Sınıf Yeniden Masada
21. Yüzyılda Sınıflar ve Siyaset Sempozyumunun Açtığı Sorular ve Örgütlenme 2.0 Önerimiz

7 Kasım 2026'da, Ekim Devrimi'nin yıldönümünde ve İlhan Erdost'u andığımız gün, İzmir Mimarlık Merkezi'nde bir salon dolusu insan tek bir soruyu konuştu: Bu kadar dağılmış, bu kadar gözetlenen, bu kadar bölünmüş bir emek dünyasında işçi sınıfı nasıl yeniden siyasal bir güç olur?
Emek Araştırmaları Derneği (Emek-Ar) ile TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi'nin birlikte düzenlediği "21. Yüzyılda Sınıflar ve Siyaset" sempozyumu, iki oturum ve bir forumdan oluşuyordu. İlk oturum "Sınıf Mücadelesinde Yeni Dönem: Olanaklar ve Engeller", ikinci oturum "Türkiye İşçi Sınıfının Birliği" başlığını taşıyordu. Biz de forumda söz alıp Bilgi Müşterekleri'ni tanıttık, düzenin dilinin yoldaşça teşhiri üzerine konuştuk ve Örgütlenme 2.0 gibi deneysel önerilerimizi eleştiriye açtık.
Bu yazı bir tutanak değil. Fuat Yücel Filizler, Esra Işık, Başaran Aksu ve Mehmet Türkmen'in konuşmalarından aldığımız notları kendi bölümlerinde aktarıyoruz; diğer konuşmaların ayrıntısını konuşmacıların kendi metinleri yayımlandığında onların sözüne bırakıyoruz. Burada yaptığımız şey, programın açtığı soruları tek tek ele almak ve bu sorulara bugüne kadar bu blogda biriktirdiğimiz yanıtlarla katkı sunmak.
Özet: On Bir Maddede Sempozyum ve Bizim Yanıtımız
- Sempozyumun en değerli yanı, sınıfı yeniden siyasetin merkezine koyması ve bunu akademisyen, yazar, sinemacı, sendikacı ve toprak direnişçisini aynı masada buluşturarak yapmasıdır.
- Programın iki oturumu doğru bir sırayla kurulmuştu: önce "sınıf nereye gitti" sorusu, sonra "sınıf nasıl birleşir" sorusu.
- Bizim ilk tezimiz şu: İşçi sınıfı küçülmüyor, genişliyor. Beyaz yakalı, öğrenci, kurye, öğretmen, yazılımcı aynı proleterleşme sürecinin içinde.
- Ama genişleyen sınıf aynı zamanda parçalanıyor. Parçalanan şey sınıfın kendisi değil, sınıfın görünürlüğü ve birbirine değme olanakları. Fuat Yücel Filizler'in vurguladığı gibi, bu parçalanmaya verilen yanıtlardan ders çıkarmak için dünyadaki farklı bölgelerin, özellikle de Avrupa'nın deneyimleri dikkatle incelenmeli.
- Yapay zeka bu parçalanmayı hızlandırıyor: Genel zekayı gasp ediyor, kafa emeğini kendi içinde bölüyor, gözetimi işyerinin içine taşıyor.
- Faşist "millileştirme", parçalanmış sınıfa sahte bir birlik sunuyor: sınıf yerine ulus, patron yerine göçmen.
- Bu sahte birliğe karşı gerçek birlik, ortak çıkarın ortak örgütte somutlaşmasıyla kurulur. Bunun için de eski modelin üzerine yeni katmanlar eklemek gerekiyor.
- İkinci oturumda sahadan gelen üç ses aynı yere çıktı: Esra Işık ekoloji mücadelesinin sınıf mücadelesinin doğal bir parçası olduğunu, Başaran Aksu yasallığın bir bariyer olmaması ve gücüyle talep eden bir örgütün dönüştürücü olduğunu, Mehmet Türkmen kendiliğinden eylemliliğin ancak siyasal örgütlenmeyle doğru yöne akabileceğini vurguladılar.
- Forumda biz de bir boşluğa dikkat çektik: Hegemonyanın dili, bize en yakın görünen ortamlarda bile konuşuluyor. Bu dilin yoldaşça teşhir edilmesi ve teşhirin doğru anlaşılması için destek sunulması gerekiyor. Dosyalarımızı, kılavuzlarımızı ve Örgütlenme 2.0 gibi deneysel önerilerimizi bu amaçla eleştiriye açtık.
- Günün bütün konuşmalarının etrafında döndüğü ortak bir soru vardı: Bunca sorun ve bunca somut yaşanmışlık varken neden bir araya gelip örgütlenemiyoruz? Bu soru, önümüzdeki dönemde hepimizin yanıt bulmak için çaba göstermesi gereken asıl alandır.
- Önümüzdeki görev, bu soruyu örgütlenebilenlerin deneyiminden yola çıkarak birlikte araştırmak, dağınık deneyimleri ortak bir çalışma grubunda buluşturmak ve sempozyumu bir son değil, bir başlangıç yapmak.
Şimdi ayrıntıya geçelim.
Yedi Kasım'da İzmir'de
Tarihin seçimi tesadüf olabilir ama anlamı tesadüf değil. 7 Kasım, Ekim Devrimi'nin dünyaya kazandırdıklarını hatırladığımız gün. Sekiz saatlik iş günü, kadınların oy hakkı, parasız eğitim ve sağlık, sosyal güvenlik; bunların hiçbiri egemenlerin lütfu değildi, örgütlü bir sınıfın dünyayı korkutmasının sonucuydu. Aynı gün İlhan Erdost'u da anıyoruz: kitabın arkasında durmanın, düşüncenin örgütlenmesinin bedelini canıyla ödeyen bir yayıncıyı.
Böyle bir günde "21. yüzyılda sınıflar ve siyaset" diye bir soru sormak, aslında şunu sormaktır: 1917'de dünyayı değiştirmeye yeten örgütlü güç, 2026'nın parçalanmış emek dünyasında nasıl yeniden kurulur?
Sempozyumun düzenleyicileri de bu soruyu iki aşamada sordu. Biz de aynı sırayı izleyeceğiz.
Birinci Oturum: Yeni Dönemin Olanakları ve Engelleri
İşçi sınıfı hareketinin yeni düzlemi
Fuat Yücel Filizler'in başlığı, oturumun çerçevesini kuruyordu. "Yeni düzlem" ifadesi önemli, çünkü bir yanılsamayı reddediyor: İşçi sınıfının "bittiği", "eridiği", yerini "orta sınıf"a ya da "prekarya" denen ayrı bir sınıfa bıraktığı yanılsamasını.
Filizler'in konuşmasında özellikle altını çizmek istediğimiz bir vurgu vardı: Dünyadaki farklı bölgelerin deneyimleri, ders çıkarmak için ayrıca ve dikkatle incelenmeli; Avrupa'daki gelişmelere dair analizler bu açıdan özellikle değerli. Bu vurguya tümüyle katılıyoruz. Türkiye'de sol tartışma çoğu zaman ya kendi içine kapanıyor ya da dünyaya yalnızca jeopolitik bir satranç tahtası olarak bakıyor. Oysa başka coğrafyalardaki işçilerin aynı sermaye saldırısına nasıl yanıt verdiği, bizim için en zengin ders kaynağı.
Avrupa bu açıdan bugün bir laboratuvar gibi. Bu sonbaharda Hürmüz'den Bastille'e uzanan eylem dalgası pahalılığa, sosyal kesintilere ve silahlanmaya akan bütçelere karşı milyonları sokağa çıkardı. A. Cihan Soylu'nun bu dalga üzerine yazdıklarını okurken de aynı soruyu sormuştuk: Meydanı kalıcı bir örgüte kim, nasıl taşıyacak? Avrupa gençliğinin ne istediğini, Fransız liselilerin Parcoursup'a karşı mücadelesini, barınma krizinin sınıfını ve öte yandan Almanya'da AfD'nin yükselişini yan yana okuduğumuzda, aynı krizin iki ayrı çıkış yolu görünür hale geliyor: örgütlü sınıf ya da örgütsüz öfkenin sağa akışı. Bu yolların her birinin nasıl açıldığını anlamak için uzun bir tarihe de ihtiyaç var; Avrupa İşçi Sınıfı Tarihi dosyamızı bu ihtiyaçla hazırlamıştık.
Avrupa'nın dışındaki bölgeler de en az onun kadar öğretici. Sırbistan'da öğrenci plenumları, Brezilya'da Lula'nın zaferi ve sınıfın önündeki görevler, Bulgaristan seçimlerinin işçiye ne getirdiği sorusu ve on dokuz ülkeden derlediğimiz mücadele haberleri bu bölgesel incelemelerin parçaları. Ders çıkarmanın koşulu, başka bir ülkenin deneyimini ne kopyalamak ne de "orası başka" diyerek bir kenara itmek; hangi koşulda neyin işe yaradığını ve neyin tıkandığını somut olarak sormaktır.
Bizim gözlemimiz de bu yönde. Türkiye'de geniş tanımlı işsizlik TÜİK'in kendi verileriyle yüzde 30'u aşıyor; üniversite öğrencilerinin yüzde 82'si okurken çalışmak zorunda; bir zamanlar "ayrıcalıklı" sayılan beyaz yakalı işten çıkarma, güvencesizlik ve gözetim sarmalının içindedir. Sınıf küçülmüyor, genişliyor. Ama düzlem değişti: Fabrika kapısının yerini taşeron zinciri, platform, uzaktan çalışma ve "tek kişilik şirket" aldı.
Yeni düzlemin en zor yanı, aynı işi yapan iki insanın artık birbirini görmemesi. Uzaktan çalışmanın sınıfsal anatomisini yazarken bunu "makine yeni, zincir eski" diye özetlemiştik. Zincir aynı; ama zincirin halkaları birbirinden uzak düştü.
İşçileşmenin son düzlüğü ve yeni politik olanak
Arif Koşar'ın başlığı bir adım ileri gidiyor: İşçileşme sürecinin "son düzlüğü" ve bundan doğan "yeni bir politik olanak". Koşar'ın emek denetimi üzerine çalışmalarını bu blogda daha önce yoldaşça bir okumayla ele almış, Amazon depolarından MHRS'ye uzanan dijital denetim haritasının değerini teslim etmiştik.
Bu başlıkta en çok altını çizmek istediğimiz kelime "olanak". Proleterleşme bir kayıptır: Ayrıcalık gider, güvence gider, pazarlık gücü zayıflar. Ama aynı zamanda bir imkandır. Kendini "sınıfın dışında" gören kesimlerin ortak güvencesizlikte buluşması, yeni bir siyasal öznenin nesnel zeminidir.
Yalnız bir uyarı ekleyelim: Nesnel olanak kendiliğinden siyasete dönüşmez. Ortak sömürü, ortak örgüt üretmez; ortak örgüt bilinçli bir emekle kurulur. Olanağı gerçeğe çeviren köprü, örgütlenme biçimidir. Forumdaki katkımızı da tam bu köprü üzerine kurduk.
Yapay zeka çağında kapitalizmin çelişkileri
Özgür Narin'in başlığı, bizim bu blogda en çok emek verdiğimiz alana dokunuyordu: Yapay zeka ve öğrenen makineler çağında kapitalizmin çelişkileri ve sınıf.
Bu konuda söylediklerimizi kısaca hatırlatalım. Büyük dil modelleri, insanlığın yüzyıllar boyunca biriktirdiği ortak bilginin, Marx'ın deyişiyle "genel zeka"nın, birkaç tekel tarafından çitlenmesiyle eğitildi. Buna genel zekanın gaspı diyoruz. Bu gasp, Braverman'ın anlattığı Taylorizmin yeni bir aşamasını açıyor: kafa emeğinin kendi içinde bölünmesi, yani zihinsel Taylorizm. Kavrayış, akıl yürütme ve sentez sermayenin sahip olduğu modellere taşınıyor; insana döngüdeki denetçi rolü, yani parçalanmış, kavrayışsız uygulama kalıyor.
Çelişki tam burada. Sermaye, canlı emeği makineyle ikame ettikçe artı değerin kaynağını daraltıyor. Bir yanda kodun yüzde kırkını makine yazıyor, kadronun dörtte biri gidiyor; öte yanda yapay zeka yatırımlarının şişirdiği balon bir günde iki trilyon doları buharlaştırabiliyor. Üretici güçler toplumsallaşıyor, mülkiyet daralıyor. Bu, Marx'ın tarif ettiği temel çelişkinin bugünkü biçimi.
Bizim önerimiz, bu çelişkiyi yalnızca teşhis etmekle yetinmemek. Sosyalist Yapay Zeka Manifestosu yazısında söylediğimiz gibi soru "yapay zeka iyi mi kötü mü" değil, şu üç soru: Kimin elinde? Kimin denetiminde? Kimin yararına?
Faşist "millileştirme"ye karşı mücadele olanakları
Aysun Gezen'in başlığındaki tırnak işareti çok yerinde. "Millileştirme", sermayenin parçaladığı sınıfa sahte bir birlik vaadidir: sınıf yerine ulus, patron yerine göçmen, sömürü yerine "beka".
Bu blogda işçilerin neden sağa oy verdiğini sorduk, Almanya'da AfD'nin yüzde 43,8'ini iki yüz yıllık bir hattın ürünü olarak okuduk, ırkçılığın sınıfsal işlevini tartıştık. Vardığımız sonuç şu: Faşizm, örgütsüz sınıfın boşluğunu doldurur. İşçi kendi çıkarını kendi örgütünde göremediğinde, sahte bir "biz"e yönelir.
Bu nedenle faşizme karşı mücadele, yalnızca ideolojik bir karşı çıkış olamaz. Göçmen işçiyle yerli işçinin aynı sendikada, aynı mahalle komitesinde, aynı talep listesinin altında buluşması, millileştirmenin en somut yanıtıdır. Enternasyonalizm burada soyut bir ilke değil, gündelik bir örgütlenme pratiğidir.
Kendisine karşı sınıf: Ücretli emeğin ötesi
Emre Yeksan'ın başlığı oturumun en cesur başlığıydı. "Kendisine karşı sınıf" ifadesi, Marx'ın "kendinde sınıf" ve "kendisi için sınıf" ayrımıyla oynuyor ve bir adım öteye geçiyor: İşçi sınıfının nihai hedefi, işçi sınıfı olarak kalmak değil, ücretli emek ilişkisinin kendisini ortadan kaldırmaktır.
Marx bunu Ücret, Fiyat ve Kar'ın sonunda açıkça söyler: İşçiler "adil bir günlük iş için adil bir ücret" yerine bayraklarına "ücret sistemine son" yazmalıdır. Bugün bu söz, yapay zekanın zorunlu emeği gerçekten azaltabileceği bir çağda yeni bir anlam kazanıyor. Bolluk teknik olarak mümkün; engel, mülkiyet ilişkisi. Kapitalizmi biz gömeceğiz derken kastettiğimiz buydu: Burjuvazi teknolojiyle zaman kazanıyor, ama o zamanın kime kalacağı bir mülkiyet sorusu.
Fromm'un diliyle söylersek, sahip olmaktan olmaya geçiş, bireysel bir ahlaki tercih değil, toplumsal bir dönüşüm meselesidir. "Ücretli emeğin ötesini talep etmek", gündelik ücret mücadelesini küçümsemek değil, onu bu ufka bağlamaktır.
İkinci Oturum: Türkiye İşçi Sınıfının Birliği
İlk oturum "neredeyiz" sorusunu sorduysa, ikinci oturum "ne yapacağız" sorusunu sordu. Burada konuşanların çoğunun sahadan, mücadelenin içinden gelmesi oturumu özellikle değerli kılıyordu.
Birleşik örgütlü mücadele
Haluk Yurtsever'in çerçeve sunumu, oturumun anahtar kavramını koydu: birleşik ve örgütlü mücadele. İki sıfat da önemli. Birleşik ama örgütsüz bir hareket ilk dalgada dağılır; örgütlü ama birleşik olmayan yapılar ise kendi küçük adalarında kireçlenir.
Bu blogda son haftalarda bu soruyu birkaç kez tartıştık. TİP'in Kurtuluş Bildirgesi yazısını okurken tüm sol partilere grupçuluğa karşı ortak eylem çağrısı yaptık. Zeki Gül'ün yazısından yola çıkarak yan yana durmanın dört halini (yöndaşlık, zamandaşlık, yoldaşlık, duygudaşlık) tartıştık. A. Cihan Soylu'nun yazısı üzerine meydanın yetmediğini, meydanı taşıyacak örgütün gerektiğini yazdık. Ortak sonucumuz şu: Birlik, örgütlerin kendi kimliklerinden vazgeçmesiyle değil, ortak bir talep ve ortak bir takvim etrafında buluşmasıyla kurulur.
Somut mücadele programı
Kamil Kartal'ın başlığı birliğin içeriğini soruyordu: Yeni bir sınıf hareketi için somut program. Enerji işkolundan konuşan bir örgütlenme uzmanının bunu sorması anlamlı, çünkü enerji bugün sınıf çelişkisinin en çıplak göründüğü alanlardan biri. Konut elektrik sınırının 3 bin kilovatsaate indirilmesi ve on ayda bir maaşın enflasyona gitmesi aynı tablonun parçaları.
Somut program sorusuna bizim katkımız "ortak talep çekirdeği" fikri. Bilişim Emekçisinin El Kılavuzu yazısında önerdiğimiz bu çekirdek, farklı işkollarındaki, farklı sözleşme türlerindeki ve farklı ücret düzeylerindeki insanların aynı metnin altına imza atabileceği birkaç basit talepten oluşuyor: ödenen ücretin tamamının sigortaya yansıması, mesai dışında bağlantıyı kesme hakkı, algoritmik kararlarda gerekçe ve itiraz hakkı. Program uzun olabilir; ama birleştirici çekirdek kısa ve herkesin anlayacağı kadar açık olmalı.
Toprağı ve emeği birlikte savunmak
Esra Işık'ın başlığı, sınıf mücadelesinin fabrika duvarlarıyla sınırlı olmadığını hatırlatıyordu.
Işık, konuşmasında kendi yolculuğunu anlattı: Doğal olarak içinde bulunduğu Akbelen süreci, bir anda onu başka eylemliliklerin de parçası haline getirmiş; kendini sınıfın içindeki dayanışma süreçlerinde bulmuş. Bu deneyimden çıkardığı sonucu da açıkça vurguladı: Ekoloji mücadelesi sınıftan ayrı bir yerde durmuyor, sınıf mücadelesinin doğal bir parçasıdır.
Bu tanıklık çok değerli, çünkü bir teoriyi değil, bir pratiği anlatıyor. Ekoloji ile sınıf arasındaki bağ, kitaplarda kurulmadan önce nöbet çadırında kuruldu. Toprağını savunan köylü, kendi davasının madencinin, inşaat işçisinin, tekstil işçisinin davasıyla aynı mülkiyet ilişkisinden doğduğunu mücadelenin içinde gördü.
Bizim de bu blogda Akbelen'de Danıştay günü yazdığımız yazıyı "bir mülksüzleştirmenin anatomisi" diye adlandırmamızın nedeni buydu. Köylünün toprağına el konulması ile işçinin emeğine el konulması aynı mantığın iki yüzüdür. Esra Işık davası da bunu gösterdi: Doğayı savunan yargılanıyor, doğayı talan eden teşvik alıyor.
Toprak ve emeğin birlikte savunulması, Örgütlenme 2.0'ın da merkezinde duruyor. İtalya'da GKN işçileri işgal ettikleri fabrikayı iklim hareketiyle ittifak kurarak toplumsal bir projeye dönüştürdü. Akbelen de benzer bir buluşmanın Türkiye'deki en güçlü örneği: Köylü, işçi, ekolojist ve hukukçu aynı nöbet çadırında.
Yapabiliriz
Başaran Aksu'nun başlığı tek bir kelimeydi ve belki de günün en önemli kelimesiydi. Bağımsız Maden İşçileri Sendikası'nın deneyimi, Doruk Madencilik direnişinden Ankara'ya yürüyen madencilere kadar, büyük konfederasyonların dışında, yasal barajları beklemeden, işçinin kendi iradesiyle kurulan bir örgütün neler yapabileceğini gösterdi. Yerin yedi kat altındaki sınıfın Soma'dan bugüne öğrettiği şey de bu: Yapabiliriz, çünkü yapan biziz.
Aksu'nun konuşması bu deneyimin dersini üç noktada topladı. Birincisi, yasallık bir bariyer olmamalı: İşkolu barajları, yetki prosedürleri ve hukuki engeller beklenecek kapılar değil, aşılacak duvarlar. İkincisi, sosyal demokrat yönetimler de dahil olmak üzere düzen içi aktörler, işçilerin kendi süreçlerini çoğu zaman olumsuz etkiliyor. Üçüncüsü ve belki en önemlisi, pasif bir örgütlülükten çıkıp uygulayan, gücüyle talep eden bir yaklaşım dönüştürücü oluyor. Aksu sarı sendikalara ve düzen partilerine de açık eleştiriler yöneltti: Bu yapıların varlığı, sınıf mücadelesini güçlendirmekten çok, çoğu zaman ona zarar veriyor.
Bu vurguların her biri bizim Örgütlenme 2.0 yazısında savunduğumuz "barajı beklemeyen azınlık sendikası" ve "tırmanma merdiveni" fikirleriyle örtüşüyor. Meşruiyet, yasanın tanıdığı yetkiden değil, işçinin örgütlü iradesinden doğar. Yasa, çoğu zaman o iradenin ulaştığı gücü sonradan kayda geçirir.
"Yapabiliriz" kelimesinin bir de felsefi anlamı var. Örgütsüzlüğün en büyük silahı çaresizlik duygusudur. Küçük ama ölçülebilir zaferler, o duyguyu kıran en güçlü araçtır.
Faşizmin inşası ve sendikal çürümüşlük
Mehmet Türkmen'in başlığı oturumun en sert teşhisini içeriyordu: faşizmin inşası ve sendikal çürümüşlüğün gölgesi. BİRTEK-SEN'in bağımsız sendikacılık deneyimini bu blogda Türkmen'in tahliyesi vesilesiyle selamlamıştık.
Türkmen konuşmasına kendi hayatından başladı. Mücadelesi çocukluğunda, çocuk işçi olarak başlamış. Örgütlü olmasaydı, o hayatın dışına çıkamayacağını ve lümpenleşmekten kurtulamayacağını söyledi. Buradan vardığı sonuç açıktı: Emek mücadelesinin yanı sıra siyasal örgütlenme de vazgeçilmezdir. Kendiliğinden ortaya çıkan eylemlilikler değerlidir ama ancak siyasal zeminde doğru yönlendirildiklerinde gerçek başarılara dönüşür. Sarı sendikacılığın karşısında işçilerin kendi öz örgütlerinin varlığının değerini de ayrıca vurguladı.
Bu tanıklık, sınıf ile örgüt arasındaki ilişkinin en yalın anlatımı. Lenin'in kendiliğindenlik ile bilinç arasında kurduğu ilişki burada bir kitap tartışması olmaktan çıkıp bir yaşam öyküsüne dönüşüyor: Tek başına bırakılan işçiyi düzen ya ezer ya da lümpenleştirir; örgüt ise onu tarihin öznesi yapar. Bizim "bilinç önkoşul değil, sonuçtur" dediğimiz şeyin canlı kanıtı bu.
İki kavramın, faşizmin inşası ile sendikal çürümüşlüğün, başlıkta yan yana gelmesi de tesadüf değil. Sendikal bürokrasi işçiyi temsil etmeyi bıraktığında, işçi ya örgütten uzaklaşır ya da sahte birlik vaat eden sağa yönelir. Çürüyen sendika, faşizmin inşasına zemin hazırlar. Panzehir, tabandan denetlenen, şeffaf, geri çağrılabilir temsilcilere dayanan sendikadır. Hazırlamakta olduğumuz Mülksüzleştirme dosyasını bugünün sendika mücadelesindeki bağımsız sendikacılara ithaf etmemizin nedeni de bu.
Örgütlenmek ve direnmek yeterli mi?
Eren Edebali'nin başlığı, Örgütlenme 2.0 önerimize en yakın olan soruydu: Örgütlenmek ve direnmek yeterli mi? Yöntem ile gelecek arasında kurulması gereken ilişki ne?
Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası'nın Ankara barikatlarındaki mücadelesi, taban maaşın gasp edildiği, asgari ücrete mahkum edilen bir meslek grubunun sıfırdan nasıl örgütlenebileceğini göstermişti.
Soruya bizim yanıtımız şu: Örgütlenmek ve direnmek gerekli ama tek başına yetmez; çünkü nasıl örgütlendiğimiz, nasıl bir gelecek kuracağımızı da belirler. Kararın kapalı kapılar ardında alındığı, temsilcinin geri çağrılamadığı, hesapların üyeye kapalı olduğu bir örgüt, kurmak istediği eşitlikçi toplumun provası olamaz. Yöntem, geleceğin küçük bir modelidir. Bu yüzden örgüt biçimi teknik bir ayrıntı değil, siyasal bir tercihtir.
Forumda Söylediklerimiz: Düzenin Dili ve Yoldaşça Teşhir
Forumda bize düşen kısa sürede önce Bilgi Müşterekleri'ni tanıttık, sonra bütün günün tartışmalarına eklemek istediğimiz bir başlığın altını çizdik: dil.
Hegemonya önce dilde kurulur
Egemen sınıfın hegemonyası yalnızca polisle, yargıyla ya da sermayeyle değil, dille de kurulur. "Kadın sorunu" ya da "Kürt sorunu" dediğimizde sorunun kaynağını mağdura yüklüyoruz; bu yüzden bu ifadeleri kullanmayı bırakıyoruz. "Çalışan" dediğimizde sınıfı siliyoruz, "verimlilik" dediğimizde sömürüyü tarafsızlaştırıyoruz, "ekonomik gerçekler" dediğimizde bir mülkiyet ilişkisini doğa yasası gibi sunuyoruz.
Forumda söylediğimiz en rahatsız edici cümle belki de şuydu: Bu dil yalnızca karşımızdakilerin dili değil. Bugün bile, yanımızda görünen ortamlarda, aynı salonları paylaştığımız çevrelerde kullanılan dilin önemli bir kısmı düzenin dilidir. Bunu bir suçlama olarak değil, bir tespit olarak söyledik. Hepimiz bu dilin içinde büyüdük; onu fark etmek de ondan çıkmak da kolektif bir emek ister.
Teşhir, ama yoldaşça
Bu yüzden düzenin dili her göründüğü yerde açıklanmalı, teşhir edilmeli. Ama bunun iki koşulu var. Birincisi, teşhirin yoldaşça yapılması: Amaç karşıdakini mahkum etmek değil, birlikte ilerlemek. İkincisi, teşhirin doğru algılanması için destek sunulması: Kimseye "yanlış konuşuyorsun" deyip bırakmamak, yerine koyabileceği kavramları, okuyabileceği metinleri, tartışabileceği bir zemini birlikte sunmak.
Bu amaçla hazırladığımız dosya ve kılavuzlardan söz ettik: Eleştiriden Korkmayan Bir Sol İçin başlıklı yoldaşça eleştiri kitabımız, Devrimci Tartışma Etiği ve Safsatalardan Arınma Kılavuzu, Bilişim Emekçisinin El Kılavuzu, Etkinlik Düzenleme ve Yoldaşlık ve Kılavuzlar sayfamızdaki diğer dosyalar. Ve salondan bir ricada bulunduk: Bu metinleri okuyun, eleştirin, destek olun. Hepsi CC BY-SA lisansıyla yayımlanan canlı belgeler; eleştirilerle güncelleniyorlar.
Deneysel öneriler, ortak tartışma
Bu dosyaların yanı sıra tartışmayı başlatmak için tasarladığımız deneysel çabalarımızı da paylaştık: Örgütlenme 2.0 ve Komünist Manifesto 2.0. İkisi de reçete değil, masaya konmuş birer taslak. Ancak birlikte konuşarak, birlikte eleştirerek ve birlikte sınayarak anlamlı hale gelecekler.
Örgütlenme 2.0'ın özü
Forumda ayrıntısına giremediğimiz için Örgütlenme 2.0 önerisinin özünü burada kısaca hatırlatalım.
Dünün işçi sınıfı fabrika kapısında, vardiya çıkışında, aynı yemekhanede buluşurdu. Örgütlenme modelimiz de ona göre kuruldu: işyeri, işkolu, baraj, toplu sözleşme. Bugün aynı işi yapan iki kişi aynı binada bile değil. Kurye kendini "esnaf", yazılımcı kendini "profesyonel" sanıyor; ama ikisini de aynı algoritma ölçüyor, aynı şirket işten çıkarıyor, aynı yasa sendikasız bırakıyor. Sömürü ortaklaştı, örgüt ise eski biçiminde kaldı. Sendikalaşma oranının yüzde 13,8 olduğu bir tabloda bu açıktır.
Önemli bir not: 2.0, 1.0'ın yerine geçmiyor; onun üzerine katman ekliyor. Önerinin üç ayağı var.
Omurgalı ağ. Yerelde çok sayıda küçük, kalıcı komite; kararların alındığı açık meclisler; komiteleri birbirine bağlayan, kaynak ve süreklilik sağlayan bir omurga. Omurgasız ağ dağılır, ağsız omurga kireçlenir.
Ortak talep çekirdeği. Farklı sözleşme ve ücret düzeylerini aynı metnin altında buluşturacak birkaç basit talep. Her kampanya bu çekirdekle başlayabilir.
Şeffaf ve geri alınabilir yapı. Seçilen geri çağrılabilmeli, hesaplar üyeye açık olmalı, görevler dönüşümlü olmalı. Bu, Mehmet Türkmen'in sözünü ettiği "öz örgüt" ile sarı sendika arasındaki farkın örgüt biçimindeki karşılığı.
Bir uyarıyı da ekleyelim: Beyaz yakada sermayenin asıl silahı baskı değil, satın almadır. 2008'de IBM Türk'te çalışanların çoğunluğu sendikaya üye olduğunda, şirket bir "taktik zam"la örgütlenmeyi içeriden çözdü. Ortaklaşma, satın alınamayacak kadar geniş kurulmalı. Dünyadaki denemeler de bu yönde: Sırbistan'da öğrenciler plenum ve delege sistemiyle algoritmayı yürüyerek aştı, Floransa'da GKN işçileri fabrikayı işgal edip kooperatife dönüştürmeye çalışıyor. Ama yalnızca bir dalga üzerinde kurulan koalisyonlar dalga geçince eriyor. Yeni model gevşek model demek değil; esnek ama örgütlü, yatay ama kararlı demek.
Ve Türkmen'in hayat öyküsünün de doğruladığı cümle: İnsan sınıf bilincini örgütlenirken kazanıyor. Bilinç önkoşul değil, sonuçtur.
Günün Ortak Sorusu: Bunca Sorun Varken Neden Örgütlenemiyoruz?
Sempozyumdan çıkarken aklımızda kalan en güçlü izlenim, tek bir konuşmaya değil, bütün güne aitti. Neredeyse her konuşmacı ve forumda söz alan neredeyse her katılımcı, farklı yollardan aynı sorunun etrafında dolaştı: Bunca sorun varken, bunca somut yaşanmışlık karşısında neden bir araya gelip örgütlenemiyoruz?
Ücretler eriyor, iş cinayetleri sürüyor, toprak talan ediliyor, gazeteciler tutuklanıyor, gençler okurken çalışıyor, beyaz yakalı bir e-postayla işten çıkarılıyor. Sorunların listesi uzun ve herkes bu listeyi biliyor. Ama bilmek, örgütlenmeye dönüşmüyor. Bu boşluk, yakın dönemde hepimizin yanıt bulmak için çaba göstermesi gereken asıl alan gibi görünüyor.
Bu soruya bu yazıda kesin bir yanıt vermeye kalkmayacağız. Ama bugüne kadar bu blogda biriktirdiklerimizden ve sempozyumda duyduklarımızdan yola çıkarak, üzerinde çalışılması gerektiğini düşündüğümüz alanları sıralayabiliriz. Her biri bir yanıt değil, bir araştırma ve tartışma başlığı.
Bedel bireysel, kazanım kolektif
Örgütlenmenin bedelini birey öder: işten atılma, kara listeye girme, gözaltı, dava. Kazanımı ise kolektiftir ve çoğu zaman uzaktadır. 12 Eylül'ün bıraktığı en kalıcı miras da budur: Örgütlenmenin bedelini o kadar ağır ödettiler ki, üç kuşak boyunca "başını belaya sokma" bir aile öğüdüne dönüştü. Hesaplaşılmamış bir darbe, hesaplaşılmamış bir korku bırakır. Buna borçla ipotek altına alınmış bir hayat eklendiğinde, işini kaybetme riski bir aile için yalnızca gelir kaybı değil, çöküş anlamına geliyor.
Araştırılması gereken soru: Örgütlenmenin bireysel bedelini kolektif olarak nasıl paylaşırız? Dayanışma fonları, hukuki destek ağları ve işten atılana iş bulan karşılıklı yardım yapıları bu soruya verilmiş ilk yanıtlar.
Zaman yoksulluğu
Örgüt zaman ister: toplantı, nöbet, okuma, tartışma. Oysa yeni işçi sınıfının en kıt kaynağı zaman. İki işte çalışan, okurken çalışan, mesaisi telefonla eve uzanan, servis yolunda saatlerini bırakan bir insana "akşam toplantıya gel" demek, çoğu zaman onun gerçekliğini görmemektir.
Araştırılması gereken soru: Zamanı olmayan insanın katılabileceği bir örgüt nasıl kurulur? Kademeli katılım, kısa ve düzenli buluşmalar, işyerinin ve mahallenin içine taşınan örgüt bu sorunun olası yanıtları.
Güven krizi
Mehmet Türkmen'in ve Başaran Aksu'nun sarı sendikacılık eleştirisi burada önemli bir yere işaret ediyor. Birçok insan örgütsüz değil, örgütten yanmış. Kararın tepede alındığı, temsilcinin geri çağrılamadığı, sendikanın patronla masaya işçiden önce oturduğu deneyimler, "örgüt" kelimesinin kendisini lekeledi. Düzen partilerinin seçimden seçime hatırladığı seçmen de aynı yorgunluğu taşıyor.
Araştırılması gereken soru: Güveni yeniden nasıl kurarız? Bizim önerimiz şeffaflık ve geri alınabilirlik: hesapların açık olduğu, seçilenin geri çağrılabildiği, kararın izlenebildiği örgüt. Ama bu da sınanması gereken bir hipotez.
Bireysel çıkış yanılsaması
Albert Hirschman'ın ayrımıyla söylersek, bir yapıdan memnun olmayan insanın iki seçeneği vardır: ses ya da çıkış. Bugün çıkış kapıları çok parlak görünüyor: başka bir şirket, serbest çalışma, yurt dışı, kendi işini kurmak. Beyaz yakada sermayenin satın alma stratejisi de bu kapıları açık tutmaya dayanıyor. Çıkış mümkün göründükçe ses kısılıyor.
Araştırılması gereken soru: Bireysel çıkışın kolektif bir yanılsama olduğunu, yani herkesin aynı kapıya koştuğunda kapının daraldığını nasıl gösteririz? Beyaz Yakalının Sefaleti bu soruya bir girişti; daha fazlası gerekiyor.
Pasifleştirme ve hegemonyanın dili
Forumda dil üzerine söylediklerimiz bu sorunun da bir parçasıdır. Toplumsal cinnet söyleminin arkasındaki pasifleştirme mühendisliği, sorunları bireyselleştirir: Yoksulluk kişisel başarısızlık, işsizlik yetersizlik, tükenmişlik kişisel dayanıksızlık olarak sunulur. Sorunu kendinde gören insan, çözümü de kendinde arar; örgütte değil. Bunun üzerine bilişsel teslimiyet ve kendimizi aldatma mekanizmaları eklendiğinde, öğrenilmiş çaresizlik bir yaşam biçimine dönüşüyor.
Araştırılması gereken soru: Kişisel olarak yaşanan sorunu ortak bir soruna nasıl çeviririz? Bunun ilk adımı, insanların aynı sorunu yaşayan başkalarını görmesini sağlayan buluşma alanları kurmak.
Kendiliğinden eylem ile kalıcı örgüt arasındaki kopukluk
Bu topraklarda eylem eksik değil. Bir maden ocağında, bir depoda, bir okulda, bir köyde insanlar her hafta direniyor. Ama meydanı taşıyacak örgüt çoğu zaman yok; eylem bitince geriye bir ağ kalmıyor. Türkmen'in vurguladığı "kendiliğindenliğin siyasal zeminde doğru yönlenmesi" ihtiyacı tam olarak bu kopukluğa işaret ediyor.
Araştırılması gereken soru: Her eylemin arkasında kalıcı bir iz, yani bir iletişim listesi, bir komite, bir sonraki buluşmanın tarihi nasıl bırakılır?
Solun kendi parçalanmışlığı
Son olarak kendimize bakmamız gerekiyor. İnsanların örgütlenmemesinin bir nedeni de örgütlerin çekici olmaması olabilir. Uzun ve sonuçsuz toplantılar, yeni gelenin kendini dışarıda hissettiği bir dil, grupçuluk, eleştiriyi düşmanlık sayan bir kültür. Etkinlik Düzenleme ve Yoldaşlık kılavuzunda sorduğumuz soru burada da geçerli: Kendi aramızda örgütlenemeyen, dünyayı nasıl değiştirir?
Araştırılması gereken soru: Örgütlerimiz, örgütlenmek isteyen birinin ilk kez kapıdan girdiğinde kalmak isteyeceği yerler mi?
Soruyu tersinden sormak
Bütün bu başlıkların yanında bir şeyi unutmamak gerekiyor: Aynı salonda örgütlenebilenler de konuştu. Bağımsız Maden-İş, BİRTEK-SEN, Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası, Akbelen direnişi. Bunlar, bütün engellere rağmen insanların bir araya gelebildiğinin kanıtları.
Bu yüzden "neden örgütlenemiyoruz?" sorusunu bir de tersinden sormayı öneriyoruz: Nerede örgütlenebiliyoruz ve orada neyi farklı yapıyoruz? Başarısızlıkların listesi bizi çaresizliğe götürebilir; başarıların dikkatli bir çözümlemesi ise bir yöntem verebilir. Önümüzdeki dönemde bu blogda en çok emek vermek istediğimiz alanlardan biri bu olacak: örgütlenebilenlerin deneyimini onların ağzından dinlemek, ortak örüntüleri çıkarmak ve bunu herkesin kullanabileceği açık bir bilgiye dönüştürmek.
Eski Soru, Yeni Soru
Sempozyumun iki oturumunu ve forumdaki tartışmayı yan yana koyduğumuzda, karşımıza bir soru dönüşümü çıkıyor. Tabloyu bu dönüşümü görünür kılmak için hazırladık.
| Eski soru | Yeni soru |
|---|---|
| İşçi sınıfı küçülüyor mu? | Genişleyen sınıf neden birbirini göremiyor? |
| İşçi kim? Mavi yakalı mı? | Algoritmanın ölçtüğü, sözleşmesi belirsiz, işini kaybetme korkusu taşıyan herkes neden işçi değil? |
| Yapay zeka işleri yok edecek mi? | Makinenin kazandırdığı zaman kimin mülkü olacak? |
| Milliyetçiliğe karşı nasıl ikna ederiz? | Göçmen ve yerli işçi aynı talep listesinin altında nasıl buluşur? |
| Daha yüksek ücret nasıl alınır? | Ücret mücadelesi ücretli emeğin ötesine nasıl bağlanır? |
| Hangi örgüt öncü olacak? | Örgütler kimliklerini korurken ortak takvimde nasıl buluşur? |
| Bunca sorun varken neden örgütlenemiyoruz? | Nerede örgütlenebiliyoruz ve orada neyi farklı yapıyoruz? |
| Sendikaya üye olmayan neden olmuyor? | Kararı geri alamadığı örgüte insan neden güvensin? |
| Direnmek yeterli mi? | Bugünkü örgüt biçimimiz yarının toplumunun provası olabiliyor mu? |
| Yasal yetkimiz var mı? | Gücümüzle talep edebilecek kadar örgütlü müyüz? |
| Ekoloji mi, sınıf mı? | Toprağa ve emeğe el koyan aynı mülkiyet ilişkisine karşı nasıl birlikte dururuz? |
| Karşımızdakiler hangi dili konuşuyor? | Biz kendi aramızda hangi dili, kimin dilini konuşuyoruz? |
Geliştirilebilir Yanlar Üzerine Yoldaşça Notlar
Böyle bir sempozyumu düzenlemek büyük emek ister. Emek-Ar'a ve Mimarlar Odası İzmir Şubesi'ne, bu emeği sınıf siyasetinin önünü açmak için harcadıkları için teşekkür borçluyuz. Aşağıdaki notları eleştiri değil, bir sonraki buluşmayı daha da güçlendirmek için öneri olarak yazıyoruz. Etkinlik Düzenleme ve Yoldaşlık kılavuzunda söylediğimiz gibi: Amatörlük özensizlik değildir.
Yeni sınıfın kendi sesi. Programda yeni işçi sınıfının en hızlı büyüyen kesimleri, yani platform işçileri, kuryeler, bilişim emekçileri, çağrı merkezi çalışanları ve okurken çalışan gençler, konuşmacı olarak yer almıyordu. Bu kesimler bir sonraki buluşmada kendi oturumlarını hak ediyorlar.
Kadın emeği ve bakım emeği. Parçalanmanın en derin yaşandığı alanlardan biri ev içi ve bakım emeği. Kadın işçilerin deneyimi ayrı bir başlık olarak programda daha görünür olabilir.
Göçmen ve Kürt emekçiler. Faşist millileştirmeye karşı mücadelenin en somut sahası, tarım işçisinden inşaat işçisine kadar göçmen ve Kürt emekçilerin örgütlenmesi. Bu deneyimi doğrudan yaşayanların sözü, Aysun Gezen'in açtığı tartışmayı güçlendirir.
Forumun süresi ve biçimi. On üç konuşmacılı bir günün sonunda bir buçuk saatlik forum, salondaki birikimi taşımaya yetmiyor. Oturum aralarına kısa soru turları, forumda sıra kayıt sistemi ya da konu başlıklarına göre küçük masalar, katılımı derinleştirebilir.
Bilginin müştereğe dönüşmesi. Konuşmaların ses ve video kayıtlarının, sunum metinlerinin açık lisansla yayımlanması, bu günün emeğini o salonda olamayanlara da ulaştırır. Bilgi müştereklerinin önemini savunan bir blog olarak bu konuda elimizden gelen her desteği vermeye hazırız.
Somut Görevler
Sempozyumun bir son değil, bir başlangıç olması için önerdiğimiz adımlar şunlar:
- "Neden örgütlenemiyoruz?" sorusunu birlikte araştırmak. Örgütlenebilen yapıların (madenciler, tekstil işçileri, öğretmenler, Akbelen) deneyimini onların anlatımıyla derleyen görüşmeler yapmak; örgütlenmek isteyip vazgeçenlerin neden vazgeçtiğini soran kısa bir anket hazırlamak; sonuçları açık bir dosya olarak yayımlamak.
- Ortak çalışma grubu. Sempozyumda söz alan farklı alanlardan (enerji, maden, tekstil, eğitim, ekoloji, bilişim) temsilcilerle küçük bir çalışma grubu kurmak.
- Ortak talep çekirdeğini birlikte yazmak. Bu grubun ilk işi, bütün işkollarının imzalayabileceği beş maddelik bir talep çekirdeği taslağı hazırlamak ve bunu açık bir metin olarak tartışmaya sunmak.
- Kayıtları ve metinleri yayımlamak. Konuşmaların kayıtlarını ve metinlerini açık lisansla erişilebilir kılmak; isteyen konuşmacıların metinlerini bu blogda da yayımlamak.
- Yerel ağ toplantısı. İzmir'de, sempozyumdan üç ay sonra, işyeri ve mahalle komitelerinin deneyimlerini paylaşacağı daha küçük ve uygulamaya dönük bir buluşma yapmak.
- Dilimize birlikte bakmak. Düzenin dilinin bizim metinlerimize ve konuşmalarımıza nasıl sızdığını tartışacağımız açık bir okuma atölyesi düzenlemek; Bilgi Müşterekleri dosyalarını ve kılavuzlarını bu atölyede eleştiriye açmak, gelen eleştirilerle güncellemek.
- Dijital altyapıyı örgütün elinde tutmak. Ağın iletişimini tekellerin platformlarına değil, kendi denetimimizdeki özgür yazılımlara dayandırmak; üye ve iletişim verisini asgari tutmak.
- Bölgesel incelemeleri düzenli hale getirmek. Avrupa başta olmak üzere farklı bölgelerdeki örgütlenme deneyimlerini "ne denendi, nasıl çalıştı, nerede tıkandı" sorularıyla inceleyen bir dizi hazırlamak; bu incelemeleri çalışma grubunun tartışmalarına girdi olarak sunmak.
- Bir sonraki sempozyuma yeni sınıfın sesini taşımak. Platform işçileri, kadın emekçiler, göçmen işçiler ve okurken çalışan gençlerin kendi oturumlarını birlikte hazırlamak.
Sevgili Genç Yoldaşlar,
Bugün İzmir'de bir salonda yan yana oturan insanlar farklı yerlerden geliyordu. Biri maden ocağından, biri sınıftan, biri toprağını savunan bir köyden, biri fabrikadan, biri ekranın başından. Ama hepsi aynı soruyu soruyordu.
"Neden örgütlenemiyoruz?" sorusunun yanıtı bir kitapta, bir konuşmada ya da bir sempozyumda bulunmuyor. Yanıt, o salondaki insanların yarın kendi işyerlerinde, mahallelerinde, okullarında ne yapacağında. 1917'de dünyayı değiştiren güç, kendiliğinden ortaya çıkmadı; yıllarca süren sabırlı, inatçı, özenli bir örgütlenme emeğiyle kuruldu. Bugün de öyle olacak.
Eski kapıların önünde beklemek yerine yeni kapılar açalım. Parçalanmış bir sınıf, birbirini bulduğu gün yeniden tek bir sınıftır. Ve bir sınıf birbirini bulduğunda, yapabilir.
Daha güzel gelecekler için, hep birlikte.
Kaynaklar
- Evrensel, "İzmir'de '21. Yüzyılda Sınıflar ve Siyaset' sempozyumu", 2 Kasım 2026.
- Emek-Ar ve TMMOB Mimarlar Odası İzmir Şubesi, 21. Yüzyılda Sınıflar ve Siyaset Sempozyumu Programı, 7 Kasım 2026, İzmir Mimarlık Merkezi.
- Karl Marx, Ücret, Fiyat ve Kar (1865).
- Karl Marx, Felsefenin Sefaleti (1847; "kendinde sınıf" ve "kendisi için sınıf" ayrımı).
- Harry Braverman, Emek ve Tekelci Sermaye (1974).
- Erich Fromm, Sahip Olmak ya da Olmak (1976).
- V. I. Lenin, Ne Yapmalı? (1902; kendiliğindenlik ve bilinç ilişkisi).
- Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri (1929-1935; hegemonya ve dil).
- Albert O. Hirschman, Exit, Voice, and Loyalty (1970; "ses" ve "çıkış" ayrımı).
Bu yazının üzerine kurulduğu yazılarımız
- Örgütlenme 2.0: Haklı Bir İsyana Fikir Önerisi
- Komünist Manifesto 2.0
- Eleştiriden Korkmayan Bir Sol İçin: Yeni Kitabımız Yayında
- Devrimci Tartışma Etiği ve Safsatalardan Arınma Kılavuzu
- "Kadın Sorunu" ve "Kürt Sorunu" Demeyi Neden Bırakıyoruz
- Etkinlik Düzenleme ve Yoldaşlık Kılavuzu
- Meydan Yetmez, Meydanı Taşıyacak Örgüt Gerek
- Kurtuluş Ellerimizde, Birlik Sınıfın Elinde
- Yan Yana Durmanın Dört Hali
- Bilişim Emekçisinin El Kılavuzu
- Beyaz Yakalının Sefaleti
- 12 Eylül: Bir Sınıf Darbesinin Tarihi, Bilançosu ve Bugünü
- Toplumsal Cinnet ve Pasifleştirme Mühendisliği
- Bilişsel Teslimiyetin Sınıfı
- Neden Kendimizi Aldatırız?
- Geleceğimizin İpotek Altına Alınması
- Makine Yeni, Zincir Eski: Uzaktan Çalışmanın Sınıfsal Anatomisi
- Arif Koşar'ın Emek Denetimi Tahliline Epistemolojik Bir Bakış
- Genel Zekanın Gaspı ve AGI İllüzyonu
- Döngüdeki İnsan
- Sosyalist Yapay Zeka Manifestosu
- İşçiler Neden Sağa Oy Veriyor?
- Burjuvazi Teknolojiyle Zaman Kazanıyor, Kapitalizmi Biz Gömeceğiz
- Akbelen'de Danıştay Günü ve Bir Mülksüzleştirmenin Anatomisi
- Doğa Yağması ve Sermaye Tahakkümü: Esra Işık Davasından Ekososyalist Direnişe
- Doruk Madencilik Direnişi
- Mehmet Türkmen: Sınıfın Safında, Bağımsız Bir Direnişin Öncüsü
- Ankara Barikatlarında Üretilen Gelecek: Özel Sektör Öğretmenlerinin Sınıf Kavgası
- Avrupa Sokağa Çıktı: Hürmüz'den Bastille'e Bir Sonbaharın Sınıfı
- Dosya: Avrupa İşçi Sınıfı Tarihi
- Avrupa Gençliği Ne İstiyor?
- Umut Güneyden Geldi: Lula'nın Zaferi
- Algoritmayı Yürüyerek Geçtiler: Sırbistan'da Plenum Sandığı Nasıl Yendi?
- Ekim Devrimi Dünyaya Ne Kazandırdı?
Bu yazı Bilgi Müşterekleri'nin canlı belgelerindendir; CC BY-SA 4.0 lisansıyla paylaşılır. Kaynak göstererek çoğaltabilir, değiştirebilir, paylaşabilirsiniz.









