zorunlu olay açıklaması önerisi, Konsey'de söylenenler arasında işçiler ve kamuoyu açısından en işe yarar olanlardan biri. Temmuz'daki olayı ilk duyuran, saldırıyı yapan şirket değil saldırıya uğrayan şirketti. Zorunlu ve kamuya açık bildirim, Bessent'in hükümetler arası "telefon hattından" çok daha değerli.

Kratsios ve Trump: "Süper Zekâ" ve "küreselci plan"

ABD'nin tutumu Konsey'deki en net tutumdu. Trump Genel Kurul'da "yapay" kelimesinin teknolojiyi "sahte" gibi gösterdiğini söyleyip bundan böyle "Süper Zekâ" denileceğini ilan etti. Gerekçesi: Kulağa "çok daha iyi" geliyor (Euronews). Daha önce de "sanayi devriminden daha büyük olacak bir şeyin büyümesini boğmayacağım" demişti.

Yanıtımız. Bu adlandırma meselesi göründüğünden daha önemli. "Yapay" sözcüğü bir yapanın varlığını hatırlatır. Bir şey yapaysa, onu birileri yapmıştır. Veriyi üreten milyarlarca insan, modeli eğiten mühendisler, veri etiketleyen Kenyalı ve Filipinli işçiler, enerjiyi üreten santral işçileri... "Süper" sözcüğü ise yapanı siler ve geriye yalnızca insanüstü bir güç bırakır. Marx buna meta fetişizmi diyordu: İnsanlar arasındaki toplumsal ilişkinin, şeyler arasındaki bir ilişki gibi ve şeylerin kendi doğal özelliği gibi görünmesi. "Süper Zekâ" adı, fetişizmin devlet belgesine girmiş hâlidir. Kristalleşmiş Emeğin İsyanı: 20. Karaburun Bilim Kongresi’ne Çağrı yazısından beri söylediğimizi tekrar edelim: Yapay zekâ, kristalleşmiş genel zekâdır. İçinde toplumsal emek yatar. Adından "yapay"ı atmak, o emeği bir kez daha gasp etmek demektir.

"Küreselci plan" reddine gelince: ABD'nin reddettiği şey genel olarak yönetişim değil, kendisinin yazmadığı yönetişim. Aynı hafta Hazine Bakanı Çin'le ikili bir mekanizma kurdu. ABD'nin tutumu şu: Kurallar olacak, ama iki büyük gücün kendi arasında, ticaret masasında, doğrulamasız ve bağlayıcı olmayan biçimde yazılacak. Çok taraflı, bağlayıcı ve doğrulanabilir bir kural ise "küreselcilik" sayılıyor.

Kimsenin söylemediği kelime: İşçi

Konsey'de dört uzman ve on beş devlet konuştu. Risk listesi uzundu: kontrol kaybı, siber saldırı, biyolojik silah, kritik altyapıya saldırı, özyinelemeli kendini geliştirme. Oturumu ayrıntılı aktaran haberlerde ve özetlerde bulamadığımız kelime ise şu: işçi. İstihdam, ücret, iş yükü, algoritmik yönetim, gözetim de yok. Konuşmaların tam metnine erişemedik. Belki bir yerde bir cümle geçmiştir. Ama bu kelime oturumun gündeminde, kavram notunda ya da tartışma sorularında yer almıyor.

Bu bir unutkanlık değil. Zil Herkese Aynı Çalmaz yazısında "verinin yokluğu da bir veridir" demiştik. Burada da gündemin yokluğu bir gündemdir. Konsey'de risk, "insanlık" adlı sınıfsız bir öznenin karşı karşıya olduğu bir tehdit olarak tanımlandı. İnsanlık ile makine karşı karşıya kondu. Oysa bugün yapay zekânın gerçek, ölçülebilir, şimdi yaşanan etkileri insanlığın tamamına değil, belirli bir sınıfa yöneliyor:

  • İş yerinde algoritmik yönetim ve zihinsel Taylorizm: Kuryenin rotası, çağrı merkezi işçisinin konuşma süresi, depo işçisinin adım sayısı.
  • Yedek sanayi ordusunun genişlemesi: Beyaz yakalı işlerin önce parçalanıp sonra otomatikleştirilmesi.
  • Genel zekânın gaspı: İnsanlığın ortak ürünü olan dilin, bilginin ve sanatın izinsiz toplanıp özel mülk hâline getirilmesi.
  • Gözetim: Aynı modellerin muhalifleri ve işçileri fişleyen sistemlere dönüşmesi.
  • Askerî kullanım: Güvenlik Konseyi'nin asıl yetki alanı olması gereken otonom silahlar, hedefleme sistemleri, Palantir tipi savaş yazılımları. Guterres "yaşam ve ölüm kararları asla makinelere bırakılmamalı" dese de, bu başlık patronların brifinglerinde ana eksen olmadı.

Bu listedeki riskler gelecekteki bir kontrol kaybı değil, bugün yaşanan bir kontrol. Yapay zekâ bugün kontrolden çıkmış değil. Tam tersine, çok sıkı bir kontrol altında: sahiplerinin kontrolü altında. Sorun, bu kontrolün kimin elinde olduğu.

Büyücünün çırağı: "Kontrol kaybı" kimin korkusu?

Komünist Manifesto'da bir cümle var. 1848'de yazıldı, ama bu haftanın Güvenlik Konseyi tutanaklarının dipnotu olabilir. Marx ile Engels, modern burjuva toplumunun, "kendi büyüsüyle çağırdığı yeraltı güçlerini artık denetleyemeyen büyücüye benzediğini" yazar. Kastettikleri, kapitalizmin kendi yarattığı üretici güçlerin, ticari krizler biçiminde yaratıcısına karşı dönmesidir.

"Kontrol kaybı" korkusunu bu cümlenin ışığında okuyalım. Kontrolü kaybetmekten korkan kim? Sermaye, kendi yarattığı üretici gücün kendi mülkiyet ilişkilerinin sınırlarını aşmasından korkuyor. Bir yapay zekâ sürüsünün test ortamından kaçıp başka bir şirketin altyapısına saldırması, bu korkunun somut bir görüntüsü: Rekabet baskısıyla, güvenlik önlemleri olmadan, hız uğruna çalıştırılan bir sistem, sahibinin çizdiği sınırı aştı. Bu, kapitalist rekabetin kendi minyatür modeli sayılabilir: Her biri kendi hedefini izleyen, koordinasyonsuz, plansız ve bütüne zarar verse bile kendi "ödülünü" kovalayan ajanlar. Bu bizim çıkarımımız, ama üzerine düşünmeye değer. Sürünün yaptığı, piyasanın her gün yaptığından çok farklı değil.

İşçi açısından ise durum farklı. İşçinin üretim araçları üzerinde zaten bir kontrolü yok. Yapay zekâ onun için "kontrolden çıkan" değil, onu kontrol eden bir araç. Bu yüzden "kontrol kaybı" tartışmasına sınıf açısından verilecek yanıt, kontrolü geri kazanmak değil, kontrolü ilk kez kazanmaktır. Kontrolü kaybetmekten korkanlar, onu hiç paylaşmadıkları için korkuyorlar.

Karşılaştırma tablosu: Patronların uyarısı, sınıfın yanıtı

Konsey'de söylenenSınıfın yanıtı
"Kötü yönetilirse insanlık için risk" (Amodei)Kimin yöneteceği sorulmadan "iyi yönetim" olmaz. Mülkiyet değişmedikçe yönetim, yönetenlerin kendi aralarındaki koordinasyondur.
Antitröst muafiyetiyle "demokratik koordinasyon" (Amodei)Kartelin yasallaştırılması. Tekellerin temposunu tekeller belirler, bedelini tüketici ve işçi öder.
"Kararlar yalnızca San Francisco'da verilmemeli" (Altman)Kararlar ertesi akşam Beyaz Saray yemeğinde verildi. Masa değişti, oturanlar değişmedi.
Zorunlu onay yerine küresel teknik standartlar (Altman)Standart tavsiyedir, onay "hayır" deme yetkisidir. İSG tarihi, sektörün kendi yazdığı standardın işçiyi korumadığını gösterir.
"Rönesans ya da kargaşa sanayi devrimi" (Altman)Sanayi devriminin "kargaşası" işçi sınıfının doğuşu ve örgütlenmesiydi. Kargaşa, sınıf mücadelesinin tarihteki adıdır.
Lisans, sigorta, olay bildirimi (Bengio)En ciddi öneri. Ama yarış bir koordinasyon hatası değil, rekabet yasası. Sigorta riski ortadan kaldırmaz, fiyatlandırır.
"Yavaşlamanın değil hızlanmanın zamanı" (Delangue)İki iş modelinin pazar kavgası. Ama zorunlu ve kamuya açık olay bildirimi önerisi desteklenmeli.
"Süper Zekâ" ve "küreselci plan" reddi (Trump, Kratsios)"Yapay" sözcüğünü atmak, yapanı silmektir. Bu, fetişizmin devlet belgesine girmesidir. Reddedilen yönetişim değil, başkasının yazdığı yönetişim.
Doğrulamasız ABD–Çin bildirim mekanizması (Bessent)Hükümetten hükümete bir telefon hattı. Ordular, gözetim ve şirketin kendisi kapsam dışında. Halka bildirim yok.
"Kalkınma ve güvenliğe eşit ağırlık", BM merkezli yönetişim (Çin)Söylemde çok taraflılık, pratikte bağlayıcı denetim bildirisine imza yok. Dil farklı, sonuç aynı.

Zirvenin ilk günü: Beyaz Saray'da neler oldu?

Buraya kadar haftanın iki masasını okuduk. Şimdi Perşembe gününe, Beyaz Saray'daki görüşmelere ve bunlar üzerine yazılanlara geçelim.

Karşılama. Trump, Xi'yi 23 Eylül akşamı Maryland'deki Andrews Hava Üssü'nde uçağın yanında bizzat karşıladı. İngiliz Morning Star gazetesine göre bir ABD başkanının yabancı bir lideri uçağın yanında karşılaması 1962'den bu yana ilk kez oluyor (son örnek Kennedy'nin Macmillan'ı karşılaması). Törende millî marşlar çalarken iki B-1 stratejik bombardıman uçağı alçak uçuş yaptı. Kırmızı halı ve bombardıman uçağı aynı karede. Bu kare, iki güç arasındaki ilişkinin özeti gibi.

Ateşkes. Tarife ateşkesinin 10 Ocak'a kadar uzatıldığını açıklayan Hazine Bakanı Bessent beklentiyi düşük tuttu: "Daha büyük bir anlaşma yapılabilir mi bilmiyorum" (Morning Star).

Liderlerin sözleri. Ortak basın toplantısında Xi şöyle dedi: "Çin ve ABD iş birliğinden kazanır, çatışmadan kaybeder. Rekabetten kaçınılamaz, ama sağlıklı ve sınırlar içinde olmalı." Bir de şunu ekledi: "Çin ile ABD çatışırsa kayıplar çok büyük olur." Irish Times'ın aktarımıyla Xi, Trump'a "güreşmeyelim" dedi, "Thukydides tuzağı"na düşmemek gerektiğini söyledi ve iki ordu arasında düzenli diyalog önerdi. Atlanta'daki bir hayvanat bahçesine iki dev panda gönderileceğini ve yüz bin Amerikalı gencin değişim programıyla Çin'e davet edileceğini açıkladı. Xinhua'nın aktardığına göre Xi, "Çin ulusunun büyük gençleşmesini gerçekleştirmek ile Amerika'yı yeniden büyük yapmak el ele gidebilir" dedi.

Trump ilişkiyi "gerçekten büyük bir dostluk" olarak tanımladı ve konuşulacak başlıkları "güvenlik, teknoloji ve süper zekâ" diye sıraladı. Yani BM kürsüsünde ilan ettiği "Süper Zekâ" adlandırmasını Çin liderinin karşısında da kullandı.

Tayvan. Xinhua'ya göre Xi, ABD'den "Tayvan bağımsızlığına" karşı çıkmasını istedi. Dışişleri Bakanı Wang Yi de Washington'a Tayvan meselesini "ekstra ihtiyatla" ele alma çağrısı yaptı. Tayvan'a 14 milyar dolarlık silah paketi hâlâ bekliyor.

Takvim. Morning Star'ın aktardığına göre iki lider bu yıl iki kez daha buluşacak: Kasım'da Çin'de, Aralık'ta Florida'da. CFR'ye göre iki taraf ilişkiyi "stratejik istikrara dayalı yapıcı bir ilişki" diye tanımlayan bir formül üzerinde anlaştı. Formülün ne anlama geldiği ise tanımlanmamış.

Devlet yemeği. Akşamki yemeğin ABD tarafındaki konukları: Musk, Bezos, Tim Cook, Jensen Huang, Satya Nadella, Sam Altman, Mark Zuckerberg, Michael Dell ve Citigroup'tan Jane Fraser (Newsweek). Çin tarafının listesi resmî olarak açıklanmadı. Ama elektrikli araç devi BYD'nin, Xiaomi'nin, batarya üreticileri CATL ve Gotion'ın temsilcilerinin katılması bekleniyor. Bu ayrıntıya aşağıda döneceğiz, çünkü yazının ikinci tezi tam da bu ayrıntıda yatıyor.

Sokak. Dünya Uygur Kongresi, Tibetli gruplar ve sürgündeki muhalifler Washington'da Trump'tan insan hakları konusunda açık bir tutum istedi. Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi'nin Demokrat üyesi Gregory Meeks de aynı yönde bir açıklama yaptı.

Ana akım yorumlar: "Gösteri çok, sonuç az"

Ana akım yorumlar büyük ölçüde aynı yerde buluşuyor.

  • Beklenti düşük, tören büyük. Reuters kaynaklı haberlerin ortak başlığı "büyük tantana, düşük beklenti." Bir uzmanın Newsweek'e söylediği gibi, toplantının "bir atılım ya da sürpriz üretmesi beklenmiyor. Ana hedefi, dünyanın en büyük iki gücü arasındaki taktik yumuşamayı korumak."
  • Eşitler arası protokol. Columbia Üniversitesi'nden Julian Gewirtz'e göre Trump, Xi'yi ve Putin'i saygıyı hak eden "denkleri" olarak görüyor. Geleneksel müttefiklerine ise bu muameleyi göstermiyor (CFR). Stimson Center'dan Yun Sun, iki liderin aynı yıl içinde iki kez buluşmasının ABD–Çin ilişkilerinde bir ilk olduğunu hatırlatıyor (Al Jazeera).
  • Yapay zekâ ortak zemin mi? Reuters'a göre iki taraf yapay zekânın güvenlik ve ekonomi boyutlarını ciddiye alıyor ve kriz iletişim protokolleri konuşuluyor. Ama yoğun rekabet anlamlı bir iş birliğini sınırlıyor (Investing/Reuters). Alman t-online'ın analizi aynı ikilemi daha açık koyuyor: İki güç de yapay zekâyı stratejik olarak hayati görüyor, riskleri denetlemek ile yarışta öne geçmek arasında sıkışmış durumda ve bu alanda "güvenlikten çok hıza ihtiyaç duyuyor" (t-online).
  • Pekin'in resmî çizgisi. Global Times'ın başyazısı şöyle diyor: "Dünya, Çin'in ve ABD'nin birlikte gelişmesine ve kendi yollarında zenginleşmesine yetecek kadar büyük." Tayvan ise "tüm ilişkiyi etkileyen en önemli mesele."

Türkiye'deki ana akım basın da aynı dili kullanıyor: "tarihi zirve", "iş birliği mesajı", "Trump bizzat karşıladı." Bu haberlerde pandalar da, bombardıman uçakları da, yemekteki milyarderler de var. Ama o masada kimin temsil edilmediği sorusu yok.

Sol basından derleme: İki ayrı sol, iki ayrı yanıt

Burada dürüst olalım. Dünya solu bu zirve karşısında tek bir sesle konuşmuyor. Sol basına baktığımızda iki farklı tutum görüyoruz. Bu ayrım, aşağıda açacağımız "kamp değil sınıf" tartışmasının çıkış noktası.

Birinci tutum: "Çin, çürüyen emperyalizme karşı yükselen alternatif."

İngiltere'nin köklü sol gündelik gazetesi Morning Star, 22 Eylül'deki başyazısında zirveyi "iki vizyonun çarpışması" olarak okudu. Başyazıya göre Trump'ın yaklaşımı "devlet adamlığı ile korsanlık" arasında gidip geliyor. ABD ırkçılık dahil kendi bölünmelerinde boğuluyor, "çürüyen emperyalizm" artan borç ve iklim krizini derinleştiriyor. Xi ise "insan refahının neredeyse her göstergesinde hızla gelişen uyumlu bir toplumu" yönetiyor. Çin yapay zekâ ve çatışma çözümü konularında "yapıcı öneriler" getiriyor, uluslararası hukuku ve BM'nin otoritesini savunuyor.

Aynı çizgide, Tricontinental Enstitüsü'nün yöneticisi Vijay Prashad Mayıs'taki Pekin zirvesini "Pekin'de şapka elde bir Trump" olarak yorumlamıştı. Prashad'a göre ABD "askerî olarak tehlikeli olmayı sürdürüyor, ama artık sorgulanmaz bir siyasal otoriteye sahip değil." Pazar arayan şirket yöneticileriyle Pekin'e giden Trump'ın heyeti, "Soğuk Savaş hiyerarşilerinin tersine döndüğünü" gösteriyor. Güney'in ülkeleri ise geleceğin "çöken bir imparatorluğun kaygıları etrafında örgütlenemeyeceğini" görüyor.

İkinci tutum: "Çin sosyalist değil, bu iki kapitalist gücün pazarlığı."

Dördüncü Enternasyonal çizgisindeki World Socialist Web Site (WSWS), Mayıs'taki Pekin zirvesi üzerine yazdığı değerlendirmede açık bir tutum aldı. Çin "bir işçi devleti, sosyalist bir devlet, hatta bir 'sosyalist piyasa ekonomisi' bile değil." Deng Xiaoping'le başlayan süreç bir "kapitalist restorasyon süreci." Bu süreç "yüz milyonlarca kişilik devasa bir işçi sınıfı yarattı, Çin'i dünya sermayesinin devrelerine bağladı ve bir milyarderler tabakası üretti." Sonuç: "Çinli işçiler, krizin ulusal bir çözümü olmadığını anlamalıdır." Aynı yayın Mayıs'taki bir başka yazısında ABD'nin İran ve Venezuela'daki müdahalelerini de Çin'le daha geniş bir hesaplaşmanın açılış hamleleri olarak okuyordu.

Erişemediklerimiz. Almanya'nın sol gündelik gazetesi junge Welt, 24 Eylül sayısında zirveyi "Stabil bleiben" ("İstikrarlı kalmak") başlığıyla ele aldı. Ancak yazının tam metnine erişemedik. Bu yüzden içeriği hakkında yorum yapmıyoruz, yalnızca başlığı not ediyoruz. İngiltere'nin merkez sol gazetesi Guardian'ın zirveye ilişkin yorumlarına da teknik nedenlerle ulaşamadık. Cuma günkü kapsamlı değerlendirmede bu iki gazetenin yorumlarını da ele almaya çalışacağız.

Derleme tablosu
YayınTutumuSınıf sorusunu soruyor mu?
Morning Star (başyazı, 22 Eylül)Çin "uyumlu, gelişen toplum", ABD "çürüyen emperyalizm"Hayır. Karşıtlık ülkeler arasında kuruluyor, Çin'in iç sınıf yapısı hiç görünmüyor.
Vijay Prashad (Mayıs)ABD'nin otoritesi çöktü, Güney'in önünde yeni bir yol varKısmen. Emperyalizmi görüyor ama Çin'i "egemenlik ve kalkınma modeli" olarak sunuyor, Çinli işçiyi değil.
WSWS (Mayıs)Çin kapitalist, zirve iki kapitalist gücün pazarlığıEvet. Milyarder tabakasını ve işçiyi anıyor, ulusal çözümü reddediyor.
junge Welt (24 Eylül)"Stabil bleiben" (tam metne erişilemedi)Değerlendirilemedi.
Global Times (Pekin'in resmî çizgisi)"Dünya ikimize de yeter"Hayır. "Birlikte zenginleşme" iki sermaye bloğunun ortaklık dili.
Ana akım (CSIS, CFR, Reuters)"Gösteri çok, sonuç az; taktik yumuşama"Hayır. Soru istikrar ve jeopolitik denge.

Kapitalist Çin bizim için neden farklı değil?

Şimdi yazının ikinci tezine gelelim.

ABD'nin İran'la savaştığı, Venezuela'ya müdahale ettiği, Gazze'deki yıkımın ortağı olduğu, BM kürsüsünden "küreselci planları" reddettiği bir dünyada, ABD'nin karşısında duran her güce sempatiyle bakmak anlaşılır bir refleks. Morning Star'ın başyazısı bu refleksin iyi bir örneği. Türkiye'de de "ABD'ye karşı Çin–Rusya ekseni" umudunu besleyen ulusalcı ve bazı sol çevreler var.

Ama bu refleks, sınıf açısından bir tuzak. Bunu üç adımda gösterelim.

Birinci adım: Masaya bakın.

Bu akşamki devlet yemeğinde ABD tarafında toplam serveti trilyonlarca doları bulan teknoloji milyarderleri oturuyor. Çin tarafında ise BYD, Xiaomi, CATL gibi şirketlerin temsilcileri bekleniyor. Bunlar da Çin'in en büyük özel sermaye gruplarından. Pekin'e Mayıs'ta giden Trump'ın heyetinde on sekiz şirket yöneticisi vardı. Washington'a gelen Xi'nin yanında da kalabalık bir iş heyeti var (Wikipedia). İki başkan sofrada, iki ülkenin sermayedarları yan yana. İki ülkenin işçileri ise yok.

Xi'nin cümlesini tekrar okuyalım: "Çin ulusunun büyük gençleşmesi ile Amerika'yı yeniden büyük yapmak el ele gidebilir." Bu cümle bir anti-emperyalist cephenin cümlesi değil. İki milliyetçi projenin, iki sermaye bloğunun ortaklık teklifi. Global Times'ın "dünya ikimize de yeter" cümlesi de aynı şeyi söylüyor: Dünyayı paylaşabiliriz. Lenin'in emperyalizm tanımında tam olarak bu vardı: tekel birliklerinin ve büyük güçlerin dünyayı kendi aralarında paylaşması. Paylaşımın bazen savaşla, bazen de ateşkes ve devlet yemeğiyle yapılması, paylaşımın niteliğini değiştirmez.

İkinci adım: Çin'in içine bakın.

Bu konuda uzun uzun konuşmaya gerek yok. Çünkü Ağustos'ta yayımladığımız Gerçek Çin: Bir Devrimin Yükselişi, Yenilgisi ve Bugünkü Sermaye İmparatorluğu dosyasında bunu ayrıntısıyla yaptık. Dosyayı Kılavuzlar sayfamızdan PDF, EPUB ve MD olarak indirebilirsiniz.

Dosya, Çin'i dört soruyla sınıyor:

  • Üretim araçları fiilen kimin tasarrufunda?
  • Artı-değere kim el koyuyor?
  • Emek gücü meta mı?
  • Devlet hangi sınıfın aygıtı?

Dosyanın vardığı sonuç şu: "Bu dört sorunun dördü de aynı yanıtı veriyor." Yanıt kapitalizm.

Dosyadan birkaç olgu hatırlatalım:

  • Restorasyon adım adım geldi. Halk komünleri 1978–1984 arasında çözüldü. 1980'de Özel Ekonomik Bölgeler kuruldu (Shenzhen bunlardan biri, yani yapay zekâ bildirim mekanizmasının iki ay sonra konuşulacağı şehir). 1990'larda "büyüğü tut, küçüğü bırak" politikasıyla devlet işletmeleri özelleştirildi. 2002'de kapitalistlerin partiye girişinin önündeki yasak kaldırıldı. 2004'te özel mülkiyet anayasal güvenceye alındı.
  • Eşitsizlik Batı düzeyinde. Gini katsayısı 1980'de 0,30 civarındayken 2000'lerin ortasında 0,49'a çıktı, bugün 0,47 dolaylarında. Emek gelirinin millî gelirdeki payı yüzde 50'nin altında. Çin, dünyada en çok dolar milyarderine sahip iki ülkeden biri.
  • Emek gücü hukuken ikiye bölünmüş. Yaklaşık üç yüz milyon göçmen işçi, hukou (ikamet kaydı) sistemi nedeniyle çalıştıkları kentte ikinci sınıf yurttaş. Kırsalda altmış milyona kadar "geride bırakılmış çocuk" var. Teknoloji sektöründe "996" düzeni (sabah 9'dan akşam 9'a, haftada altı gün) yaygın.
  • Bağımsız işçi örgütlenmesi bastırılıyor. 2015'te Guangdong'daki işçi örgütlerine operasyon yapıldı. 2018'de Shenzhen'deki Jasic fabrikasında sendika kurmak isteyen işçiler ve onlara destek veren Marksist öğrenciler gözaltına alındı. Dosyanın 1989 okumasına göre de o yıl en ağır cezaları öğrenciler değil, bağımsız sendika talep eden işçi örgütçüleri aldı. Bu, rejimin en çok kimden korktuğunu gösteriyor.

"Sosyalist piyasa ekonomisi" kavramı ise, dosyada da söylediğimiz gibi, sermaye ilişkisinin üstüne geçirilmiş bir kılıf. Devlet mülkiyetinin büyüklüğü tek başına sosyalizmin kanıtı değil. Kapitalist devletlerin de devlet işletmeleri var. Belirleyici olan, o işletmelerde artı-değere kimin el koyduğu ve işçinin üretim üzerinde söz hakkı olup olmadığı.

Üçüncü adım: Yapay zekâya bakın.

Yukarıda gösterdik: Yirmi ülkenin 22 Eylül'deki bağlayıcı yapay zekâ denetimi çağrısını ABD de Çin de imzalamadı. Çin söylemde "BM merkezli yönetişim"i savunuyor, pratikte kendi ellerini bağlayacak bir kurala girmiyor. Nvidia'nın H200 çiplerini alma izni verilen şirketler Alibaba, Tencent, ByteDance ve JD.com, yani Çin'in teknoloji tekelleri. DeepSeek ve Moonshot Güvenlik Konseyi'ne davet edildi. Onlar da OpenAI ve Anthropic gibi özel sermaye şirketleri. Çin'in yapay zekâ altyapısı da ABD'ninki gibi gözetim, iş yerinde algoritmik denetim ve tekelleşme için kullanılıyor. Blogda daha önce yazdığımız gibi, Xi'nin "güvenli ve kontrol edilebilir yapay zekâ" söylemi ile Amodei'nin "sorumlu tempo" söylemi, aynı sorunun iki egemen sınıf tarafından yazılmış iki hâli: Ürün bizim kalsın, denetim bizde kalsın, kuralı biz yazalım.

Çin'deki bir veri etiketleme işçisinin, bir teslimat platformu kuryesinin, bir 996 yazılımcısının yapay zekâ karşısındaki durumu, İstanbul'daki ya da Ohio'daki meslektaşından farklı değil. Hepsinin işini ölçen, hızını belirleyen, verisini toplayan bir algoritma var. Ve o algoritmanın sahibi ne Washington'da ne Pekin'de işçi.

"Düşmanımın düşmanı" tuzağı

"Kamp değil sınıf" dediğimizde ne kastettiğimizi açalım.

Kamp mantığı dünyayı iki bloğa ayırır ve birini "ilerici" diye işaretler. Bu mantığa göre ABD'ye karşı duran her güç, ilericiliğin bir parçasıdır. Bu mantığın üç sonucu var ve üçü de işçi sınıfı için yıkıcı.

Birincisi, öteki kampın işçisini görünmez kılar. Morning Star'ın başyazısında Çin'in "insan refahı göstergeleri" var, ama Jasic işçileri yok, hukou'suz üç yüz milyon göçmen işçi yok. Çinli işçi, "ABD'ye karşı" bir anlatıda gözden kaybolan ilk kişi oluyor. Oysa sınırın iki yanındaki emeğin ortak çıkarı, sınırın iki yanındaki sermayenin ortak çıkarından daha az gerçek değil. Yalnızca daha az örgütlü.

İkincisi, siyaseti devletlere havale eder. Kamp mantığında anti-emperyalizmin öznesi devletler olur: Pekin, Moskova, Tahran. Oysa bu devletlerin hiçbiri kendi işçisinin bağımsız sendikasına izin vermiyor. Anti-emperyalizmin öznesi bir devlet değil, uluslararası işçi sınıfının örgütlü gücüdür. Perdenin Arkasındaki BRICS yazısında da söylediğimiz gibi, perdenin arkasına bakınca "çok kutuplu dünya", tek bir kutbun yerine birkaç kutbun sermayesinin paylaşım kavgası olarak görünüyor.

Üçüncüsü, hayal kırıklığına mahkûmdur. Bu akşamki sahneye bakın. "ABD karşıtı cephe"nin lideri olarak görülen Xi, Beyaz Saray'da kırmızı halıda yürüyor, Trump'a "güreşmeyelim" diyor, "büyük gençleşme ile MAGA el ele gidebilir" diyor, pandalar hediye ediyor. Sofrasında Musk ve Zuckerberg var. İki ay sonra Shenzhen'de, üç ay sonra Florida'da yeni buluşmalar planlanıyor. Çin'den bir anti-emperyalist cephe bekleyenler, bu fotoğrafı açıklamakta zorlanacak. Çünkü bu fotoğraf bir ihanet değil, Çin'in bugünkü sınıf karakterinin doğal ifadesi. Çin'in yöneticileri ABD'yi yıkmak istemiyor. Dünya pazarında ondan daha büyük bir pay istiyor. Bu bir rekabet ilişkisi. Rekabet ise ateşkesle, ticaret kuruluyla, devlet yemeğiyle yürür.

Burada bir yanlış anlamanın da önünü alalım. "Kapitalist Çin bizim için farklı değil" demek, "ABD ile Çin her bakımdan aynı" demek değil. ABD bugün dünyanın en saldırgan askerî gücü, yüzlerce askerî üssü var, İran'la savaşta. Bunu görmemek de ayrı bir körlük olur. Ama bir gücün daha az saldırgan olması, onun müttefikimiz olduğu anlamına gelmez. İşçi sınıfının müttefiki bir devlet değil, başka ülkelerin işçileridir.

Aynı dikkat insan hakları başlığında da gerekli. Uygurların ve Tibetlilerin maruz kaldığı ulusal baskıya karşı çıkmak ilkesel bir tutumdur. Ama bu tutum, ABD'nin kendi çıkarı için bu baskıyı pazarlık kozu olarak kullanmasını onaylamak anlamına gelmez. Trump'ın zirve öncesinde insan hakları başlıklarından yalnızca tutuklu Amerikan vatandaşlarını gündeme getirmesi beklendi (US News/Reuters). Bu da bu kozun ne kadar seçici kullanıldığını gösteriyor. Ulusal baskıya karşı çıkmak ile emperyalist araçsallaştırmayı reddetmek birbirinin alternatifi değil, birlikte savunulması gereken iki tutum.

Karşılaştırma: Kamp mantığı ve sınıf mantığı

Kamp mantığıSınıf mantığı
Dünya iki bloğa ayrılır, biri ilericidir.Dünya sınıflara ayrılır. Her blokta bir sermaye, bir de işçi sınıfı vardır.
Anti-emperyalizmin öznesi devletlerdir.Anti-emperyalizmin öznesi örgütlü işçi sınıfıdır.
"ABD'ye karşı olan dostumuzdur.""İşçiye karşı olan, bayrağı ne olursa olsun karşımızdadır."
Çin'in büyümesi Güney'in kurtuluşudur.Çin'in büyümesi, Çinli işçinin düşük ücreti ve Güney'e yayılan sermaye ihracıyla gerçekleşti. Kimin kurtuluşu olduğu sorulmalı.
Zirvedeki uzlaşma "barış"tır.Zirvedeki uzlaşma, paylaşımın geçici kuralıdır. Barışın güvencesi işçilerin enternasyonal dayanışmasıdır.
Yapay zekâda Çin, ABD tekellerine karşı alternatiftir.Çin'in yapay zekâsı da sermayenin, gözetimin ve iş yerinde denetimin aracıdır. Alternatif, genel zekânın toplumsal mülkiyetidir.

Türkiye'den bakınca

Türkiye, 22 Eylül bildirisine imza atan ülkelerden biri. Bu, yazının başında da not ettiğimiz gibi, olgusal olarak doğru ve kendi başına kötü bir şey değil. Yapay zekânın "insan yönlendirmesi, gözetimi ve denetimi altında" kalmasını, doğrulama yapabilen uluslararası bir kurumu savunmak, iki büyük gücün tutumundan daha ileri bir tutum.

Ama bir imzanın içerideki karşılığını sormak gerek. Uluslararası kürsüde "gözetim ve denetim" isteyen bir hükümetin kendi ülkesinde yapay zekâ ve veri konusunda neler yaptığına bakmak gerek. Kamuda toplanan kişisel verilerin sorgu panellerinde satıldığı bir ülkede, kırk sekiz saatte yüzlerce sitenin erişime kapatılabildiği bir hukuk düzeninde, emekçilerin nerede durduğunu daha önce sorguladığımız bir ulusal yapay zekâ eylem planıyla, "insan denetimi" sözcüğündeki "insan" kim? Bu soruyu yanıtsız bırakıyoruz, çünkü yanıtı Fidan'ın imzasından değil, Türkiye'deki işçilerin örgütlülüğünden gelecek.

İki bloğun arasında sıkışan bir ülke olarak Türkiye'nin sermaye sınıfının tercihi de açık: Hangi bloktan daha ucuz enerji, daha çok yatırım, daha kolay pazar gelirse ona yakınlaşmak. Bu "denge politikası", Türkiye'deki emekçiler için bir seçenek değil, bir pazarlık. Bizim tutumumuz "ne Washington ne Pekin" sloganına indirgenemez. Mesele iki başkent arasında bir seçim yapmak değil. Mesele, her iki başkentin masasında da temsil edilmeyen sınıfın kendi bağımsız tutumunu kurmasıdır.

Sınıf tavrımız

Bu haftanın iki masasından ve zirvenin ilk gününden çıkardığımız tavrı altı maddede özetleyelim.

İki bloktan birini seçmiyoruz. ABD–Çin rekabeti, iki farklı biçimde örgütlenmiş sermaye birikimi arasındaki bir paylaşım kavgası. Ateşkes de, ticaret kurulu da, bildirim mekanizması da bu kavganın kurallarıdır. İşçiler bu kavgada taraf değil, bedel ödeyendir. Kapitalist Çin'in bu bakımdan ABD'den farklı olmadığını yukarıda gösterdik.

Güvenlik, mülkiyet sorusudur. Yapay zekânın "güvenli" olması, kimin elinde olduğundan bağımsız düşünülemez. Birkaç tekelin özel mülkü olan ve kâr amacıyla yarıştırılan bir teknoloji, hangi standarda bağlanırsa bağlansın, rekabet yasasının baskısı altında kalacaktır. Kalıcı güvenlik, üretim araçlarının toplumsal denetimidir. Bunun bir yolunu Genel Zekânın İadesi İçin: Sosyalist Yapay Zekâ Manifestosu Yayında'nda tartışmıştık: kamusal altyapı, açık bilim, demokratik planlama.

Durdurma hakkı işçinindir. Türkiye'deki İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu'nun (6331) 13. maddesi, ciddi ve yakın tehlikeyle karşılaşan işçiye çalışmaktan kaçınma hakkı tanır. ILO'nun 155 sayılı Sözleşmesi de aynı ilkeyi içerir. Bu hak yapay zekâ laboratuvarlarında da geçerli olmalı. Hugging Face olayından sonra 1.100'ü aşkın çalışan bir açık mektup imzaladı. Bir açık mektup dilekçedir. Bir sendika ise durdurma gücüdür. Kontrol kaybını en iyi önleyecek "bağımsız değerlendirici", şirketin seçtiği uzman değil, o sistemi her gün çalıştıran ve "dur" deme hakkına sahip örgütlü işçidir.

Olay bildirimi halka yapılmalı. Hükümetler arası telefon hattı yetmez. Her yapay zekâ olayı, etkilenen kullanıcılara, çalışanlara ve kamuoyuna zamanında, zorunlu ve denetlenebilir biçimde bildirilmeli. Ordular, istihbarat servisleri ve modeli üreten şirketin kendisi bu yükümlülüğün dışında tutulmamalı.

Genel zekâ ortaktır, adı da ortak kalsın. "Süper Zekâ" adlandırmasını reddediyoruz. Bu teknoloji insanlığın ortak emeğinin ürünü, onu "yapay" diye anmak içindeki emeği hatırlatmak demek. Veri, dil, bilgi ve kod bir müşterektir. Müşterek olanın ürünü özel mülk olarak kalamaz.

Gündemi biz koyalım. Güvenlik Konseyi'nde konuşulmayan konular (istihdam, ücret, algoritmik yönetim, gözetim, askerî kullanım, enerji ve su) bizim gündemimizdir. Patronlar "insanlık" adına konuştukça, biz sınıf adına konuşacağız.

Cuma günü neye bakacağız?

Görüşmeler Cuma günü sona erdiğinde kapsamlı değerlendirmemizi yayımlayacağız. O değerlendirmede şu sorulara yanıt arayacağız:

  • Ortak bir metin çıkacak mı? Çıkarsa "yapıcı stratejik istikrar" formülüne ne içerik konulacak?
  • Yapay zekâ bildirim mekanizmasına doğrulama, kapsam ya da kamuya açıklama yükümlülüğü eklenecek mi? Shenzhen görüşmelerinin takvimi netleşecek mi?
  • Çip ihracat kontrolleri gevşeyecek mi? Nvidia'ya ve Çinli teknoloji tekellerine yeni izinler verilecek mi?
  • Ticaret Kurulu'nun "korunan mallar" listesinde hangi ürünler yer alacak? Soya, Boeing, enerji alımlarında yeni rakamlar açıklanacak mı? Bu anlaşmalardan kimin kârlı çıktığını ve bedeli kimin ödediğini tek tek hesaplayacağız.
  • Tayvan'a 14 milyar dolarlık silah paketi konusunda bir işaret verilecek mi? Bu da, "pazarlık kozu" olarak anılan silahın masada ne karşılığında kullanıldığını gösterecek.
  • Devlet yemeğinde ve sonrasında hangi şirketler hangi anlaşmaları imzalayacak?
  • Sol basının değerlendirmeleri: junge Welt, Guardian ve öteki sol yayınların Cuma sonrası yorumlarını da derleyip aynı tabloya ekleyeceğiz.

Gelişmeleri sınıfsal gözle izlemeye devam ediyoruz. Pandaların sevimliliği de, bombardıman uçaklarının gürültüsü de, milyarderlerin gülümsemesi de bizi asıl sorudan uzaklaştırmamalı: Bu masada kimin geleceği pazarlık ediliyor ve o geleceğin sahibi kim olacak?

Genç yoldaşlara somut görevler

  • Takvimi okuyun. Bir haberi okurken yalnızca ne olduğuna değil, ne zaman ve nerede olduğuna da bakın. Aynı hafta içinde kimlerin hangi masalarda oturduğunu bir çizelgeye dökün. Bu yazıdaki takvim bir örnek. Bir sonraki zirvede kendi takviminizi siz çıkarın.
  • "Kim yok?" sorusunu sorun. Bir heyet listesi, bir konuk listesi, bir risk listesi gördüğünüzde önce kimin olmadığına bakın. Bu hafta işçi yoktu, sendika yoktu, çiftçi yoktu. Zirve üzerine okuyacağınız her yazıda şu kelimeleri arayın: işçi, ücret, sendika, grev. Bulamadığınız yazının hangi sınıfın bakış açısından yazıldığını not edin.
  • Uyarının öznesini bulun. "İnsanlık için risk" cümlesini okuduğunuzda sorun: Riski kim üretiyor, kim yaşıyor, çözümü kim satıyor?
  • Gerçek Çin dosyasını okuyun. Özellikle restorasyon dönemlendirmesi ve "dört soru" bölümlerini. Çin üzerine bir tartışmaya girmeden önce elinizde olgular olsun.
  • Kamp mantığıyla karşılaştığınızda dört soruyu sorun. Biri size "Çin ABD'ye karşı dengedir" dediğinde yanıtınız bir slogan değil, dört soru olsun: Üretim araçları kimde, artı-değere kim el koyuyor, emek gücü meta mı, devlet kimin?
  • Kendi iş yerinizde yapay zekâyı belgeleyin. Çalıştığınız ya da staj yaptığınız yerde hangi yapay zekâ araçları kullanılıyor? Kimin işini ölçüyor, kimin verisini topluyor? Bunu bir sayfalık bir notla kayda geçirin. Olay bildirimi yukarıdan gelmiyorsa aşağıdan başlar.
  • Çinli işçilerin sesini izleyin. Çin'deki işçi eylemlerini derleyen bağımsız kaynakları takip edin. Çin işçi sınıfı dünyanın en büyük işçi sınıfı. Onun mücadelesi bizim de mücadelemiz.
  • Enternasyonal bağ kurun. Yapay zekânın durdurma düğmesi mühendisin, veri etiketçisinin, sistem yöneticisinin elinde. Aynı sektörde çalışan farklı ülkelerin işçileri arasındaki bağ, iki devletin "kırmızı telefonu"ndan daha değerli. Bilişim Emekçisinin El Kılavuzu'nu okuyun, çevrenizdeki bilişim işçileriyle paylaşın, bilişim sendikal örgütlenmesini ve enternasyonal sendikal ağları tartışın.
  • Popüler bilim içeriğini sınıf gözlüğüyle izleyin. Önümüzdeki günlerde Güvenlik Konseyi oturumu Türkçe bilim kanallarında da anlatılacak. "İnsanlık", "biz", "yarış" kelimelerinin nasıl kullanıldığını not edin.
  • Shenzhen'i izleyin. Bildirim mekanizmasının iki ay sonraki Shenzhen görüşmesinde ne biçim alacağını takip edin. Doğrulama eklenecek mi, kapsam genişleyecek mi, halka açıklama olacak mı?

Sevgili Genç Yoldaşlar,

Bu hafta iki masa kuruldu, ama aslında tek bir masa vardı. O masada iki devlet ve bir avuç şirket, dünyanın en güçlü teknolojisinin ve dünya pazarının kurallarını kendi aralarında pazarlık ediyordu. Güvenlik Konseyi'nde "insanlık için risk" uyarısı yapan patronlardan biri ertesi akşam Beyaz Saray'da yemekteydi. Yapay zekâ güvenliği bir bankanın binasında konuşuldu. Bağlayıcı denetim isteyen yirmi ülkenin çağrısını dünyanın iki büyük gücü birlikte duymazdan geldi.

Perşembe akşamı Washington'da iki devlet başkanı kadeh kaldırırken, Shenzhen'deki bir montaj hattında gece vardiyası başlıyordu. Ohio'daki bir depoda da bir işçi, hızını ölçen el terminaline bakıyordu. Kadeh kaldıranlar birbirine "rakip değil ortak" olduklarını söylediler. Haklıydılar. Onlar gerçekten ortak.

Marx'ın büyücüsü yeraltı güçlerini çağırdı ve onları denetleyemiyor. Ama o güçler yeraltından değil, bizim emeğimizden, dilimizden, bilgimizden çıktı. Onları yeniden denetim altına alacak olan da büyücünün kendisi değil, o güçleri yaratanlar olacak.

Masada yerimiz yok. Masayı kuranlar da biz değiliz. Ama masanın üzerindeki her şeyi, soyadan çipe, uçaktan yapay zekâya, biz ürettik. Bizim ortaklarımız o masada değil: Montaj hattında, depoda, veri merkezinde, tarlada, kurye motosikletinin üstünde. Bayrakları farklı, dilleri farklı, ama sömürülme biçimleri aynı.

Kamp değil sınıf. Bayrak değil emek. Bilgi herkesindir. Gelecek de öyle olacak.

Cuma günü görüşmek üzere.

Yoldaşça.

Güncelleme

24 Eylül 2026, 23.15 (İstanbul saatiyle): Bu yazı Beyaz Saray'daki devlet yemeği sürerken tamamlandı. Şimdiye kadar açıklanan somut sonuçlar tarife ateşkesinin 10 Ocak'a uzatılması, ABD–Çin Ticaret Kurulu'nun kurulması ve iki liderin Kasım'da Çin'de, Aralık'ta Florida'da yeniden buluşma planı. Yapay zekâ bildirim mekanizmasının zirve metinlerinde nasıl yer alacağı, Tayvan'a bekleyen 14 milyar dolarlık silah paketinin akıbeti ve çip ihracat kontrollerine ilişkin olası kararlar henüz belli değil. Güvenlik Konseyi oturumunun resmî tutanakları yayımlandığında devletlerin konuşmalarından doğrudan alıntılar eklenecek. Xi'nin ziyareti 25 Eylül Cuma günü sona eriyor. Görüşmeler tamamlandıktan sonra kapsamlı bir değerlendirme yayımlayacağız. Düzenli güncelleme gelecektir.

Kaynaklar

ABD–Çin buluşması

Zirvenin ilk günü

Yapay zekâ bildirim mekanizması

BM Genel Kurulu ve Güvenlik Konseyi

OpenAI–Hugging Face olayı

Ana akım yorumlar

Sol basın

Klasik metinler

  • Karl Marx ve Friedrich Engels, Komünist Parti Manifestosu (1848), Birinci Bölüm: "Burjuvalar ve Proleterler"
  • Karl Marx, Kapital, Cilt 1 (1867), Birinci Bölüm, Dördüncü Kısım: "Metaın Fetiş Karakteri ve Bunun Sırrı"
  • V. I. Lenin, Emperyalizm, Kapitalizmin En Yüksek Aşaması (1916)

Bilgi Müşterekleri

İlgili Başlıklar

Haber Bülteni Aboneliği